her şiir boydanboya
bir ıssızlıktır artık
dizelerse giderek daha tenhâ
acının düzyazısı olmaya
hazır mı sözlerin kışı?
aşkla...
Oku01.10.2025
Şiir •Yavuz Bülent Bakiler
Benim
Ve büyür gözlerimde güvercin güzelliğin
Sonra bıkıp usanmadan sabahlara dek
Biri durur kapında korkulu ürkek...
O duran benim.
Bir gö...
Oku01.10.2025
Şiir •Gökhan Bozkuş
Ben Buradayım
Ben Buradayım
Ben buradayım,
Sokağın ucunda oynarken vurulan çocuğum.
Balonum kan oldu, yere düştüm,
Ama adımı kimse duymadı. ...
Oku01.10.2025
Gezi Yazısı •Hasan ÇAĞLAYAN
Eylülde Berlin Sürprizi
-Mişmişli Bina
Gökhan Bey -mişli binadan bahsetti ve özellikle görmemiz için Berlin'in Kreuzberg semtindeki Heinrichplatz Meydanı'na götürdü. Arabadan inip biraz yürüyünce tam köşedeki dört katlı ve bej renkli binayı gösterdi. Dikkatle bakınca bütün cephenin özenle yazılmış -mişli eklerle süslendiği
Oku01.10.2025
Şiir •Ahmet Terzioğlu
HANGİ DEM
HANGİ DEM
Dem-i hazândayız ey yâr hadi gel,
Söyle hangi demdir vaslına engel.
....
Bahâr mâzi oldu, yaz sensiz idi,
Şu mevsim-i haz?...
Oku01.10.2025
Şiir •Ömer Dilbaz
Masum İnsanlar
Masum İnsanlar
Hayatın dar sokaklarında
bir çocuğun gülüşü düşer taşa,
çatlasa da dünya,
o gülüşten bir ışık yayılır her y...
Oku01.10.2025
Şiir •Murat Emir
e.kim
ve ekim
bir eylül mahzeninde g.özlenir
ki insan sevgisizken güzlenir
Oku01.10.2025
Deneme •Yaşar Beçene
Bir Şehri Okumak: Berlin
Frankfurt’tan Berlin’e: Soğuk, Sessizlik ve Bir Gülümseme
Oku01.10.2025
Deneme •Betül Yenilmez
Lütuf
Zorlukların doğurduğu rahmet.
Oku01.10.2025
Deneme •Nazif Özaslan
PAZAR MİZAHI
Bugün sabah dersten sonra, whatsApp mesajlarına baktım. KİTAP Yolcuları grubunda bir mesaj vardı. Masadan kalkmadan bir Mizah yazısı yazayım ...
Oku01.10.2025
Şiir •Cafer Başer
ÖĞÜT DEĞİL
ÖĞÜT DEĞİL
ne büyük söz ne de öğüt
zannetme bu bir iltifat
değil suya doğranan lokma
çiğnenen yollar büyütür insanı
ta?...
Oku01.10.2025
Şiir •Fatma Salmanoğlu
Dert
Türkçe kitapçıya ve kitaba duyulan özlem
Oku01.10.2025
Şiir •Yakup Kenan
Payımıza Düşen
Oku01.10.2025
Şiir •Tuba Toprak
"Bakiler" de Göçer
Yavuz Bülent Bakiler'in vefatına ithafen...
Oku01.10.2025
Deneme •Kübra Aydın
Uzak Ülke İstasyonu
Yavuz Bülent Bakiler anısına.
Oku05.10.2025
1 / 16
Başlık
Editörden•Gökhan Bozkuş•01.10.2025
Ekim sayımızı hazırlarken elimizden düşmeyen bir haber, yüreğimizin tam ortasına saplanan bir sızı oldu: Yavuz Bülent Bâkiler artık aramızda değil… Onun ardından kelimeleri sıralamak, kelimelerin en çok onunla anlam bulduğu bir hayatı yazıya dökmek kolay değil.
Bâkiler, yalnızca bir şair değildi; o, Türkçenin en duru, en berrak hâlini bize hatırlatan bir ustaydı. Onun dizelerinde süs yoktu, yapaylık yoktu. Vatan sevgisiyle yoğrulmuş, insan yüreğinin en ince tınılarını işleyen, Anadolu’nun hem acısını hem de sevinçlerini taşıyan bir Türkçe vardı. Bu yüzden “hassas yürek” dediğimizde, o kalbin atışında hem memleketin hem de insanlığın ortak nabzını duyarız.
Şiir, Bâkiler’in elinde bir bayrak gibiydi. Duru, yalın, içten… Ama aynı zamanda derin, sarsıcı ve kalıcı. O, Türkçe’nin yalnızca bir iletişim dili olmadığını, aynı zamanda bir milletin vicdanı olduğunu bize her şiiriyle yeniden öğretti. Bu yüzden onun ardından hissettiğimiz boşluk, yalnızca bir şairi kaybetmiş olmanın değil, Türkçe’nin içindeki en temiz sesi yitirmiş olmanın hüznüdür.
Bugün bizlere düşen, onun hatırasını unutmamak ve şiirine yeniden kulak vermektir. Çünkü Bâkiler’in dizelerinde hâlâ umut, hâlâ memleket, hâlâ insan sevgisi vardır. Onun ölümünün ardından belki de en çok şunu söylemek gerekir: Şairler ölmez, şiirleriyle yaşamaya devam eder.
Bu sayımızı, Türkçeye, şiire ve insan yüreğine adanmış bir ömrün hatırasına ithaf ediyoruz.
Yavuz Bülent Bâkiler’i rahmet ve minnetle anıyoruz.
Şiir•Hilmi Yavuz•01.10.2025
her şiir boydanboya
bir ıssızlıktır artık
dizelerse giderek daha tenhâ
acının düzyazısı olmaya
hazır mı sözlerin kışı?
aşklar! onları yazan yaşasın
sarışı
n atlas kâğıtlarda yaz
ne güz okunur ağaçlar güyâ
sen sussan da susmasan da bir
tutup tutuştuğun hayale
ağırdan iri güller ve lale
düşer düştüğün melale
ve hüznü yeniden-okumak
için bir kitap olur dünya
ve her şiir boydanboya
bir ıssızlıktır artık
dizelerse giderek daha tenhâ
Hilmi Yavuz
Şiir•Yavuz Bülent Bakiler•01.10.2025
Ve büyür gözlerimde güvercin güzelliğin
Sonra bıkıp usanmadan sabahlara dek
Biri durur kapında korkulu ürkek...
O duran benim.
Bir gölge gibi düştüm ardına yıllardan beri
Sordum seni şehir şehir
Şimdi her gece yarısı rüzgâr değildir
Pencerene vuran benim.
Bir gün bölerse uykunu bir saat çıngırağı
Birdenbire yatağından kalkıp oturma
Öyle korkulu gözlerle etrafına bakınma
Saatleri kuran benim.
Senin bir suçun yok kabahat bende
Bitsin bu kıskançlık gayrı diyerek,
Boy verdiğin aynaları istemeyerek
Tekrar tekrar kıran benim.
Bir ceylan gibi durma artık gecenin ortasında
Ceylan gibi bakma oraya
Seni bir beyaz duvağa, altın halkaya...
Duyuran benim.
Kolay kolay unutulmaz adına yaktığım türküler
Kapanmaz yüreğime açtığın yara.
Her akşam saçlarını karanlıklara...
Savuran benim.
Yavuz Bülent Bakiler
Şiir•Gökhan Bozkuş•01.10.2025
Ben Buradayım
Ben buradayım,
Sokağın ucunda oynarken vurulan çocuğum.
Balonum kan oldu, yere düştüm,
Ama adımı kimse duymadı.
Ben buradayım.
Ben buradayım,
Bir annenin koynunda son nefesini üşüyerek verenim.
Battaniyem gökyüzüydü, yıldızlar bana ağladı,
Ama sabah haber olmadım.
Ben buradayım.
Kumdan kalelerimi yıktı füzeler,
Çizdiğim güneşi kararttı dumanlar,
“Anne!” dedim… sesim duvarlarda kayboldu,
Ben sustum, dünya da sustu.
Ama ben hâlâ buradayım.
Adım yok benim,
Doğduğum ülke haritada bir yanık leke,
Pasaportum yok, sınırım yok,
Ama yaram var…
Kanayan tek bir yaram var ki
Her sabah bir çığlık gibi açar yeniden.
Ben buradayım.
Ben bir çocuğum,
Büyüyemem belki ama unutulmak istemem.
Rüyalarımı çaldılar ama
Adalet hayalimi çalamadılar.
Ben buradayım…
Ey teyze, ey amca,
Duvarın ötesinde değilim,
Vicdanınızın içinde bir yerlerdeyim.
Duyun beni.
Duyun beni.
Duyun beni.
Çocuklar ölmesin diye,
Ben her gece rüyanıza gelirim.
Ben buradayım.
Ve hayattayken söyleyemediğim her şeyi
Ölümden sonra da
Fısıldamaya devam ederim.
Ben buradayım.
Ve hiç gitmedim.
Ve gitmeyeceğim.
Gökhan Bozkuş
Gezi Yazısı•Hasan ÇAĞLAYAN•01.10.2025
-Mişmişli Bina
Gökhan Bey -mişli binadan bahsetti ve özellikle görmemiz için Berlin'in Kreuzberg semtindeki Heinrichplatz Meydanı'na götürdü. Arabadan inip biraz yürüyünce tam köşedeki dört katlı ve bej renkli binayı gösterdi. Dikkatle bakınca bütün cephenin özenle yazılmış -mişli eklerle süslendiğini gördüm. -müşsünüz. -mişmiş. -mişmişsiniz, diye sıralanmışlar. Birkaç kare fotoğraf çektim ben de. Bina sahibi Türkmüş. Sıradan biri olmamalı kendisi. Gözüyle görmeyen buna inanmaz herhalde.
St. Michael'de Fotoğraf Molası
Güzel görünümlü bu binayı ilk önce saray zannettim ama öyle değilmiş. Aziz Michael Kilisesi imiş burası. Diğer tarafında Engelbecken (Melek havuzu) isimli büyük bir havuz varmış ama biz, beri tarafındaki geniş bahçeyi karşımıza alarak fotoğraflar çekiyoruz. Kilise çok güzel bir dekor oluşturuyor. Antakya'da edebiyat sever arkadaşlardan biri demişti. "Batı edebiyatında kiliseler estetik bir unsur olarak kullanılır." diye. Bunu, yerinde görünce anlıyor insan. Bizde de Sultan Ahmet, Selimiye ve Süleymaniye Camileri ile Ortaköy Camisi gibi manevî yapılar böylesi bir estetik güzelliğe sahip. Ama edebiyata taşımak gerekir.
Kentsel Hafıza ve Top Ev
Yeterli derecede hava alıp fotoğraf çekindikten sonra harekete geçiyoruz. Friedrichstrasse'de değişik iki heykelin önüne varıyoruz. Biri metal iskeletten oluşan bir anıt. İsmi: "Memoria Urbana Berlin" imiş. Kentsel hafıza olarak daha önce burada olan ama yıkılıp gittiği için sadece bir fotoğrafı kalan bir kiliseyi hatırlatıyormuş. Diğeri de dünya şeklinde koca bir anıt: "Hauseball" (Ev topu, Top ev) Bu anıt, sürgün edilmiş insanların evlerini ve yerlerinden edilmişliklerini temsil ediyormuş. Ev eşyalarından yapılmış olması ise çok anlamlı.
Checkpoint Charlie
Burası, yani Checkpoint Charlie, Berlin Duvarı'nın Doğu ve Batı Berlin arasındaki en bilinen geçiş noktası imiş. Soğuk Savaş'ın en önemli simgelerinden biri olmuş. Yalnızca müttefik askerleri, diplomatlar ve yetkililer tarafından kullanılan bu nokta, 1961'de Müttefik güçler ve Sovyet askerlerinin tanklarının karşı karşıya geldiği noktaymış. Şimdi turist kaynıyor. Tarihi ve turistik bir buluşma noktası haline gelmiş çünkü. Dolaşanlar, fotoğraf çektirenler var. Biz de birkaç kare hatıra fotoğrafı çektirdik.
Gökhan Bey, duvara monte edilmiş net ve güzel bir Berlin haritası üzerinden şehri bize anlatıyor. Adalar, nehir ve köprüler. Kendi oturduğu yer ve saire. Berlin Duvarı yıkıldığında, uyanık bazı Türkler, bunu kazanca çevirmiş. Ne mi yapmışlar? Duvar'dan parçalar keserek satışa sunmuşlar. Akıllıca. Gerçekten, sokakta yürümeye başlayınca bazı dükkanların ön cephesine, postmodern bir sanat eseri gibi, Berlin Duvarı'ndan parçalar monte edildiğini hayretle gördük. Fotoğrafını da çektik tabii.
Moloz Kadınları
Moloz Kadınları'ndan bahsediyor Gökhan Bey, İkinci Dünya Savaşı'nda pek çok şehir gibi Berlin de yıkılıp binalar, sokaklar moloz yığınlarına dönünce, bu yığınları ortadan kaldırmak için gönüllü bir seferberlik başlatılmış. İşte bu isim oradan geliyormuş. Daha önce, Maraş depremi sonrası karşılaşıp seyrettiğim bir belgeselde, Almanya'da doğal olmayan pek çok tepenin bu molozlardan oluştuğunu öğrenmiş olmasaydım çok şaşırırdım.
Bir yandan caddelerde ilerlerken bir yandan da Gökhan Bey'i dinliyoruz. Alexander Platz diyor, ismini Rus çarından alıyormuş. Torlar diyor, anıtsal büyük kapılar. Şehrin önemli giriş ve çıkış kapıları bunlar. İsimleri, hangi şehre çıkıldığına göre değişiyormuş. Brandenburger Tor, Potsdamer Tor, Frankfurter Tor gibi. Hemen Diyarbakır Sur bölgesindeki eski şehir kapıları geliyor aklıma. Dağ Kapı, Mardin Kapı, Urfa Kapı gibi. Brandenburg Kapısı haricindeki bütün kapı isimleri U-Bahn istasyonlarında yaşatılıyormuş. Artık, şehirlerimiz kapısız ve bir sur içine sığmayacak şekilde devasa.
Demirden Kalp ve Borular
Yer yer Berlin Duvarı'nın izdüşümü olarak bırakılmış çizgilerden geçiyoruz. İki sıra halinde dizilmiş kaldırım taşı ile belirtilen bu duvar izinin kimi yerinde metal bir levha ile bilgilendirme yapılmış. Bence bu çok güzel bir fikir. Hem unutulmasını önlüyor hem de turistik bir anlam kazanmış.
Gökhan Bey, "demir kalp" heykeline götürüyor bizi. Bunu dört yıl sonra fark ettim diyor. Her gün saat 18'de ses çıkarıyormuş. Bu bölge çeşitli eşyaların atıldığı bir harabe iken, birkaç sihirli dokunuşla sanatsal bir alana dönüştürülmüş. "Bir de," diyor Gökhan Bey, sanki bir modern heykel gibi ayakta duran demir boruları göstererek, "Bunların ne olduğunu hep merak ediyordum. Meğer inşaat aşamasına geçmeden, bina zeminlerindeki taban suyunu tahliye için kullanılan borularmış." Zemin kum imiş. Alttan çekilen su, Spree Nehri'ne boşaltılıyormuş. "Berlin," diyor, "su kenarında bir köymüş. Bataklık anlamına geliyormuş bu isim." İlginç.
Kültür Akademi'de Cuma
Cuma namazı için Kültür Akademie'ye geçtik. Yol boyu dinledim ve notlar tuttum. Bir dernek işlevi gören Akademi, bana Çamlıca'daki Akademi'yi hatırlattı. Boğaza nazır olmasa da burası da şık ve güzel bir yer. Oda ve salonları geniş. Çay çorba imkânı sağlamışlar. Fakat ortamın manevî havası her zaman önceliklidir. İşte, yönetim kurulundan iki kişi bize çay ikram etti. Sağ olsunlar, halimizi hatrımızı sordular. Konuşup tanıştık. İnsan, kendini memleketinde hissediyor böyle. Bütün bunlar güzel bir şey.
Dil ve Kalp
Hutbede Hazreti Davut aleyhisselam ile Lokman Hekim arasında geçtiğini öğrendiğim bir kıssa anlatıldı. Hazreti Davut, Lokman Hekim'den bir kurban kesmesini ve sonra onun en güzel iki yerinden et getirmesini istiyor. O da dil ve kalbinden birer parça keserek getiriyor. Ardından da en kötü iki yerinden et getirmesini söylüyor. Hazreti Lokman, yine dil ve kalpten birer parça kesip getiriyor. Hazreti Davut, ona niçin böyle yaptığını sorunca, diyor ki: "Dil ve kalp iyiye kullanılırsa en iyi, kötüye kullanılırsa en kötü iki et parçasıdır." Evet, bu bir kıssa olsa da mesajı çok güçlü.
Adalbert-Straße'de Halka Tatlı
Gökhan Bey, işleri için ayrıldı. Onunla yeniden görüşene kadar Yaşar Bey ile gezeceğiz. İlk hedefimizde bir kitapçı var. Adalbert-Straße'de yürürken bir Türk tatlıcı gördük ve müşteri olduk. Yaşar dostum halka tatlı söyledi. Çok fazla şeker kullanıldığı için akide şekeri gibi geldi bana. Yine de memleket havası sağlaması bakımından kıymetli.
Sonra, yakın bir caddede bulunan Sekondhand (ikinci el) kıyafet mağazasına girdik. Almanya genelinde gerek DRK'lere, yani kiliselere bağlı gerekse özel, ikinci el giysi mağazaları var. Bu mağazalar kalite, fiyat ve temizlik bakımından çok cazip. Ülke genelinde ekonomik refah sebebiyle alım gücü hayli yüksek. Moda ve hevesin de etkisiyle aşırı tüketim de olunca, etiketi üzerinde giysiler bile düşebiliyor buralara. Eric Fromm'un dediği gibi: "İnsanlar elden çıkarmak üzere satın alıyor her şeyi." Ama bu mağaza hem pahalı hem de yeterince temiz gelmedi bana. Çıktık. Berlin'in bu bölgesinde bir varoş havası var.
Bir Kitap Adası: Gökkuşağı
Kitapçıyı, yolda rastladığımız bir amcaya sorunca dedi ki: "Dikkat edin, komünist kitaplar var orada." Tebessüm ettik. Muhtemelen şaka yaptı ama az da olsa bir gerçeklik payı vardır. Zihni duvarlar capcanlı yaşıyor. Çok fazla arayıp sormadan bulduk bu yeri. Popüler dünya klasikleri ağırlıkta. En çok bilinenleri zaten okudum. Ama artık kitap alma şevkini kaybettim. Belki otuz yıl boyunca topladığım kitaplarım yandı, yakıldı; kayboldu. Muhtemelen yeni bir kütüphane kurmayacağım. Fakat telefonumda pek çok e-kitap var. Belki bundandır, kitap ihtiyacı duymuyorum.
Bavul Kültür Kafe'de Kahve
Henrich Hein Caddesi'nden, duvar resimlerinden ve yazılarından geçiyoruz. Bu şehirde bina cephelerinde resim ve yazılar sıkça göze çarpıyor. Büyük bir duvar resmini fotoğraflıyorum. Duvar yazıları için internete baktım. "Değişim kaçınılmazdır." "Hata yap." "Daha fazla aşk lütfen." gibi sözler yazıyormuş.
Yaşar Bey ile ikimiziz. Bir yandan yürüyor bir yandan da yol kenarındaki akasma çiçeklerini ve ateş dikeni meyvelerini fotoğraflıyoruz. Derken kafeyi bulduk nihayet. Ama ne yazık ki bakımlı bir ortam değil burası. Kahve içmek için Gökhan Bey'i beklemeye koyuluyoruz ki o da geliyor. Kütüphane bölümünden renkli posterler alarak masaya oturuyor. Tanıdık on kadar şaire ait posterler bunlar. Hepsini tanıyorum; çünkü daha evvel her birinden şiirler ve kitaplar okudum.
Kahveleri aldık. Güzeldi. Yan tarafta küçük bir müzik sahnesi oluşturulmuş. Yer yer canlı müzik oluyormuş burada. Hatta mini tiyatro da yapılıyormuş. Bir başka zihni duvar alanı da burasıdır diyebilirim. Özellikle ülkemizde ve Ortadoğu'da zihin duvarlarını yıkmak imkânsız derecede zor. İnanç ayrımı, düşünce ayrımı, hepsi var. Herkes kendi mahallesini beğeniyor ve kutsuyor; diğerlerini ötekileştiriyor. Bir de insanlar, kendi varlığını, ötekine göre konumlandırarak ayakta tutuyor sanki. Ötekisiz bir hayat yakıtsız araba gibi anlamsız kalıyor olmalı. Bir duvara slogan yazacak olsaydım, şöyle derdim herhalde: "Empati Kur."
Gurme Restoran'da Akşam
Yeterince gezdik sayılır. Bir de yemek vakti geldi. Kafeden ayrılıyoruz. Cuma namazı sonrası çorba içtiğimden dolayı açlığım yok henüz. Ama Yaşar Bey dikkatli yediği için acıkmış olabilir. Arabayla Spandau tarafındaki Gurme Restaurant'a doğru yola çıktık. Yol boyu yine Gökhan Bey'i dinlemeye ve not tutmaya gayret ediyorum. Sanki tarihin içinden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Anıtlar, kiliseler, heykeller ve yol boyu tarihi binalar. Bir de bir dönemeçte, göze gayet hoş gelen bir cami görüyoruz. İsmi Hazreti Ömer Camisi imiş. Umarım ülkemizde olduğu gibi Batı'da da semavi dinlerin mabetleri yan yana durur. Böylesi bir atmosfere bütün dünyada ihtiyaç var. İlerliyoruz. Tam karşımıza denk gelecek şekilde, yolun tam ortasında, Zafer Anıtı parlıyor. Galiba altın kaplama.
Derken lokantaya varıyoruz. Gökhan Bey'in tanıdığı bir işyeri olduğu için aile bölümüne geçiyoruz. Burada bizden başka kimse yok henüz. Ortaya karışık bir menü istiyoruz. Yanına da şalgam. Sanki Urfa, Antep, Mardin, Diyarbakır, Hatay veya Adana'da gibiyiz. Kebap cinsi yemekler gerçekten çok lezzetliymiş. Yiyoruz bir güzel. Ardından çaylar geliyor. Edebiyattan konuşup şiirler okuyoruz. Çocuklu iki genç hanım geldi. Çocuk yerinde durmuyor. Biz de sırayla, vakti eda ediyoruz. Dinlenmek için misafirhanenin yolunu tutuyoruz. Otobüs yolculuğu üzerine, gün boyu gezi de eklenince yorulduk; ama mutlu da olduk.
İstirahat
Yatsı sonrası istirahata çekildik ve dinlenmiş bir şekilde sabaha çıktık, çok şükür. Montumdaki lekeyi sildim. Hayret ki çıktı. Meğerki bir talih kuşu geçmiş üstümden. Oysa ilk oturduğumuz bankta, boya lekesi bulaştığını kuvvetle düşünmüştüm. Yanıldım.
Sohbetli Kahvaltı
Sabah kahvaltısı günün en güzel öğünüdür. Gökhan Bey de gelince yemekhaneye geçtik. Şiirden, edebiyattan konuştuk yine. Programa katılan davetliler ekseriyetle genç insanlar. Böyle olunca yaşlandığımı hissettim diyebilirim. Yıllar ne vakit geçti? Biz bu yaşa nasıl geldik. Fotoğraflarda kır saçım, solgun benzim, hafif göbeğim normalleşti. Sahi, gördüğüm bu ben miyim? "Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?" Yine Cahit Sıtkı.
Şiir•Ahmet Terzioğlu•01.10.2025
HANGİ DEM
Dem-i hazândayız ey yâr hadi gel,
Söyle hangi demdir vaslına engel.
....
Bahâr mâzi oldu, yaz sensiz idi,
Şu mevsim-i hazân ki ümîdimizdi.
....
Bunca zaman geçti yoksun nitekim,
Ümîdimi lâkin ben hiç kesmedim.
....
Kırılan gönlümü kim eğleyecek,
Kalbim bir ney gibi hep inleyecek.
....
Hasretin kahrını çekmek ne de zor,
Hicrân ile yanmak neymiş bana sor.
....
Şimdi "ne yer kaldı, ne yâr kaldı" bak,
Ben aylağım, kuru yapraklar aylak.
....
Serin bir rüzgârla titreşir dallar,
Yer ağlar, gök ağlar, gözlerim ağlar.
....
Yokluğun kalbimde derin bir sızı,
Hayatın ne şevki kaldı ne hazzı.
....
Uzak bir hayâl, meçhul bir iz misin?
Rü'yâda olsa da gelemez misin?
....
Çık gel diye her ân, hep duâdayım,
Ya bir haber sal, ya sesin duyayım.
....
Bir güz akşamı gel ya da öncesi,
Olmasın vuslatın bir kış gecesi.
....
Ümîdim o ki bir gün geleceksin,
Şu yanan âteşi söndüreceksin.
....
O gün şükrederek varıp secdeye,
Öpeceğim toprağ yâr diye diye.
....
Ölsem dahi ne gam; sen yeter ki gel,
Söyle hangi demdir vaslına engel.
~a terzioğlu~
Şiir•Ömer Dilbaz•01.10.2025
Masum İnsanlar
Hayatın dar sokaklarında
bir çocuğun gülüşü düşer taşa,
çatlasa da dünya,
o gülüşten bir ışık yayılır her yana.
Kadınlar, ellerinde ekmek kokusu,
erkekler, alnında alın teri,
birbirine tutunarak yürür
zamanın ağır yükünü taşıyan masum insanlar.
Kimisi sabahın serinliğinde
bir dua mırıldanır,
kimisi akşamın alaca gölgesinde
bir hayale sarılır.
Kalpleri incitmek bilmez,
gözlerinde umut saklıdır.
Karanlığa rağmen,
ışığı kendileri gibi saf yaşatırlar.
Onlar ki hayatın özü,
ne şöhret arar, ne servet.
Bir gülüş, bir selam,
bir lokma paylaşmaktır servetleri.
Ve dünya,
masum insanların yüreğinde
hala dönmeye devam eder.
Hakkın hatrına
Devam eder, çünkü
çocukların oyununda saklıdır sabahın tazeliği,
çünkü annelerin ninnisinde
gökyüzü yeniden kurulur.
Bir çift nasırlı eller,
bir fincan çayın buğusunda
umudu büyütür.
Ne hırsları vardır, ne de ihtirasları;
yalnızca yaşamak,
ve yaşatmak isterler sevgiyi.
Onların sessiz adımlarıyla
sokaklar şenlenir,
ve her yıkıntının ardından
yeniden filizlenir
hayatın yeşil inadı.
Masum insanlar,
tarihin en gizli kahramanlarıdır,
adı bilinmez, yüzü unutulur
ama dünyayı ayakta tutan
işte onların kalbidir.
Şiir•Murat Emir•01.10.2025
kim bölüşür ekmeğini seyrek umutla
tüfeklerin sayesinde gün b/ölüştüren kim
sahiden bir çıkış varsa bu güncel anafordan
(Lütfen) önce bana söylemelisin
ve ekim
bir eylül terkisinde g.izlenir
ki insan severken filizlenir
babamı özlüyorum bu ayıp değil
ülkemi de özlüyorum biraz utanç içinde
bir avuç kara toprak bana, bir eylülden kalan
bir tenha ziyaretlik henüz hiç gitmediğim
ve ekim
bir eylül mahzeninde g.özlenir
ki insan sevgisizken güzlenir
dörtmevsimyaylaların çok uzağında
hafsalamda kaçencunga kıymıkları
insan bayındır bir memlekette umut bulmalı
huzur da bulmalı biraz lüks lakin
ve ekim
bir eylül bahçesinde y.azlanır
ki insan sevdiğine nazlanır
Deneme•Yaşar Beçene•01.10.2025
Stuttgart sabahı telaşlıydı. Kızımın üniversite kayıt işlemleri için erkenden yola çıkmıştım. Arwdından Frankfurt’a geçtim; gece yarısı Flixbus ile Berlin’e doğru hareket edecektik. Otogar, büyük bir şehrin küçük bir durağı gibiydi. Soğuk, sessiz ve tebessüm etmeyen yüzler dikkatimi çekti. Herkes bir yerlere yetişmek ister gibiydi ama kimse birbirine bakmıyordu.
Otobüs kalabalıktı. Koltuk rezervasyonu yapmayanlar için her durak bir sürprizdi. Özellikle en arka koltuğun rezervasyon edildiğini öğrenen bir çiftin, şaşkınlıkla yerlerini yeni gelenlere bırakması, bu yolculuğun ilginç bir hafızası olarak kaldı bende. O an, bir şehirlerarası otobüsün bile insanın iç dünyasını nasıl yansıttığını düşündüm.
Gece boyunca otoyol lambaları, arada sırada geçen tırların farları, karanlıkta parlayan tabelalar… Tüm bunlar, Berlin’e doğru akan bir zamanın işaretleriydi. Sabah 08:00’de Berlin’e vardık. Hava serin, gökyüzü griydi. Ama bizi karşılayan dostumuz Gökhan Bozkuş’un gülümsemesiyle şehir ilk dakikadan kendini sevdirdi. O gülümseme, Berlin’in soğuk sabahına sıcak bir selam gibiydi.
Sofrada Şiir: Kelle Paça ile Başlayan Gün
İlk durağımız Asude oldu. Sıcak pide ve kelle paça eşliğinde üç şair bir araya geldi: Hasan Çağlayan, Gökhan Bozkuş ve ben. Anadolu’nun lezzetleri, Berlin’in sabahına karşı içimizi ısıttı. Kelle paçanın buğusu, sohbetin ritmiyle birleşince, sofrada sadece yemek değil, dostluk da pişti.
Garsonun sempatik tavırları, mekânın sade ama sıcak atmosferi, sabahın erken saatlerinde bile insanın içini açıyordu. Künefe ve çayla son bulan bu kahvaltı, günün ilk şiiriydi sanki. Her lokmada bir mısra, her yudumda bir dize gizliydi. Sofrada konuşulanlar, Berlin’in kültürel dokusuna dair ilk izlenimlerimizi şekillendirdi.
Yemek sadece karın doyurmaz; bazen bir şehri anlamanın en kısa yoludur. Berlin’de Anadolu’nun izini sürmek, bu sofrada başladı. Ve bu başlangıç, yolculuğun ruhunu belirledi.
Berlin’in Sokaklarında: Tarihin Katmanları
Gökhan Bey’in arabasıyla şehir turuna çıktık. Berlin’in caddeleri, geçmişin izlerini taşıyordu. Charlottenburg-Wilmersdorf’un barok mimarisi, Nazi döneminden kalma yapılar, savaş sonrası yeniden inşa edilen sokaklar… Her bina, bir dönemin tanığı gibiydi.
Kreuzberg’de Türkler, Neukölln’de Araplar, Marzahn ve Lichtenberg’de Uzak Doğu toplulukları… Şehir, bir mozaik gibi. Her taşında başka bir hikâye, başka bir kültür. Brandenburger Tor’un önünde durduğumuzda, özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hissettik. Reichstag’ın cam kubbesi, şeffaf bir yönetimin simgesi gibi yükseliyordu.
Berlin Duvarı’nın kalıntıları hâlâ ayakta. Bir zamanlar ayrılmış insanların, bölünmüş kentlerin hikâyesini fısıldıyor. Bundestrasse Batı Berlin’in, Frankfurter Allee ise Doğu Berlin’in belleği gibi. Batı gelişmiş, doğu geri kalmış. İnsanlar batıya kaçmış, göç etmiş. Ve şehir, bu ayrılığı unutmak yerine dönüştürmeyi seçmiş.
Spree Nehri: Zamanın Akışı
Spree Nehri, Berlin’in damarlarında akan bir hafıza gibi. Nehrin kıyısında yürürken, suya yansıyan gökyüzü kadar derin düşünceler doluşuyor zihne. Nehir, şehre hem coğrafi hem duygusal bir bağ katıyor. Müzeler, galeriler, tarihi yapılar hep bu nehrin etrafında şekillenmiş.
Müze Adası’nda Bergama Sunağı’nı görmek, tarihin Anadolu’dan Berlin’e taşınmış bir parçasına dokunmak gibiydi. Modern sanat galerileri ise bugünün sesini taşıyordu. Spree, geçmişle bugün arasında sessiz bir köprü kuruyordu.
Tanpınar’ın dediği gibi: “Bir şehirde nehir varsa, orada zaman akar.” Berlin’de bu zamanı hissediyorsunuz. Her dalga bir hikâye, her köprü bir geçişin simgesi. Ve biz, bu geçişin tam ortasında, bir şehrin hafızasında yürüyorduk.
Batık Kütüphane: Sessizlikte Yankılanan Sözler
Bebelplatz’ta yerin altındaki Batık Kütüphane sessiz ama güçlü bir anlatıcıydı. Cam bir panelin altından görülen boş raflar… Sessiz, ama çok şey anlatan bir anıt. Kitapların yakıldığı o geceyi hatırlatıyor. Ve yüz yıl önce Alman şair Heinrich Heine’in sözünü:
“Kitapları yakanlar, sonunda insanları da yakar.”
Bu söz, sadece bir uyarı değil; bir kehanet gibi. Berlin, bu acıyı unutmamış. Unutmamak için yerin altına bir kütüphane koymuş. Boş raflar, dolu bir hafızayı taşıyor.
Ve tam orada, o boşluğa bakarken aklıma geliyor: insanlar gibi dünyanın farklı yerlerinde zulme uğrayan kitaplar… Yasaklanan, susturulan, yakılan, saklanan… Her biri bir ses, bir nefes, bir direniş. Kitaplar da insanlar gibi acı çeker. Ve belki bir insanın değil, bir milletin, bir medeniyetin kurtuluşudur kitaplar.
Berlin’de sıkça duyulan bir söz var: “Berlin’de hâkimler var.” Bu söz, adaletin hâlâ bir umut olduğunu hatırlatıyor. Ve insan içinden geçiriyor: Keşke bu söz Türkiye’de ve tüm dünyada geçerli olsaydı…
Bir Şehrin Kalbinde Çizilen Hayal
Berlin’in yeniden doğuşunda Ernst Reuter’in izi vardı. Türkiye’de akademik çalışmalar yapmış, sonra Berlin’e dönüp şehrin ruhunu yeniden inşa etmiş bir mimar. Ulaşım ağı, meydanlar ve kültürel merkezler onun vizyonunun izlerini taşıyor. Berlin yalnızca taşlardan değil, fikirlerden de inşa edilmiş bir şehir.
Reuterplatz’da durduğumda, bir mimarın hayal gücünün bir şehre nasıl yön verdiğini düşündüm. Berlin, Reuter’in kalbinden geçmiş bir şehir.
Gülüşlerin Rengi, Sonbaharın Tadı
Sonbahar Berlin’de pastel renklerle sarıyor insanı. Gökhan Bey’in bir esprisiyle kahkahalar attık, yanımızdan geçen yabancılar da bize katıldı. Gülmek bulaşıcıydı, kalbe iyi geldi.
Akşam sıra gecesiyle şiirler, türküler ve sazlar Berlin’e Anadolu ruhunu taşıdı. Gecenin ritmi, Anadolu’dan Berlin’e taşınmış gibiydi. Ama gecenin sürprizi, tadı tuzu olmayan bir çiğköfteydi. Ömrümde ilk defa çiğköfteyi yiyemeden bıraktım. İade edilmek istendi ama dükkân sahibi kabul etmedi!..
Berlin’de bir sıra gecesi… Hem gülmek, hem düşünmek, hem de insan olmanın hazzını yaşadık.
Caddelerde Yürüyen Cümleler
Berlin yalnızca sokaklardan ibaret değil. Brecht’in tiyatrosu, Böll’ün savaş sonrası anlatıları, Benjamin’in düşünce izleri, Sabahattin Ali’nin gurbet mektupları… Her köşe başı bir cümle, her bina bir paragraf gibiydi. Şehri okumak, kısa bir geziden öte bir deneyim.
Brecht sahneye direnişi taşıdı. Benjamin düşüncelerini valizine sığdırıp yola çıktı ama bir daha dönemedi. Böll savaşın yıkımını kelimelere döktü. Sabahattin Ali Berlin’de gurbetin sesini duydu. Berlin’in boş rafları, kayıp valizler, sahneler ve izler, bu şehrin edebî hafızasını oluşturuyor.
Ve biz de bu izlerin peşinden yürüdük. Belki bir gün, bizim cümlelerimiz de bu sokaklara siner. Neden olmasın!..
Dönüş Yolunda: Tren Penceresinden Veda
Berlin’den ayrılışımız FlixTrain ile oldu. Otobüsün aksine, tren oldukça konforluydu. Dört saatlik yolculuk boyunca dışarıyı seyrettim doya doya. Hava harikaydı; gökyüzü açık, ışık yumuşak, manzara dingindi. Yanımda yine şair dostum Hasan Çağlayan vardı. Yol boyunca sessizce akan düşünceler, trenin ritmiyle iç içe geçti.
Gökhan Bey’in hediye ettiği çerezler, yolculuğun küçük ama unutulmaz hatıralarındandı. Tren rayları Frankfurt’a doğru ilerlerken, içimizde başka bir yön var gibiydi: Berlin’e geri dönme arzusu.
Bence her şehir bir kitaptır; Berlin ise taşlarıyla, nehirleriyle, boş rafları ve kalabalık sokaklarıyla okunmuş ve hâlâ yazılmaya devam eden sayfalarıyla karşımızdaydı. Biz bu yolculukta yalnızca okuyucu olmadık; satır aralarına küçük notlar da düşmüş olduk!..
Deneme•Betül Yenilmez•01.10.2025
*Lütuf*
Şafak söküyor. Gönlüme Allah aşkını ilmek ilmek örüyor. Sabah ezanına eşlik eden bu ilahi dokunuş, içimi bir huzurla sarıyor. Derin bir nefes çekiyorum. Ciğerlerime komşuların astığı nemli çamaşırlardan yayılan detarjan kokuları doluyor.
Hayatın sınır tanımaz zorluklarıyla büyümeyi öğrendiğim o an. Dudaklarım kıpırdıyor yavaşça. “O bana yeter,” diyorum. Rabbim bana yeter.
Sonra acı geliyor.
Yüreğime oturuyor, gölgesiyle üşütüyor. Rüzgarıyla yakıp kavuruyor. Yanaklarımdan isyan damlıyor, sessizce. Dilim haykırmanın eşiğinde sallanıyor.
Acı, ağır başlılığıyla kalkıyor kıvranan yüreğimin üstünden. Elindeki çekiçle kalbimin tam ortasında bir oyuk kazmaya başlıyor. Her darbesiyle içimde bir boşluk büyüyor. Dudağımı ısırıyorum. Gözlerimi kısıyorum. Acı, anlam veremiyor yaptıklarıma.
O deliğe bir filiz yerleştiriyor. Kalbimde açtığı boşluğun tam içine. Ben acının gölgesinde tir tir titredikçe, o filiz hızla büyüyor. Sarmaşık olup boydan boya sarıyor beni.
Ve ben... çiçek olup açıyorum. Yeşeriyorum saçlarımdan okşayıp, gözlerimden öpen imanla. Allah’ın lütfunu oturduğum bereketli sofrada imtaanın varlığı sayesinde tadıyorum. Her gözyaşı bir dua oluyor, her sızı bir şükür. Gözlerimi pembeleşmiş bulutlara dikiyorum. Rabbim bana yeter...O yeter.
Çünkü bazen ızdırap, en büyük öğretmendir.
Ve onun gölgesinde büyüyen filiz, Allah’ın rahmetine açılan bir kapıdır.
Deneme•Nazif Özaslan•01.10.2025
Bugün sabah dersten sonra, whatsApp mesajlarına baktım. KİTAP Yolcuları grubunda bir mesaj vardı. Masadan kalkmadan bir Mizah yazısı yazayım dedim. Eski Pazar eklerini hatırladım Zaman'ın. Ben de bir mizah yazayım dedim:
Biraz iğneleyici oldu ama nezaketi elden bırakmadım. Yazıyı millet sevdi. Size de göndereyim dedim:
28 Eylül 2025; Pazar
KİTAPYOLCULARI şöyle bir soru ve yorum yaplaşmıştı: Edebiyatta Ana kitabı denildiğinde Maksim Gorki yerine aklına Pearl Buck ve onun Ana kitabı gelen kaç kişi vardır bilmiyorum. Ancak Çin’i ve Asyalıları onun kadar iyi anlatabilen ikinci bir yazar da hatırlamıyorum.
Ben de durur muyum bu soru karşısında. Hemen dersten sonra ne kahvaltı yaptım ne çay ykahve yudumladım. Buna bir cevap yazayım hemen dedim:
Merhabalar, merhabalar, ey kitap yolcuları, iyi pazarlar,
İlginç mi ilginç bir soru sormuşsunuz. Taaa mesaj düştüğü andan beridir düşündüren bir soru. "Edebiyatta Ana kitabı denildiğinde Maksim Gorki yerine aklına Pearl Buck ve onun Ana kitabı gelen kaç kişi vardı?" Bu ilginç soruya milginç bir yanıt yaz dedi içimdeki deli muzip. Mizah niyetine, - eleştiri, meleştiri değil - sırf pazar günü gürdürmecesi olsun mahiyetinde…
Ana denince aklıma Gorki Morki gelmedi evvela. PearlBuck hiç mi hiç. Hayalimden bile geçmedi o PearlBuck ( bu arada PÖRL BAK okunur).
Peki, efendime sorayım “Kim geldi dersiniz?” Taaa 1991 mi, 92 mi tam hatırlamıyorum, Hüseyin Karatay mıydı yazarı, kestiremedim. Kızım Ayşe, Oğlum Osman, Bize Nasıl Kıydınız, Huzur Sokağı…. O yıllardan kalan bir kitap. Neydi o hidayet romanları dalgası Minyeli Abdullahlar… Her neyse, yazarı Karatay Hüseyin idi, kara at mıydı yokda? …Onun ANA adlı bir kitabı vardı. O kitap geldi aklıma... Kıt sat hatırlıyorum. Bu arada kıttan sonra “sat” ne demek bilmiyorum. Kıt mıt demek gerek belki de. Ner neyse… Karaat, yok yok Karatay’ın hoşuma gitmişti kitabı… Lise yıllarınım ilk senesi idi galiba. Sıkıcı mıkıcı muhasebe, kambiyo, pazarlama derslerinde, teneffüs aralarında böyle kitaplar okuyorduk. Gorkiler, Morkiler yoktu daha dünyamızda. Bu kitaptan hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyorum. Sadece çok sakin, sessizliğin tıpır tıpır gezdiği, sükûnet içinde bir avlu geliyor aklıma; orada bir çocuk karakter vardı galiba… başka olay molay örgüsü mörgüsü hatırlamıyorum doğrusu. Tekrar bir araştırıp bulsam ne okumuşum ANA romanında. Bu arada Bu yazarın Sürgün Öğretmen romanı da film olmuştu da üniversitede seyretmiştik beraber arkadaşlarla.
Saniyen, (yani ikinci olarak) ANA denince aklıma gelen ikinci kitap ise Selim İleri’nin Annem İçin adlı kitabı. Ne kadar çok ağlatıcı bir kitaptı o öyle… Paket paket mendil olmalı okurken yanınızda! Gözyaşlarını sel eder o kitap okuyanın. Hiçbir kitapta o kadar ağlamamıştım doğrusu. Geçenlerde niye o kadar ağladım o kitapta diye bir bakayım diye kütüphaneye gittim taaa o kitabı bulmak için. Yeni baskısı vardı... tekrar okudum; eski ağlamalarıma güldüm doğrusu… Kitaplar her zaman aynı tesiri yapmıyor demek ki. Her kitabı okumanın da ayrı bir vakti olmalı değil mi. Durduk yere karnınız tokken yemeğin tadı olur mu. Açken arpa ekmeği et, yorgun olunca topal eşek at gibi bir şey işte. Acaba, yeni baskısında o acıklı yerleri çıkartmış mıydı? Birçok resim mesim eklemişti annesine ailesine dair ayrıca kitaba. Annesinin Alzheimer olma sürecinde bir genç evladın yaşadığı psikolojik travmalar… Ah ah. Allah’a inanmadığı halde camiye sığınmaları bir gencin annesi çapada yatıyordu. Selim İleri, vefalı bir yazar… ne kadar vefasız davrandı okurlar ona. Bu sene vefat etti. Hep unutulmuş yazarları, istanbulu eski güzelikleri, dostlukları anlatıp dururdu sakin sakin Cumartesi sayfasında gazetenin… Şu kitap yolcuları gurubunda sırf bir vefa olsun diye onun bir iki kitabı okunmalı değil mi. O sarsıcı kitap neydi öyle KAR YAĞIYOR HAYATIMA…
Diğer aklıma gelen kitap ise Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ANAMIN KİTABI idi. ( Kitabın ismi güzel mi, bu ne biçim bir isim, sanki küfür gidi ANAMIM KİTABI) Kızmıştım Karaosmanoğlu’na ve de tiksinmiştim… kusunç bir durum. Babasını ne kadar çok kötü anlatmıştı anasının kitabında! Bir bana, ne kadar sevmesen de, bu kadar kötü yanlarıyla anlatılır mıydı? Ama kitapta, itiraf etmem gerek ki, birçok ilginç bilgi de yok değildi. Mısır Bizimmiş daha o zamanlar. Bizim devlet memurları görev icabı mısıra, bagdata memuriyete gidiyorlar daha. Biz neyledik o koskoca elleri… Şimdi Ankaraya bile sahip çıkamıyoruz. Elhasıl ANAMIN KİTABIndan da çok şey kalmadı aklımda… kitapları ara sıra tekrar okumak lazım.
Üçüncü olarak da yani salisen, ANA hakkında, bir de ciğer dağlayan bir hikâyesi vardı Refik Halit’in. GÖZYAŞI… Ne kadar acıklı bir durumdu; kurtuluş yıllarında bir ananın evlatlarını suya terk etmek zorunda kalması, düşman istilasından kaçarken…Ah ah. Bir anne, zavallı yorgun bir at, sele kapılıyor. Bir çocuk boynundan tutmuş, bir çocuk elinden, diğeri kucağında, seller içinde sürüklenen bir anne ve o dehşetli sahne… Bu anaların çektiğini Gorkiler görse ne yazarlardı acaba… Bizim anaların hikâyeleri biter mi. Ana dolu yurdumuz ana. Şimdi de meriçten geçiyorlar analar, bebekler, suda can veriyorlar… Pearl Buck’lar yok ki bu anaları yazıp da dünya edebiyatına şaheser kazandıracak Türk edebiyatından.
Elhasıl, analara, annelere dair daha pek çok kitap vardır bizim yerli edebiyatta. Öyle hatırlıyorum. Hatta Akçağ yayınlarında bir kitaba denk gelmiştim eskicide Kadıköyde: ANNE HİKAYELERİ antolojisi. Pembe bir kitaptı üstünde yeşil zemin üstünde ANNA HİKAYELERİ yazıyordu. Birkaç da Anne Şiirleri antolojisim vardı. Kitaplığımda… bir ara ana kitaplarına dair bir raf mı oluştursam bütün bu antoloji romanları bir araya toplasam diye. Hatta Yavuz Bülent Bakilerin hazırladığı da antoloji de vardı kitaplığımda…
Yani uzuuun upuzun lafın kısakı… Ana denince memleketin adı Anadolu; adı üstünde analar dolu bir coğrafya… Taaa gidip de Gorkiler, Morkiler, Amerika’dan Pearl Buck’lar hiç gelmedi aklıma. Gerçi Gorki’nin çok acıklı bir Ana hikâyesi vardı; kırda doğum yapmak zorunda kalan bir anneyi anlatıyordu galiba… 1999 yılında okumuştum, ama nedense yine de onların hikâyeleri gelmedi aklıma! Taaa Çin’e Min’e Asya’ya gitmeye gerek yok anneleri anlatmak için.
Pazar pazar mizah yazmak, izah ister! Ben izahın mizahını yaptım galiba.
Hata yaptımsa affola…
Hayırlı, huzurlu, saadetli, mizahlı pazarlar…
28 Eylül, 2025, Pazar
Şiir•Cafer Başer•01.10.2025
ÖĞÜT DEĞİL
ne büyük söz ne de öğüt
zannetme bu bir iltifat
değil suya doğranan lokma
çiğnenen yollar büyütür insanı
Benim sokağımda hiç kitapçı olmadı.
Canım sıkıldıkça bir uğramadım kapısından.
Vitrinde yeni çıkmış kitaplara bakamadım.
Tozlu rafların tozu genzimi acıtmadı.
Göz göze gelmedim başka bir müşteriyle
Kitabın en can alıcı yerinde.
Kitapların pahalanmasına dair
Muhabbet açamadım kitapçıyla
Komşu indirimi alamadım.
Benim sokağımda yufkacı oldu.
Marangoz oldu.
Başka hiçbir mekanın yokluğu
İçimi bu kadar acıtmadı.
Tek derdim kitapçıydı
Ama bunu bile diyemedim size.
‘Bu da dert mi?’ derdiniz
Çünkü dert sizi de yakmıyorsa
O derdi beğenmezdiniz.
Şiir•Yakup Kenan•01.10.2025
Zindana düşünce bebekler
anladım taş neden soğuk
Dolunca ciğerine tuzlu su muhacirin
öğrendim tuzun yürek yaktığını
Yusuf’un kuyusu anlattı bana
Zafer Takının sabır olduğunu
Çaresizlik içinde kalan bilir
Kimin kimseyi bulduğunu
O çaresizlik uzun bir yol
Ufkun son bulduğu gecelere
Geceler içinde çaresiz
Damla damla kimsesiz gözyaşı
Cılız bir niyaz belirir
İsyanın kıyısından dönen
Cılız bir ses
Yardım et
Benim yalvaran
Bak hiçim işte
Hiçliğimle geldim
Ne aldatma var
Ne de riya
Değil miydi gördüğüm rüya
Zulüm içinde zulüm
Bir garip bilinmez kör düğüm
Elimde bir kase tuzlu su
Meriç’te Ege’de muhacirlerin içtiği
Bir damla kan cihana değer
Sorgu masasındaki son nefes
Kulağımda anne çığlığı
Ruhumda teslimiyet
Hadi al beni
Kurtar bu girdaptan
Daha neler anlatacağım
Neler var neler payımıza düşen
Şiir•Tuba Toprak•01.10.2025
Eylülde bir cemre düştü toprağa
Ardında kalemi kağıdı kaldı
Çınarın vedası sindi yaprağa
Dalında bir garip ağıdı kaldı
Mürekkep tükendi şiirler küskün
Garip bir hüzün var eylülde bugün
Dediler sonbahar veriyor sürgün
Dünyanın ukbaya bağıtı kaldı
29.08.2025
Tuba Toprak
Deneme•Kübra Aydın•05.10.2025
Uzak Ülke İstasyonu
Kadın bankta oturmuş,
parmak uçları hâlâ o eski sayfa dokusunu arıyor gibiydi.
Paslı çalar saatin sesi kulaklarında çınlıyordu;
uzak bir ülkedeki istasyonun rüzgârı hafifçe uğuldayıp geçti,
zaman rayların arasına sıkışmış gibi, hiçbir yere yetişemeden duruyordu.
Gözlerini kapattığında Ankara belirdi zihninde:
sabaha çöken sisin sokak taşlarını yumuşattığı Cebeci peronları,
kantinlerden yükselen kahve ve simit kokuları,
ara ara çalan tramvay ve otobüs sesleri…
Üniversite yılları,
bir zamanlar ellerini tuttuğu ya da sadece aynı koridorda yürüdüğü bir arkadaşın varlığı,
gülüşü, sessiz bakışları…
Hepsi hafızasında bir gölge gibi dolaşıyordu;
kaybolmuş bir dost, tanıdık bir gülüş, geçmişte yer etmiş bir anı…
Şimdi dokunulamaz ama hâlâ ürperten bir varlık.
Bazı insanlar, bazı anılar yalnızca hafızada yaşar.
Dokunamazsın, değiştiremezsin, ama yine de titrer.
Kaybedilen birini, bir gülüşü, bir anı…
Zamanın içinde hissedersin.
Parmak uçları defter sayfasının kenarına dokundu;
eski bir yazının hafifçe silikleşmiş köşesi,
yıllar sonra bile hâlâ iz bırakıyordu.
Uzak bir ülkede, başka bir istasyon…
Aynı kalp atışı mı, yoksa yalnızca hafızanın oyunu mu?
Kadın düşündü.
Paslı çalar saat hâlâ sessizce titriyor,
rüzgâr rayların arasında bir yankı gibi dolaşıyordu.
O zamanlar orada durup beklemiş olmanın sessizliği,
şimdi sessiz bir selam gibi içindeydi.
Peronun kenarındaki tahta bankın soğukluğu,
yürüdüğü koridorlar,
kantinlerin arka kapısından yükselen kahve buharı…
Hepsi bir zamanlar var olmuştu,
ama şimdi sanki hafızasının sisli arka planında kaybolmuştu.
Kadın derin bir nefes aldı;
gözlerini açtığında salon hâlâ kalabalıktı,
ama hiçbir yüz tanıdık değildi.
Adımların sesi geldi içinden,
uzakta bir tren anonsu gibi,
kalbinin ritmiyle karıştı.
Her anı, her sessizlik,
her kaybolan kahkaha
rayların üzerinde birer yankı gibi titreşiyordu.
Kadın hafızasında yürüdü:
bir kantin köşesi,
bir derslik koridoru,
bir taş bankta otururken
rüzgârla karışan saçlar…
Hepsi bir an için bir araya geldi,
ama yine de dokunulamazdı.
Paslı çalar saat bir kez daha titredi.
Zihninde Ankara ve uzak ülke istasyonu birleşti;
raylar, peronlar, banklar ve sessizlik…
Zaman durdu.
Kadın bir anlığına sadece oturdu,
gözlerini kapatmadan önce hafifçe gülümsedi,
geçmişin ve şimdi’nin peronları birbirine karıştı.
Ve zihninde birkaç mısra belirdi:
“Şimdi, şimdi seni düşünüyorum
Cebeci yollarında rüzgarlar esiyor, serin
Paramparça düşmüş gönül ufkuma
İki yıldız gibi gözlerin…”
Kadın sessizce baktı;
geçmiş ve şimdi,
rayların üzerinde bir süreliğine buluştu,
çalar saat hâlâ titriyordu.