Söylen’meli Şiir
Dün boş bir sayfa geçti rüyamdan,
Kraliçenin ölümü sadece bize söylenmiş önce
Kalem kâğıda incinmesin diye na...
Oku31.10.2025
Şiir •Cafer Başer
Poyraza Tutun
POYRAZA TUTUN
mermerler uzanır denize paralel
gölgesi koylardan uzun
yılları tıklar kafasında çekiç
orakla kırları yol da gel
çullara ...
Oku31.10.2025
Şiir •Lütfi Yılmazlar
Seni düşünmek
SENİ DÜŞÜNMEK
Körpe ürkek uçarı hayaller kurardık biz seninle
mavi kanatlı özgür bulutlar üstünde uçuşurken
usulca kavalina kula...
Oku31.10.2025
Deneme •Mustafa Döşdemir
BİR KİTAP KAPAĞININ ÇAĞRIŞTIRDIKLARI: "YERSİZ YURTSUZ"
Kitaplığımı düzenlerken Edward Said’in Türkçeye Yersiz Yurtsuz olarak çevrilmiş otobiyografisi gözüme çarpıyor. Yazar, çocukluğunu fa...
Oku31.10.2025
Deneme •Betül Yenilmez
Mutluluğun Sahnesi
Gülümseyen bir sahnede, sessizce ağlayan bir ruh.
Oku31.10.2025
Deneme •Gökhan Bozkuş
Rosmarin Uyudu
Rosmarin uyudu , ben resim çizdim, öldü sandalyem.
Hepsi bu.
Oku31.10.2025
Eleştiri •Selim Gül
Hodri Meydan ve Kur’an
Hodri Meydan ve Kur’an
1. Giriş
Matematik, evrensel gerçekleri, insan aklının zorunlu ilkelerini soyut kavramlarla açıklayan temel bir bil...
Oku31.10.2025
Hikaye •Fatma Salmanoğlu
Önce tuzu uzat sonra boşanalım.
Boşanmak isteyen bir kadının kocasıyla yaptığı pazar kahvaltısından bir sahne.
Oku31.10.2025
Gezi Yazısı •Hasan ÇAĞLAYAN
Eylülde Berlin Sürprizi 2
Umarım ülkemizde olduğu gibi Batı'da da semavi dinlerin mabetleri yan yana durur. Böylesi bir atmosfere bütün dünyada ihtiyaç var. İlerliyoruz. Tam karşımıza denk gelecek şekilde, yolun tam ortasında, Zafer Anıtı parlıyor. Galiba altın kaplama.
Oku31.10.2025
Şiir •Murat Emir
Anne Tozu Teorisi/Sabıkalı Ellerin Su İçirme Telaşesi
Oku31.10.2025
Şiir •Yaşar Beçene
Sen Geldin
Oku01.11.2025
Şiir •Yaşar Beçene
Sen Geldin
Oku01.11.2025
1 / 13
Başlık
Röportaj•Gökhan Bozkuş•31.10.2025
Soru 1:
Röportaj teklifimize olumlu cevap verdiğiniz için öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Dergimizin okulları için kendinizi biraz anlatabilir misiniz? Hakan Tuğrul kimdir?
Cevap: Ben teşekkür ederim. 1985 yılında İstanbul’da doğdum. Açıkçası okullu bir eğitim hayatım çok olmadı. Anne babam ben küçük yaştayken ayrıldılar. Anneanne, dede ve annemle birlikte büyüdüm. 5 kardeşin en büyüğüyüm. Ailem balkan göçmeni, dolayısı ile bu kültürden çok beslendiğimi düşünüyorum. Çocukluğum Bayrampaşa’daki müstakil evimizde geçti. Okulda çok başarısız bir öğrenci değildim ancak okula devam etmeme kararımı kendim vererek, erken yaşta iş hayatına atıldım ve bu süreçte pek çok işte çalıştım.
Soru 2 : Müzikle ilk bağınız nasıl başladı. İlk enstrümanınız neydi?
Cevap: Müzik ile olan bağım çocuk yaşlarda başladı. İlk enstrümanımı annem almıştı. Annemin desteği ile gitar dersleri almaya başladım ve bu şekilde müzik ile olan bağım gelişmeye başladı.
Okuldan ayrıldıktan sonra, bir yandan farklı işlerde deneyim kazanıyor, diğer yandan da müzikte kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Ancak, bu bende o zamanlar sadece bir hobi olarak sınırlıydı.
Klasik gitar ile başladığım bu süreçte müzik zevkimin rock/metal müziğine evrilmesi ile elektrik gitar da alarak, küçük müzik gruplarıyla stüdyo ortamını deneyimlemiş oldum. Aslında çocukluğumdan beri çok fazla işte çalıştığımdan dolayı, her iş ortamının kendince bir müzik dinleme alışkanlıkları vardı. Büyüdüğüm çevrede arabesk kültürü çok yaygındı, dolayısı ile ilk çalıştığım yerlerde çok fazla bu tarz müzik dinledim. Bunu büyük bir zenginlik olarak görüyorum. Daha sonraları ergenlikle birlikte sosyal çevrem değişmeye başladı. Farklı müzikleri keşfetmeyi seviyordum. Birçok farklı türden albüm arşivleri yapıyordum. Hatta bu dönem küçük çaplı radyo yayınları yaptığımız bir arkadaş grubumuz vardı.
Soru 3: O dönemler sizi en çok etkileyen müzisyenler kimlerdi?
Cevap: Ergenlik dönemimde Pentagram grubunu çok dinliyordum. Pentagram grubu metal müzik yapıyor olmalarına rağmen bazı müziklerinde kullandıkları zurna, ney, bağlama ve bendir gibi enstrümanları kendi müzikleri ile çok iyi harmanlıyorlardı. Sanırım ilerleyen dönemlerde de doğu müziklerine olan ilgimin kökleri biraz bununla alakalı olabilir. Daha sonraları Hint, İran ve Pakistan müziklerine ilgim arttı. Hindistan’dan Zakir Hussain, Shivkumar Sharma, Pakistan’dan Nusrat Fatih Ali Khan, İran’dan da Kayhan Kalhor beni en çok etkileyen müzisyenler olmuştur. Özellikle üstat Kalhor’un müziği beni halen çok etkiliyor. Sanırım hayatım boyunca en fazla konserine giderek canlı dinleme fırsatı yakaladığım müzisyen kendileridir. İran’da ders aldığım hocam Ali Bahramifard da kendileri birlikte zaman zaman konserler veriyorlar ve İran kemençesi ve santur ikilisini bir arada dinlemek benim için her zaman ilham verici oluyor.
4- Şu anda santur enstrümanını çalıyorsunuz. Biraz bu enstrüman hakkında bilgi verebilir misiniz? Hangi kültüre ait, siz ne zaman tanıştınız bu enstrüman ile?
Santurun kökeni bazı kaynaklarda Hint - İran olarak gösterilse de, Asya’dan Avrupa’ya pek çok kültürde kullanılmış ve halen kullanılmaya devam ediliyor. Girdiği her müzik kültüründe, o bölgedeki müzik kültürünün ihtiyaçlarına göre gelişmiş ve şekil almış bir enstrüman. Her kültürde birbirinden farklı isimlerle anılmış olsa da yatuğan telli vurmalı bir saz olma özelliğini koruyabilmiş. Hatta piyanonun atası olduğu yönündeki düşünceler de az sayılmaz. Piyanonun içerisinde santura benzer bir mekanizma var. Piyano tuşlarına bağlı, santur çalarken kullandığımız mezrablara benzer benzer mantıkta çubuklar tellere vurarak ses çıkarmaktadır. Özellikle 17. yüzyılda Osmanlı Saray Musikisinde yaygın olarak kullanılmış. O dönemin müziğindeki önemli figürlerden biri olan Ali Ufki Bey’in de bu enstrümanı icra ettiği bilinir. Bunun dışında Osmanlı Şifahanelerinde bazı ruhsal durum bozukluklarının tedavisinde de kullanılmış.
Santurun sesine bu dönemlerde dinlediğim kayıtlardan aşina olmaya başladım. Sanırım ilk santur sesi duyduğum kayıtlar o zamanlar Azam Ali’nin de içerisinde yer aldığı VAS grubu ve iranlı bir kürt müzisyen olan Bahram Pourmand’ın (Bahramji) kayıtlarıydı. Enstrümanın ismini ve tınısını biliyor olsam da nasıl göründüğüne dair bir fikrim yoktu. Daha sonraları santur enstrümanını Beyoğlu İstiklal Caddesi’nde sokak müziği yapan bir müzisyende gördüm. Kendisi Light in Babylon grubu ile uzun yıllardır santur çalan Metehan Çiftçi’dir. Bu müzisyen arkadaş ile yollarımız daha sonraları sık sık kesişmeye başladı, daha sonraki yıllarda kısa bir dönem aynı evi paylaşmışlığımız da oldu. İlk olarak Heybeliada’da bir piknikte bu arkadaşın enstrümanını deneyerek ilk defa fiziksel bir bağ kurmuş oldum. Aynı dönemler İstiklal Caddesi’nde, Siyasiyabend, Kara Güneş gibi gruplardan da dinleyerek santura aşinalığım oluşmuştu. 2009 yılında ilk santurumu iranlı bir arkadaşımın getirmesi ile santur öğrenmeye başladım.
O dönemlerde Türkiye’de iran santuru çok yaygın değildi ancak günden güne iran santuru çalanların sayısı artmaya ve sokak müziğinde daha görünür hale gelmeye başlamıştı. Yaygın bir enstrüman olmadığından, bunun dersini alabileceğimiz bir okul veya usta yoktu. En azından benim bildiğim kadarıyla durum böyleydi. Bundan kaynaklı olarak her santura başlayan ya bir birinin çalış biçimini taklit yoluyla ya da kendi kendine keşfederek bu enstrümanı icra etmeye çalışıyordu. İlk dönemler bu bende de böyle gelişti. Bir süre kendimi böyle geliştirmeye çalıştım. Kendimi belli bir seviyeye getirdikten sonrada bunu bir hobiden ziyade kendimi bu şekilde ifade edebileceğim araç olarak görmeye başladım. O tarihlerde çalıştığım iş yerinden ayrılarak İstanbul metro istasyonlarında ve daha sonraları sokakta müzik yapmaya başladım. O zamanlardan beri de hayatımı bu şekilde kazanarak idame ediyorum.
2012 ve 2014 yıllarında bu enstrümanı layıkıyla öğrenebilme arzusu ile İran’a seyahatlerim oldu. Daha önceleri de takip ettiğim usta santur müzisyenlerinden oluşan santur beşlisi ‘Santur Navazan Ensemble’ üyelerinden Siamak Aghaei, Ali Bahramifard ve Bahman Behmaram gibi iranlı santur ustaları ile iletişim kurarak tanışma fırsatım oldu. Ali Bahramifard ile yoğun bir ders sürecimiz oldu ve usta çırak ilişkisinden öte, yıllar içerisinde samimi bir bağımız oluştu.
Soru : Sokakata müzik yapmanın size nasıl katkıları oldu?
Cevap: Sokakta müzik yaptıkça pek çok farklı kültürden müzisyen ile tanışıp beraber müzik projeleri geliştirmeye başladık. Pek çok farklı müzik grupları kurduk. Genellike çalıştığım müzisyenler, o dönem İstanbul’daki müzik kültürünün cazibesiyle buraya Avrupa’dan göç etmiş kişilerden oluşuyordu. O dönemler sanırım biraz da İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olmasından dolayı farklı bir ilgi vardı. Pek çok yabancı müzisyen buraya gelip, bu coğrafyada farklı kültürlerin müziklerine, enstrümanlarına ilgi duyarak, enstrüman öğreniyor ve çalışmalar yürütüyorlardı.
Müzikal çalışmalarımın büyük bir kısmı Avrupa’dan gelen müzisyenlerden oluşuyordu. Bu müzisyen arkadaşlarla gruplar kurarak sahne almaya ve albüm kayıtları yapmaya başladık. Bu sayede ilk defa Letonya, Yunanistan ve Romanya gibi ülkelerde de sahne alma fırsatım oldu. Bu projelerden ilki daha sonra adı Temir Taikşa olacak Resonance Collective projesiydi. Bu proje Yunanistan, İskoçya ve Avustralyalı müzisyenlerden oluşuyordu. Projedeki yerel olarak müzisyenler olarak ben ve daha sonraları Almanya’da da birlikte çalışacağımız kürt müzisyen Hogir Göregen ile birlikte yer aldık. İlk albümümüzü de bu grupla kaydederek İstanbul’daki Zorlu PSM, Roxy, Bronx gibi bilinen mekanlarda konserler vermeye başladık ve aynı dönem TRT’de yayınladan ‘İçimdeki Ses’ ve ‘İstanbul Söylüyor’ gibi belgesellere konuk olduk. Bu projenin çekirdek kadrosu sabit olmak ile birlikte süreç içerisinde değişen ekip üyeleri oldu. Bu projede birlikte yer aldığımız Yunanistanlı müzisyen arkadaşımız Achilleas Tigkas ve daha sonradan ispanyol müzisyen Joakin Lopez ile birlikte Eben Trio projesini hayata geçirdik. Yukarıda sözünü ettiğim Avrupa konserleri de bu grup ile gerçekleşti.
Aynı dönemlerde kişisel çalışmalarıma da devam ederek, film müziği, dizi ve belgesel müziği gibi alanlarda da müzikal üretimlerimi sürdürdüm. İstanbul’da yaşadığım son zamanlarda pop müzik sanatçısı Mabel Matiz ile de Zorlu PSM’de sahne alma fırsatım oldu.
4. Yaşadığınız ülkedeki insanların müziğinize yaklaşımı nasıl? Verdiğiniz konserleri de takip etmeye çalışıyorum gördüğüm kadarıyla ilgi yoğun?
Cevap: Almanya’ya gelişim de aslında zaman içerisinde geliştirdiğim bağlantılar ile oldu.
2016 yılında bir Yunanistan konserinden sonra halen devam eden bir vizem olduğu için Berlin’e gelmek istedim. O dönemler sosyal çevremde farklı sanat alanlarından Berlin’e ilgisi olan arkadaşlarım vardı. Bu sanırım bende de bir merak oluşturdu. Bu vesileyle vizemin kalan günlerini Berlin’de değerlendirmek istedim. Berlin’e, hem müzik ortamı hakkında bilgi edinmek, bağlantılar kurmak ve sokak müziğini burada da deneyimlemek için enstrümanımı alarak geldim. Burada sokak müziği yaparken güzel etkileşimler aldım ve bu vesileyle yeni müzisyen arkadaşlar ile tanışma fırsatım oldu. Yaklaşık üç ay kadar Berlin’de kaldığım sürede, burada edindiğim bağlantılar ile konserler ve kayıtlar yapma imkanım oldu. O dönemde Kreuzberg’deki St.-Simeon-Kirche’de bir solo dinleti gerçekleştirdim. Berlin’de bu süreçte edindiğim bağlantılar daha sonra benim Almanya’ya göçümün zeminini hazırladı. Aslında ilk gelişimde buraya yerleşmek gibi bir fikrim yoktu. Etrafımdaki insanlar sanatçı vizesi ile göç etmenin mümkün olduğunu söylüyorlardı ancak benim okullu bir geçmişim olmadığı için bu vizeyi alabileceğimi düşünmüyordum. Daha sonraları bir kaç defa daha Berlin’e seyahatlerim oldu ve her seferinde yeni bağlantılar kurarak, müzikal birlikteliklerimi sağlamlaştırmaya başladım. Buradan elde ettiğim kazanç ile Berlin’de yaşayabileceğim fikri oluşmuştu. Sanırım bu bende bir özgüven oluşturdu ve ‘bana sanatçı vizesi vermezler’ düşüncesi zaman içerisinde ‘neden bana vermesinler?’ olarak evrildi. 2018 yılında Berlin ve Hamburg’ta gerçekleşecek festivallerden davetler almıştım. Bunlardan ilki yaz başlangıcında Berlin yakınlarında bir yerde gerçekleşti. Burada Efendi Groove ismi ile neyzen Tayfun Guttstadt ile beraber sahne aldık. Bu festivalden hemen sonra Türkiye’ye dönerek sanatçı vizesine başvuru sürecimi başlatmış oldum ve beni şaşırtacak şekilde hızlı bir süreç işledi ve vize başvurum bir ay içerisinde olumlu sonuçlandı.
2018 yılı sonunda Berlin’e göç ettim. Burada da müziğime olan ilgi ve sanat ortamı sanırım benim bu işe bakış açımı biraz daha geliştirdi. Şehrin kültürel yapısı gereği burada benim için pek çok farklı müzikle ve müzisyenle bağlantı kurmak çok daha kolaylaştı. Kurduğum bağlantılarla birlikte birçok müzik projesine dahil olma fırsatım oldu. Bu projelerden biri Liget Trio. Liget Trio ile 2023 yılında tamamı kendi bestelerimizden oluşan bir albüm yayınladık. Belli aralıklarla bu trio ile olan konserlerimiz devam ediyor. Bir diğer proje de Gießen merkezli grup Mala Isbuschka. Bu grup ile de albüm kayıtları ve konserlerimiz oluyor. Ayrıca bu grubun kurucularından Markus Wach ile de albüm çalışmaları gerçekleştirdik. Berlin’deki ilk bağlantılarımdan biri olan, hint tablası ve avrupa santuru sanatçısı Raimund Engelhardt ile zaman zaman konser etkinliklerimiz oluyor. Kendisi çok saygı duyduğum ve müziğine hayran olduğum bir sanatçı ve onunla çalışmak bana ilham veriyor.
Berlin’de kültürel projelere yönelik fon destekleri sanatçılara projelerini gerçekleştirmeleri için avantajlar sağlıyor. Zaman içerisinde kendimi bu yönde de geliştirerek kendi projelerim için destekler aldım. Bu destekler sayesinde ilk solo albümümü yayınladım. Ayrıca yeni bestelerimin yer alacağı bir albüm planım daha var. Bu albümün besteleri için Alman Müzik Konseyi tarafından fon desteği aldım. Ancak, kayıt ve yayınlanma süreçleri için fon arayışım halen devam etmekte.
5. Almanya'da sokakta da müziğe büyük bir ilgi var. Her milletten müzisyenlerin orada buluşmasını neye bağlıyorsunuz?
Berlin çok göç alan, sanat ve müzik alanında da bu göçlerin yoğun olduğu bir yer. Bu göçlerin kültürel kaynaşma ve çok kültürlü bir yapı oluşturma adına büyük bir katkısı olmuş. Burada birçok kültür birbiriyle etkileşim halinde olup, hem kendi müziğini var etme zemini bulabiliyor hem de kültürler arası etkileşim ile birbirlerinden besleniyorlar. Bu yapı da sanatçıların üretkenliğini artıran bir ortam sunuyor. Dolayısıyla sanatçıları Berlin’e getiren, bu çok kültürlülüğün buradaki kabulü ve tezahürü olduğunu düşünüyorum. Sokak müziğine olan ilginin büyük olduğu doğru ve bu çok kültürlülük birçok farklı enstrümanla sokakta karşılaşmayı da mümkün kılıyor. Bunu hem müzisyenler hem de dinleyicilerin kendi kültüründen sesler duyması ve başka kültürlerle bağ kurması açısından şehrin bir zenginliği olarak görüyorum.
6. İnstagramı aktif kullanıyorsunuz. Spotify ve youtubede de etkin misiniz.
Cevap: Spotify’da bazı albüm kayıtlarımı dinlemek mümkün. YouTube’da santurhane adında bir kanalım var. Eskiden bu kanalı aktif kullanıyordum. Kendi müziklerim dışında başka müzisyenlerin de santur kayıtlarını buradan yayınlıyordum. Uzun zamandır yeni bir yayın yüklemedim. Sosyal medyada daha aktif paylaşımlar yapmayı planlıyorum.
Bu ilham verici yolculuğunuzu dinlediğimiz için tekrar teşekkür ederiz. Müziğinizin, kültürler arası köprüler kurmaya devam etmesini ve yeni projelerinizde başarılar diliyoruz. Sizi takip etmek isteyenler için Instagram ve Spotify hesaplarınızı da paylaşmak isteriz.
Dün boş bir sayfa geçti rüyamdan,
Kraliçenin ölümü sadece bize söylenmiş önce
Kalem kâğıda incinmesin diye narin temas etmiş,
silik
Belirgin yazan yazıcıya, kâğıdın ruhunun sitemi sinmiş.
Rüya bitmeden, birkaç satır doldurmuş, yazıcı, kâğıt kazıyıcı.
Kağıda hürmetinden narin temasta şair, yazmamış gibi mürekkep
mor.
Damlamış birkaç damla, kelime denmiş.
Şiir söylen’miş bundan sebep, yazan şair değil, yazıcı. Kâğıt kazıyıcı.
Kâğıdın içinden kara bir kan çıkmışsa; Kalem karalı, kan kara.
Meram lâl. Yazma da söyle, ah!
Ah’ın kalbidir şiir. Dile gel, dile getir.
Yazınca azalan, söylenince çoğalana
selam
Şiir•Cafer Başer•31.10.2025
POYRAZA TUTUN
mermerler uzanır denize paralel
gölgesi koylardan uzun
yılları tıklar kafasında çekiç
orakla kırları yol da gel
çullara büründü kızıl
akşam batıyor akşam üstüne
zaman dediğin buralarda
poyraza tutunan at yelesi
şişeler vurmuş sahile bitkin
içinde kıvrılmış sır küpü
zeytin gözlerine buruşmuş siyah
almadan emeğini terin hakkıyla
sarı çamları kazırlar sırtına çakıyla
tütünler çoktan kırıldı
yemişlere boyandı mor
o eski tatlar çoktan firari
karardı üzümler baka baka
çekirdeğini kırsan içi boş
sarı öküz de ölünce hepten
al şimdi o gövdeni çifte koş
yarıldı çizme pullukta çamur
kokmuş süte kesildi hamur
tarla tapan ne varsa yattı önüne
çöktü kelter gayrı
poşuyu bağladı beline yanar şimdi
gönlü gönül dağından arı
ahları göğün arşıdır
Cafer Başer
Şiir•Lütfi Yılmazlar•31.10.2025
SENİ DÜŞÜNMEK
Körpe ürkek uçarı hayaller kurardık biz seninle
mavi kanatlı özgür bulutlar üstünde uçuşurken
usulca kavalina kulak.. kesilirdik dertli bir çobanın uçurumlar yolunu keserken hayallerimizin..
dertli türküler çıkardı yolumuza zılgıt eşliğinde ağır halaylarla..
huzzam makamında ilerlerdi hayat bazen..
yokluk yokuşunda nefesi tutulurdu günlerin
yorgun yıllara yelken açarken zaman..
deniz mavisi yüzümüzü yalar, sahte rüzgarlar okşardı saçımızı..
bir kuru kavgadan ibaret kalırdı yaşanmışlıklar..
ah ile of med-cezirlerinde salinirdi rüyalar..
uykular haram olurdu katran karası sürmeli gözlere..
efkar saçını yolardi endamin hasedinden..
kuruntular tüterdi bacamızdan ilkbahar akşamlarında..
uzun kış gecelerinde baharlar mayalardik..
siluetini kovalardik aşkın tan yeri ağarırken..
öksüz akşamların nöbetini tutardik kuytularda..
yolunu beklerdik sevdiklerimizn seherlerde yolunu beklerdik sevdiklerimizin..
ve seni düşünmek...
hayalden öte birşey değildi seni düşünmek..
zamanın dişlileri nasıl da acımasız...
öğüttü bizi bu sinsi çarklar..
bir hayal kadar uzak bir melal kadar yakın seni düşünmek.. sımsıcak sevgi
kipkizil öfke gibi...
ufka baktık bir akşamüstü ellerimizi siper edip..
heyhat ne mümkün seni görmek...
çoktan uful etmiştin ufukta...
Lütfi Yılmazlar
Deneme•Mustafa Döşdemir•31.10.2025
Kitaplığımı düzenlerken Edward Said’in Türkçeye Yersiz Yurtsuz olarak çevrilmiş otobiyografisi gözüme çarpıyor. Yazar, çocukluğunu farklı ülkelerde, farklı kültürler arasında geçirdiği için kendini “hiçbir yere ait hissedemeyen”, “sürgün” bir insan olarak nitelendirir bu kitapta. Sadece kitabın başlığına bakarak bir an ben de “yersiz yurtsuz muyum acaba?” diye geçirdim içimden.
Sanırım lise son sınıftaydım; nüfus müdürlüğüne, nüfus kayıt örneği almak için gittiğimde görevli memurun “Nerelisin?” sorusuna “Keskinliyim.” cevabı verdiğimde bana “Sen Kırşehir’lisin.” deyişini bugün gibi hatırlıyorum. Benim “Babam Kırşehirli, ben Kırıkkale Keskinliyim.” şeklinde ısrar etmem üzerine, orta yaşlarında, hafif babacan tavırlı memurun “Baban nereliyse sen de oralısındır. Bak, ben de Kırşehirliyim; evrakı vermem, ona göre ha.” minvalindeki sempatik tehdidiyle nereli olduğum neticeye bağlanmış ve ben o günden sonra artık Kırşehirli olmuştum. Daha doğrusu, aslında Kırşehirli olduğumu fark etmiştim.
Kırıkkale’de doğdum, evet. Keskin annemin memleketi ve ben çocukken birkaç kere köye gitmiştim; belli belirsiz hatıralarım var sadece. Aslen Kırşehirliyim teamüle göre. Doğma Kırıkkaleli; büyüme değilim. Beş yaşına kadar Kırıkkale’de kaldıktan sonra ilkokul ve ortaokul gibi çocukluğumun en akılda kalıcı ve güzel yıllarını Didim gibi coğrafya, iklim ve sosyo-kültürel olarak Kırıkkale’den çok farklı bir yerde geçirip lise birinci sınıfta Kırıkkale’ye tekrar gelince, tabii, tadından yenmez oldu bu “nereli ve nereye ait olduğum” sorunsalı.
Kırıkkaleli olmaya ve Kırıkkale’ye alışmaya çalıştığım o lise yıllarında en çok aklımda kalan, sömestri ve yaz tatillerinde sınıf arkadaşlarımın neredeyse tamamına yakınının köye gitmeleriydi. Okul başladığında köyde geçirdikleri zamandan, sık sık tarlaya ve bostana gittiklerinden, dede ve babaannelerini ziyaret ettiklerinden bahsetmeleri oldukça ilgimi çekerdi ve imrenirdim. Evet, bir köyü olmalıydı insanın tatillerde gideceği; dünyanın en uzak köşesine de gitse döndüğünde ayağını basacağı, “benim” diyeceği bir toprak parçası olmalıydı. Belki benim o yıllarda kendimi ısrarla Keskinli addetmemin nedeni, annemin köyü olan Beşler Köyü’ne dair az da olsa çocukluk hatıralarımın olmasıydı.
İlkokul birinci sınıf bitmiş ve yaz tatilinde köye gitmiştik. Dedemin o yıl ayçiçeği ektiğini hatırlıyorum. Biz küçük çocuklar olarak ayçiçeklerinin başlarını kesen ekipteydik; teyzemler ve dayım da görev dağılımı gereği onları toplayıp çuvallara doldururlardı. Sonrasında toplanan ayçiçeklerine tahta sopalarla vurarak içindeki çitlekleri çıkartırdık. Kuzenimle çitlek dolu bir römorkun içinde köyden ilçeye, Keskin’e gittiğimizi de çok berrak olarak hatırlıyorum. Bir keresinde kuzenimle beraber hindi gütmüştük. Hindilerle geri eve döndüğümüzde anneannem, hindileri saydıktan sonra birinin eksik olduğunu fark etmiş ve bir daha bize emanet etmemişti hindileri. Traktörün römorkuna takıldığımızı, ucu sivriltilmiş sopayla köyün civarındaki tepelerde sarıçiğdem çiçeği çıkardığımızı ve bostan tarlasında kavun karpuz topladığımızı da hatırlıyorum. Haliyle o yaşta, çok sınırlı bir zaman diliminde de olsa, kendimi bu hatıraları yaşadığım yere ait hissetmem gerekiyormuş gibi geliyordu bana. Hasılı, dedem köyde neyi var neyi yok satınca bizim hatıralar da ilkokul birinci sınıfın yazında kalmış oldu. Ama yalan yok, imrendim çok. Bir köyüm olsun istedim hep.
Üniversite yıllarında imrendiğim şeylere yenileri eklendi. Sadece evini, ailesini değil; köyünü ve kültürünü de büyük şehre taşıyıp orada korumayı başarmış arkadaşlarımdı bu sefer gıpta oklarıma hedef olan. Bir apartman: ara katında dede oturuyor, orta katta amca, giriş katta baba, herkes bir arada. Bayramlarda köyün derneğinde buluşup bayramlaşmalar, aynı dernekte taziye kabul etmeler falan. “Ne kadar güzel.” diye geçiriyordum içimden. Rahmetlik babamın babası, dedem, vefat ettikten sonra bizimkilerin çil yavrusu gibi her birinin bir yerlere savrulduğunu düşünecek olursak, güzel geliyordu bana bu birliktelik hâli. Ekmek kavgası bir yerde; babama, amcamlara hesap soracak hâlim yok ya, benimkisi durum tespiti sadece.
Bir yere ait olma ihtiyacının gayet doğal ama yoksunluğunu çektiğim şeye gereğinden fazla anlamlar yükleyip kendime suni köyler, mahalleler ya da şehirler aramanın o derece suni ve gereksiz olduğunu anlamam zaman aldı. Öyle bir travma veyahut patolojik bir problem değildi elbette ama duygusal bir boşluk olarak kendini hep hissettirdi. Bu durumla barışık olmam gerektiğini, bu yoksunluğun içindeki varlığı, bu toprak fakirliğinin kattığı zenginliği görmem gerektiğini idrak ettiğimde otuzlu yaşlarıma gelmiştim bile.
Bir yere haddinden fazla ait olan insan, o yerin dışında susuz ve havasız kalırdı. Ama ben her yere rahatlıkla uyum sağlayabilir, yerleşebilir, hatta gitmem gerektiğinde de arabeske bağlamadan, slow müzik tadında küçük adımlarla oradan ayrılabilirdim. Bu belki bir yanılsama, belki de bir teselli, kim bilir... Belki de kendimi ikna etmek için söylediğim kocaman bir yalan. Ama elimde başka işe yarar kart da yok maalesef; o yüzden, yalan da olsa inanmaya değer olduğunu düşündüm.
İlk uyanış, toprağı ve köyü kutsamamın nedeninin aslında yoksunluktan ileri geldiğini fark etmek oldu. Bir yere, bir köye yahut bir topluma ait olma duygusunun derinden derine kendini hissettirmesinden başka bir şey değildi bu. İkinci uyanış ise bununla barıştıktan sonra, benim olmayan her diyarı en az acıyla benim yapabileceğimi idrak etmekti.
Şimdi burada, dili başka, kültürü başka bir memlekette ait olma problemi daha karmaşık bir hâl aldı. Ben memleketimde bir toprak parçasına yapışmaya çalışırken şimdi memlekete hasret kaldım. Kendi memleketimin bir köşesine ait olmaya çalışma çabasıyla geçen gençlik yaşlarımın bakiyesini daha yeni yeni elime alırken, hiç hesapta olmayan memleket yoksunluğunun kederini buldum kucağımda. Nereye aitim? Beni ben yapan şeylerin harcına koyduğum kum, çakıl nerenin? Ya da hangisi daha önemli: kumun, taşın menşei mi, suyun kaynağı mı, çimentonun sağlamlığı mı?
Göç, kendisi dört başı mamur bir kavga zaten. Ben bu kavgaya belleğimde bir türlü kabuk bağlayamamış yaralarımla giriyorum. Ya melankoli kıvamında bir hâletiruhiyeyle arabesk tadında bir yolu yürüyeceğim ya da şairin dediği gibi “Yaram yarimdir benim.” diyeceğim. Belki o zaman burnumda hâlâ yeni yağmur yağmış memleket toprağı tüterken ayak tabanımın değdiği toprağı da severim.
Evet, ben de Edward Said’in dediği gibi “yersiz yurtsuz” muyum? Yurdum da benimle gelmiyor mu gittiğim yere? O zaman bu içimdeki duygu ne? Bir de gittiğim yerleri benim yapamaz mıyım? Geçmişin güzel anılarına saplanmadan ama kökünün de farkında bir fidan gibi yeşeremez miyim yeni bir toprakta? Belki uzun bir gölgesi olmaz gövdemin ama mütevazı bir tomurcuk, toprağına tutunmayı başarmış, tohumu yaşlı, yaprakları genç bir fidan az şey midir mesela?
Deneme•Betül Yenilmez•31.10.2025
*Mutluluğun Sahnesi*
Mutsuzum.
Ama bir mutlu gibi gülüyorum. Bir dertsiz gibi nicelere derman oluyorum. Göz yaşlarım mı? Onları ruhumun sinesinde saklı tutuyorum. Taşdıklarındaysa duvar köşelerini, yastık altlarını ıslatıyorlar. Kimse görmüyor, kimse duymuyor.
Tebessümüm bir tiyatro perdesi çünkü.
Kahkaha rolünü oynayan haykırmalarım, herkesi kandıracak kadar yetenekli bir oyuncu sahnede. Ve yine aynı sahneyi en ön koltukta oturmuş izliyor hayat. Hemen onun yanında, ellerini kanatırcasına alkışlıyor kader. Alnından bir ter damlası akarken saatine bakıyor ecel; belki de ne zaman bitecek diye düşünüyor.
Yorgunum... ama dinlenmeye cesaretim yok.
Göğsümün üstünde birikmiş türlü kişilerin acıları... Benimkini yüklenecek omuz yok. Yazıyorum. Belki içimdeki duyguları dindirmek için ve belki de bu sessizliğe artık bir son vermek istediğim için. Harflerim sessiz, cümlelerimin üstü örtülü... Nasıl bekliyorum ki anlaşılmayı?
Elime önce yeşile, sonra turuncuya, en son da kırmızıya boyanmış bir yaprak düşüyor.
Sanki ilkbaharın gökkuşağını kıskanmış, rengini tefekküre dalmış ruhuma gösteriyor onurla. Yine de düşüncelerimin buğusu duruyor orada hâlâ. Sağımda, solumda, arkamda... her çıkmaz sokakta.
Nefes alış verişlerimin ritmini değiştiriyor hüzün.
Göğüs kafesim ağır ağır kalkıp iniyor. Kalbim kalemimin ucunda atıyor.
Solmuş yaprakları gökkuşağı diye sunuyorum sahneye; öyle güzel oynuyorum ki rolümü, şimdi aldatma sırası başkalarına geçiyor.
Deneme•Gökhan Bozkuş•31.10.2025
Rosmarin Uykusu
Saat tam olarak kaçı kaç geçiyordu, bilmiyorum. Hangi mevsim, hangi ay, hangi gün onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey, duvardaki saatten sayılar düşüyordü. Sandalyenin üzerinde bir saksı, saksının içinde biberiye. Sen diyebilirsin elbette Rosmarin. Aklına gelebilir neden fesleğen değil?
Başkası da sorabilir neden ebegümeci değil ya da frezya... Sonu gelmez nedenlerin bırakalım onu şimdi. Sandalyenin üzerinde rosmarin uyuyordu. Birkaç dakika önce orada ben kitap okurken şimdi bir çatırtı duyuluyordu. Sandalyenin ayakları yana doğru açılan Zürafa ayakları gibi açılıyor bu sefer su ile değil uyku ile tanışıyordu.
İnsanlar uyur, hayvanlar uyur, şehirler uyur, toplumlar uyur da rosmarin neden uyumasındı. Okumaya başlarken heyecanlanan sen şimdi hayal kırıklığı içindesin belki ama olsun.
Bütün yollar aynı noktada son bulur sevgili Gladys.
-Nedir o?
-Hayal kırıklığı.
#Dorian Gray'in Portresi 'nde böyle bir diyalog okumuştum #oscarwilde den.
Rosmarine okumadım ninni ya da masal. Ona gidenlerden bahsettim. Birkaç isim fısıldadım kulağına. Madem ki uyuyor yeryüzü sen niye ayaktasın?
"Yolculuğum sırasında ezberledim papağanların kendi dilleriyle yaktıkları ağıtı" derken inanıyorsun da #ülkütamer e söyler misin dudaklarını bükmen de şimdi neden?
Rosmarin uyuyor, beyaz sandalye ağlıyor bense resim çiziyorum. Çizdiğim resimde nehre bakan bir adam kuşları sayıyordu. Çizdiğim resimdeki ağaçların yaprakları onar okka ağırlığındaydı. Mevsim kıştı. Yapraklar ağırdı. Ağaç dökmüyordu onları. Onlar gitmiyordu ağaçtan.
Sandalyem benim, masumdu. Sandalyem mütevazı. #behçetnecatigil e "Gel bize, kurtul gel" diyen kitaplar gibi mağrur değildi. Kaç kez oturdum da ses etmedi ama onu rosmarinin uykusu öldürdü.
Ne görüyorsun şimdi? Zihninde ne canlanıyor bilmiyorum. İnan ben Asaf Halet de değilim
"Bakanlar bana
gövdemi görürler
Ben başka yerdeyim,
Gömenler beni
gövdemi görürler
Ben başka yerdeyim."
Rosmarin uyudu , ben resim çizdim, öldü sandalyem.
Hepsi bu.
Eleştiri•Selim Gül•31.10.2025
Hodri Meydan ve Kur’an
1. Giriş
Matematik, evrensel gerçekleri, insan aklının zorunlu ilkelerini soyut kavramlarla açıklayan temel bir bilimdir. Onun doğruları göreceli değildir. Kanunları, tarih ve coğrafyaya, zaman ve mekâna göre değişmeyen objektif, nesnel ve bilimsel hakikatlerdir.
Matematiğin kanunlarından biri ‘modüler aritmetik’ konusudur. Bu mesele, bilim camiasında tartışılmaz bir katiyettedir. Çünkü kesin doğrular içerir. Kolaylıkla hem Doğrulanabilir hem de Yanlışlanabilir şeklinde isimlendirilen iki bilimsel metoda göre bir geçerliliğe sahiptir. Dolayısıyla Doğrulanabilme (R. Carnap, Almanya, ö. 1970) ve Yanlışlanabilme (K. Popper, İngiltere, ö.1994) arasındaki farklı bilimsel yaklaşımlar da dâhil olmak üzere, metodun sağlamlığı uzmanlarca müsellemdir.
Kriptoloji biliminin amacı, bilginin güvenliği ve korunmasıdır. Kullandığı araçlardan biri de modüler aritmetiktir. Kriptoloji, kodlama ve şifreleme bilimidir. Mesela, Luhn Algoritması bunlar içerisinde en yaygın olanlardan biridir. Mühendislik ve matematik okuyanlar bu sistemi bilirler. Özellikle bilgisayar mühendisleri içerisinden yazılım alanında uzman olanlar ve elektronik mühendisleri lojistik bilim olan bu kriptolojiyi birçok alanda uygularlar.
Bu yazının amacı ise, Kur’an’a dair, kamuoyu ile paylaşılan, büyük bir keşfin küçük bir özetini sunmakla birlikte, vesile kişilere açıktan teşekkür etme ve başta akademik çevreler olmak üzere ilgili bütün muhatapların sahip çıkmalarına destek olabilme arzusudur.
2. Keşfin ve İddianın Özeti Nedir?
Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümü mezunlarından Sayın Mustafa Kurdoğlu’nun hem bir keşfi hem de bir iddiası vardır. Kısaca bu keşfi, Kur’an’da matematiğe dayalı bir sayısal yapının, bir kriptolojinin olduğu yönündedir. Daha ayrıntılı okumak isteyenler, Ortak Akıl Yayınları tarafından yayımlanan ‘‘Kur’an-ı Kerim’in Sayısal Yapısı’’ adında bir kitabını inceleyebilirler.
Keşfine bağlı olarak öne sürdüğü iddiası ise, bu kriptolojinin bir ölçüte işaret ettiği tezidir.
Bu tezinin amacı ise, Kur’an metninin, bir benzerinin yapılabileceğine veya yapılamayacağına karar vermek için matematiksel bir model olduğu şeklindedir.
Tezinin ana kaynağı ise, ‘onun gibi bir sure getirin’ (2/23), ‘onun benzeri, uydurma on sure de siz getirin’ (11/13), ‘onunkine benzer bir sure getirin’ (10/38), ‘onun bir benzerini meydana getiremeyeceklerdir’ (17/88) meydan okumalarının matematiksel, nesnel bir ölçütünü gerekli kılmasına dayanır. Literatürde bunlara, ‘tehaddi ayetler’ deniyor. Kısaca Kur’an, kimilerine adeta ‘Hodri Meydan’ diyor.
Elbette ileri sürülen böyle bir modelin herkes tarafından kabul görmesi ancak nesnel ve bilimsel kriterlerin ortaya konulmasını gerekli kılar.
3. İddia Ne Değildir?
Kurdoğlu’nun tezi, metnin anlamının doğru veya yanlış olmasıyla ilgili değildir. Hatta bu metne, inanma ve inanmama ile de bir alakası yoktur. Dolayısıyla ilahi bir iddia içermez.
Yanlış anlaşılmasın; iddia edilen matematiksel sistem ile Kur’an koruyor değildir, aksine Kur’an korunduğu için bu kriptolojik yapı keşfediliyor. Zira bu yapıya bir işaret olarak, bir tür saklama ve koruma anlamına gelen ‘meknun’ beyanı (56/78) Kitabın kendisinde zaten geçmektedir.
Dahası, metnin benzeri, neden ve niçin yapılamaz sorusuna cevap mahiyetinde değildir. Sadece bir metnin benzerinin ‘nasıl yapılamaz’ olduğunu ispatlamak için, bir ‘matematik temelli bilimsel ölçüt’ bulma isteğidir.
Tezi, gizemli ezoterik bilgi iddia etmez. Gizli, sırlı sembolik anlamı olan subjektif ve kanıtsız numeroloji ile kıyaslanamaz.
Hurufilik ile hiç irtibatı yoktur.
Reşad Halife’nin döngüsel ‘19 mucizesi’ ile karıştıranlar vardır ama bu da hatalıdır. Peki, nedir bu tez?
4. Kodların Kaynağı Nereden Geliyor?
Kurdoğlu’nun tezine göre, bu kriptolojide temelde kullanılan 3 tane asal sayı vardır. Bunlar; 2, 7 ve 19 dur. Bu sayıları tercih etmesinin asıl nedeni, Kur’an’daki bazı ayetlerin atıflarına, işaretlerine dayanmasıdır.
Kod olarak kullanılan dominant birinci sayı 19’dur. Bu sayı da ‘Üzerinde on dokuz vardır’ (74/30) ayetinden gelmektedir.
Kod olarak kullanılan ikincil ikinci sayı 7’dir. Bu sayı, ‘tekrarlanan yedi’ (15/87) beyanından mülhemdir.
Kod olarak kullanılan diğer üçüncü sayı ise 2’dir.
Sure ve ayet numaralarının, tek ve çift olmasından hareketle, bu dizilimin bir simetriye karşılık gelmesi bakımından, ‘Çifte ve Teke’ (89/3) yemin edilmesine dayanır. Matematikte, simetri ile eşitlik farklıdır. Mesela insanın sol gözü, kulağı, eli sağdakilerine eşit değildir ama simetriktir.
5. İddianın Simetri İspat Yöntemi
Kur’an metnine benzer bir metnin yapılamayacağına ilişkin birinci nesnel yaklaşım, O’nun bütününde bulunan simetrik yapısıdır.
Önce, 112 adet numarasız besmele, 2 adet özel numaralı besmele, 6234 adet numaralı diğer ayetler olmak üzere, toplam 6348 ayet sayısını, mevcut korunmuş halini esas alarak, onları 3 gruba ayırıyor.
Buradan hareketle, Kur’an’ın tamamında örgülü olan, matematiksel simetriyi teyit etmenin yanında, 9. surenin 128 ile 129. ayetlerinin bu yapıdaki özel konumlarını da gösteriyor.
Bu hususiyetlerine işaret eden birçok argüman içerisinden özellikle şuna dikkat çekiyor: İncelendiğinde, 128. ayette 60 harf vardır ve bu sayı toplam ayet sayısı çift olan 60 sureye karşılık geliyor. Yine 129. ayette 54 harf vardır ve bu sayı toplam ayet sayısı tek olan diğer 54 sureye eşittir.
Oysa Reşad Halife, Fatiha ve Tevbe surelerindeki, 2 adet özel numaralı besmele grubunu ayrı ele almıyor ve dahası 9. surenin 128 ile 129. ayetlerinin Kur’an’a sonradan ilave edildiğini iddia ediyor.
Fakat yukarıdaki Halife’nin bu iddiası, ‘Onun koruyucusu da elbette biziz.’ (15/9) ile çelişir ve dolayısıyla geçerli olamaz. Çünkü o, bu ayeti en başta sistemi kurarken kabul edip, daha sonra kurulan yapıya uymuyor diye ilgili 2 ayeti dışarıda bırakmak, sistemde tutulan ayetin manası ile çelişen bir durumdur.
6. İddianın 7 ve 19 Kodlu İspat Yöntemi
Kur’an metnine benzer bir metnin yapılamayacağına ilişkin ikinci nesnel yaklaşım, 7 ve 19 modüler aritmetik tabanlı kodlanan kriptolojik yapısıdır.
Matematiksel kriterleri, gerek Kur’an-ı Kerim’in Sayısal Yapısı kitabından gerekse 7ve19.com web sitesinden ayrıntılı incelenebilir. Mevcut kriterler; ölçülebilir, test edilebilir, nesnel, bilimsel ve doğrulanabilir özelliktedir. Ayrıca yeni kriterlerin keşfi, tıpkı fraktal yapılar gibi hala devam etmektedir.
Mesela, Ha-Mim grubu (40, 41, 42, 43, 44, 45 ve 46 sıra numaralı) surelerindeki kodlama, sayısal modüler yapı mükemmeldir. Arapça harflerinin bir sayı karşılığı vardır. Ha 8, Mim 40, Ayn 70, Sin 60, Kaf 100 sayısı ile eşleştirilir. Adına 13. Kriter dediği, bu sıralı 7 suredeki, anlatılan kriptolojiye benzer bir metin yazabilmek imkansızdır. Zirvelerin Zirvesi adını verdiği, 4475 basamaklı sayı 19’a tam bölünür ve 7’ye bölündüğünde 2 kalanını verir.
Var olan objektif kriterleri (en son 42 tanesini inceledim), süper bilgisayarlar ile her bir ihtimali taramak için evrenin yaşı yetmez. Matematik bilimi açısından bu 10 üzeri 80 sayısının varyasyonu taramak imkansızdır.
Özetle, zorunlu ilkelerin bilimi matematik diyor ki, bu kriterler ile benzer bir metin yazılamaz. Bu tamamen rasyonel bir sonuçtur. Yanlışlanamaz bir realitedir. Aksini ileri sürenlere meydan okumadır. Bu yönüyle iddia, artık tez olmaktan çıkıyor ve en az bir bilimsel teori olarak akademik camiada yer almayı hak ediyor.
7. Sonuç
Bu tarihi keşfin, başta ülkemiz olmak üzere bütün dünyada yeterince ilgi görmesini diliyorum.
Gerek matematik ve mühendislik gerekse felsefe, mantık ve ilahiyat bilimlerindeki uzmanların konuya eğilmelerini, öğrencilerin doktora seviyesinde tezler hazırlamasını umuyorum.
Yüksek matematik eğitimi alan ve yıllarca öğretmenlik yapan bir insan olarak, sayıların konuştuğu bu lisanı ve mesajı anlamak, benim adıma da ayrı bir mutluluk kaynağıdır.
Sayın Kurdoğlu’nu böylesi bir çalışmaya imza atmış olmasından dolayı kutluyor, tekrar teşekkür ediyorum.
Hikaye•Fatma Salmanoğlu•31.10.2025
ÖNCE TUZU UZAT SONRA BOŞANALIM
‘Yumurtayı nasıl mükemmel şekilde haşlayacağımı buldum.’ diye oturdu masaya. Elinde yarı soyulmuş yumurtasını Nobel ödülünü tutar gibi gururla bana doğru uzatıyordu. ‘Boşanma hakkında konuşmanın yine zamanı değil anlaşılan.’ diye geçirdim içimden. Çatılan kaşlarımı bu mükemmel yumurtanın neden mükemmel olduğuyla alakalı düşüncelere yoğunlaşarak biraz olsun doğal haline getirebildim. Yumurtanın sarısı kenarlardan gözükmüyorsa bu yumurtanın mükemmel olduğunu gösteriyormuş ama sırrını benimle paylaşamazmış çünkü… Devamını dinlemedim. Pencereden dışarı baktım. Bir insanı dinlememek dünyanın en zor işi. Hele ki dinlemediğinizi fark etmediyse bu bir işkenceye dönüşebilir.
Onun bu sabah enerjisine her daim hayran kalmışımdır. Bir yanım her ne kadar buna içerleyip gücense de bende olmayan şeylere sahip olanlara duyduğum dingin hayranlık da hep orada bir yerde. Enerjisinden gözlerimi alıp sokağa bakıyorum yine. Sokağın ıslak zemini dün gecenin yağmuruna işaret. Konuyu yağmura, herkesin o çok sevdiği, konuşmadan duramadığı hava durumuna getirmeliyim. Yumurtadan biraz daha bahsedersek ‘Ben boşanmak istiyorum!’ diye yüzüne haykırabilirim. Bu ise benim isteyeceğim en son şey. Bu kibar adama bir bardağın taşması gibi taşarak boşanma meselesini açmak istemiyorum. Nihayetinde hala sevdiğim kocam o benim. ‘Aldattı o zaman? Ya da kumar gibi bir illete bulaştı.’ diye düşünenlerin buradan itibaren aramızdan ayrılmasını rica edeceğim. Çünkü boşanma sebebim sizin gibilerin eften püften sayabileceği sıradan bir sebeptir. Kimse yuvasını böyle sebeplerden dağıtmamalıdır aslında. Aslen ben de sizin gibiydim. Boşanan çiftlere kınamayla bakar, aldatma mı kumar mı yoksa dayak mı diye şıkları elemeye uğraşır, eğer ikisi de değilse kadının nankörlüğü bir kadın olarak canımı sıkardı. Kadının nankörlüğü diyorum çünkü boşanmaların çoğu kadın istediği için olur çevremde. Ya adam aldatmış olur ya da kadının dayanamayacağı şekilde bir şiddet vardır evlerinde. Bunların bile ayrılmak için bahane olamayacağı bir zihniyetle ortak alanı paylaştığımız hesaba katılırsa ufak tefek sebeplerden ayrılmanın bahis konusu bile olmayacağını çok iyi biliyorum. Peki bu boşanma konuşmasını neden yapmamız gerek? Sadece kocamın gözünü korkutmak gibi çocukça bir arzu mu bu? Belki de gözünüzün önüne kafasına estiği gibi yaşayan aklı bir karış havada bir kadın imajı gelmiştir. Sizce ben şımarık mıyım? Yoksa kocamdan mı soğudum, artık aşık değil miyim ona? Belki de kocam çok çirkin bir adam? Artık daha fazla yüzüne tahammülüm kalmadı?
Kocam bir bakışta herkesin beğenebileceği nispette güzel bir adam. Evlendiğimiz ilk yıllarda Herkül diye severdim kendisini. Kaslı kollarıyla incitmeden bana sarılması beni büyülemişti. Biz kadınlar genelde gücün şiddetle bağdaştırıldığı bir toplumda büyüdüğümüzden olsa gerek güç görüp de ardından kaba kuvvet belirmeyince bir afallayabilir ve bu nezakete âşık olabiliriz anında. Sanırım yakışıklılıktan öte bu ‘güce rağmen nazik kalabilme hali’ne vuruldum ben.
Aileden zengin olan kocamın öyle sıkı çalışmasına da gerek yoktu. Buna rağmen bir işkolik gibi çalışıyor olması da tanıştığımız dönemde takdirimi toplamış, hayranlığımı arttırmıştı. İhtiyacı olduğu için değil sorumluluk bilinciyle çalışıyordu ve bu birçok insanda olmayan bir erdemdi. Tembel bir erkek evin içinde isteyeceğiniz en son şeydir. Çocuklarınızın babasını özenle seçmek istersiniz ve bir ömür yorulmayacak, her şeyinizde size yardımcı olacak birini ararsınız. Ben de sanırım özen gösterdiğim bu seçim sırasında en çalışkan ve en yorulmak bilmeyen adamı, ben yorulduğumda bana omuz olsun diye istemiştim.
Zeytinin kalorisinden bahseden kocamın sözleriyle ayıldım. Önümde siyah zeytin çekirdeklerinden bir tepe oluşmuştu. Zeytinden konu göbeğime gelmişti. İkimiz de spora başlamalıydık ama buna nasıl vakit bulacaktık? Hem çalışıp hem çocuğu olanlar nasıl spor yapıyordu? Sorularına ara vermeyince ben yine kendi düşüncelerime kaçmak için fırsat bulmuştum.
Hiç çocuğumuz olmamıştı. Bu da bazıları için bir boşanma sebebidir evet. Ama ikimiz için de büyük bir sorun teşkil ettiğini düşünmüyorum. Etrafımızda çocuk sahibi olalım diye baskı yapan yakınlarımız da yok. Torun bekleyen, her görüştüğümüzde bizi darlayan akrabalarımızın olmaması bu konuda bizim tam olarak ne istediğimize yoğunlaşmamızı, konuyu berrak bir şekilde kavramamızı sağladı. Olmasa da olabilirdi çocuk. Çok istersek evlat bile edinebilirdik. Hatta bir defasında ciddi ciddi bu meseleyi masaya yatırdık ama bugün canı pasta çekmeyen bir çocuğun hevessiz ve iştahsız suratı gibi bir suratla masadan kalktık. Zamanı değildi, hazır değildik. Keyfimiz yerindeydi. Çocuklu tanıdıklarımızın kaçmış neşesi de travmalarımızı tetikliyor, zaman zaman bizi bu meseleye karşı soğutuyordu.
^Yeşil çay kahveden daha sağlıklıymış.’ Kahvemden höpürdeterek bir yudum içtim. Gözlerimden ürkmüş olacak ki, ‘İç canım iç kahveni, ben genel olarak söylüyorum’ dedi. Azaltmalıymışız, genel olarak. Başka zaman olsa ‘Bir Pazar kahvem var, ona bari karışma.’ derdim. Böyle saçma şeylerden tartışma çıkarmaya bayılırım. Meseleyi hararetle savunurken ve olması gerekenden bir hayli fazlaca büyütürken bulurum kendimi. Mesele kahve olmaktan çıkar, kişilik haklarına saygıya ve kişisel alan ihlallerinin öz benliğimizi nasıl yuttuğuna kadar gelir. İçimdeki kavgacı çocuk hep ‘Ben senin kolana karışıyor muyum?’ demek ister. Ama böyle zamanlarda kıyaslama yapmayacak kadar büyümüş olmanın verdiği olgunlukla işi kıyasa getirmem. Ancak o içimdeki çocuğa susturulmak ağır gelir ve haksızlığa uğramış olmanın verdiği kırgınlıkla kös kös oturur içimde. Bense onun kırgınlığını temel alır, öfkeli öfkeli meseleyi başka yerlere çekerim. Esas öfkem benim kocama karışmadığım halde onun bana karışmasıdır.
‘Bu kadar mı? Başka bir şey yok mu?’ diye yakalar bakışlarımı. Buzdolabının önüne gelir ben ağzımı açmadan. Domates salatalık çıkartır. Zeytin peynir yumurta yetmemiştir. ‘Varlık içinde yokluk çekiyoruz.’ bakışı atar bana. Sitemkardır ama sevimli olmaya çalışır. Damarıma bastığı anda Pazar günümüzü bir kabusa çevireceğimi iyi bildiğinden açıktan sitem etmez. Yine de bu neşesi bir yerden sonra canımı sıkacak ve her yaptığı hareket gözüme batacağından şimdilik uslu durmaya suya sabuna dokunmamaya çalışıyor. Şimdi ‘Boşanmak istiyorum.’ diyebilirim. Salatalığın kabuklarını soyarken… Elinde bıçak varken kimseye çok şaşırtıcı bir şey söylememeli. Domatesleri de kessin, belki sonra.
‘Bu kadar mı?’ sorusu her ne kadar çok kaba gelse de kulağa, bunu yetersizlik ve değersizlik duygularımla bağdaştırmayacağım bugün. ‘Bu kadar mı?’ basit bir sorudur, kaba değildir. Bu kadar mı sorusunun altında başka anlam aranmaz. Bu kadar mı demek, ben domates ve salatalık da istiyorum demektir. Sen ne beceriksiz bir kadınsın, kahvaltıyı bile doğru düzgün hazırlayamıyor musun gibi bir soru cümlesi barındırmaz içinde. Olduğu gibi sadece iki kelimedir. Bu kadar mı? Evet, o kadar.
Domatesi tuzluyorum. Sadece kendi önüme. ‘E ben?’ diyor. Sen de kendi önünü tuzlayabilirsin aslında. Herkes kendi tabağının önünü tuzlasa belki de hiçbir sorun kalmayacak yeryüzünde. Çünkü tuzu çok attığımda suçlanabilirim, çok tuz atmışsın ile devam etmek istemiyorum günüme. Şimdi de bencillikle suçlanmış olmanın verdiği eziklikle devam etmeliyim. Aslında çok basit bir şeydi. Tuz atmamış da olabilirdim. Hayatımıza tuzsuz domateslerimizle devam edebilirdik. Geçen gün nar ekşisini tüm tabağa boca ettiğim için suçlanmıştım oysa. Şimdi ise tuzu neden tüm tabağa dökmediğimle ilgileniliyordu. ‘Ne yapsam suç? Geçen gün de nar ekşisini…’ diye başlama enerjim var mı yok mu diye yokladım kendimi. Kahvemden bir yudum daha aldım. O da kendi tarafını tuzladı. Domatesi de kesmiş tuzu da kendi atmıştı. Ağzıma attığım domates dilimini göz ucuyla takip etti. Domatesi de kesmiş tuzu da kendi atmıştı. Bakışları konuşuyordu sanki. Domatesi de kendi kesmiş tuzu da kendi atmıştı. Onun hayatına son 45 saniyede hiç katkım olmamıştı. Bencilce oturmuş sadece onun kestiği domateslerden yiyordum. ‘Bu kadar yiyeceğini bilseydim bir tane daha keserdim.’ dedi. A mesele domatesmiş demek. Ona göre. Mesele bana göre hala benim bencilliğimdi. Madem domates yemek istiyordum neden sofraya koymamıştım? ‘Görünce canım çekti.’ açıklamasını basın açıklaması gibi bir ciddiyetle yapacakken vazgeçtim. Suskunluğuma devam etmek bu sabahın havasına daha uygunmuş gibi geldi. Fakat bu noktadan sonra bile cevap vermeye tenezzül etmeyişim şüphe uyandırmıştı. Küs müydüm?
‘Küs müyüz?’ diye sorarken dün gece en son neler yaşandı diye düşünmeye başladığından eminim. ‘Yoo, dün gece gayet sakin geçti.’ diye kendi kendini teskin ediyordur. Sonra, bir şeyler olduysa bu sabah olmuştur ki kendisinin bunda hiçbir suçu yoktur, hormonal bir şeydir diye yine kendi kendini ikna eder. Zaten suratsız sabahlarıma alışıktır da sakin sabahlarıma alışık olmadığından bir sorun olduğunun gayet farkında aslında. Ama konduramıyor. Yok yere haksız çıkmak da istemiyor. Sonuçta domatesini salatalığını kendi doğramış, tuzunu bile kendi atmış. Bu kadar özverili davranışlardan sonra da kavga çıkacaksa çıksın, bu, bariz bir şekilde kavgayı çıkartanın problemli olduğunu gösterir. ‘Boşanmak istiyorum!’ diye bağırsam hormonal duracak. Hormonlarımın bu işle bir ilgisi olmadığını ispatlamak için bunu gayet sakin söylemem lazım. Ağlarsam hırçınlaşırsam hormonlarım ilk suçlanan olacak. Yazık onlara. İnişlerimin çıkışlarımın hiçbir zaman insani olamaması gibi boşanma isteğim de insani olamaz. İnsan değil de kadın olduğun anlaşıldığı gün belki bitecek bu tartışmalar. Kadının da insan olduğu ama erkek gibi tek düze bir insan olmadığı anlaşıldığında belki…
‘Küsecek bir şey olmadı ki? Di mi?’ Şimdi de teyit etmek istiyor benimle. Tuzu tekrar uzatmasını istesem sonra da bam! Boşanalım desem? Belki de sadece salatalığı da tuzlamalıyım. Hem kendi önümü hem de onun önünü.
Gezi Yazısı•Hasan ÇAĞLAYAN•31.10.2025
Eylülde Berlin Sürprizi 2
-Mişmişli Bina
Gökhan Bey -mişli binadan bahsetti ve özellikle görmemiz için Berlin'in Kreuzberg semtindeki Heinrichplatz Meydanı'na götürdü. Arabadan inip biraz yürüyünce tam köşedeki dört katlı ve bej renkli binayı gösterdi. Dikkatle bakınca bütün cephenin özenle yazılmış -mişli eklerle süslendiğini gördüm. -müşsünüz. -mişmiş. -mişmişsiniz, diye sıralanmışlar. Birkaç kare fotoğraf çektim ben de. Bina sahibi Türkmüş. Sıradan biri olmamalı kendisi. Gözüyle görmeyen buna inanmaz herhalde.
St. Michael'de Fotoğraf Molası
Güzel görünümlü bu binayı ilk önce saray zannettim ama öyle değilmiş. Aziz Michael Kilisesi imiş burası. Diğer tarafında Engelbecken (Melek havuzu) isimli büyük bir havuz varmış ama biz, beri tarafındaki geniş bahçeyi karşımıza alarak fotoğraflar çekiyoruz. Kilise çok güzel bir dekor oluşturuyor. Antakya'da edebiyat sever arkadaşlardan biri demişti. "Batı edebiyatında kiliseler estetik bir unsur olarak kullanılır." diye. Bunu, yerinde görünce anlıyor insan. Bizde de Sultan Ahmet, Selimiye ve Süleymaniye Camileri ile Ortaköy Camisi gibi manevî yapılar böylesi bir estetik güzelliğe sahip. Ama edebiyata taşımak gerekir.
Kentsel Hafıza ve Top Ev
Yeterli derecede hava alıp fotoğraf çekindikten sonra harekete geçiyoruz. Friedrichstrasse'de değişik iki heykelin önüne varıyoruz. Biri metal iskeletten oluşan bir anıt. İsmi: "Memoria Urbana Berlin" imiş. Kentsel hafıza olarak daha önce burada olan ama yıkılıp gittiği için sadece bir fotoğrafı kalan bir kiliseyi hatırlatıyormuş. Diğeri de dünya şeklinde koca bir anıt: "Hauseball" (Ev topu, Top ev) Bu anıt, sürgün edilmiş insanların evlerini ve yerlerinden edilmişliklerini temsil ediyormuş. Ev eşyalarından yapılmış olması ise çok anlamlı.
Checkpoint Charlie
Burası, yani Checkpoint Charlie, Berlin Duvarı'nın Doğu ve Batı Berlin arasındaki en bilinen geçiş noktası imiş. Soğuk Savaş'ın en önemli simgelerinden biri olmuş. Yalnızca müttefik askerleri, diplomatlar ve yetkililer tarafından kullanılan bu nokta, 1961'de Müttefik güçler ve Sovyet askerlerinin tanklarının karşı karşıya geldiği noktaymış. Şimdi turist kaynıyor. Tarihi ve turistik bir buluşma noktası haline gelmiş çünkü. Dolaşanlar, fotoğraf çektirenler var. Biz de birkaç kare hatıra fotoğrafı çektirdik.
Gökhan Bey, duvara monte edilmiş net ve güzel bir Berlin haritası üzerinden şehri bize anlatıyor. Adalar, nehir ve köprüler. Kendi oturduğu yer ve saire. Berlin Duvarı yıkıldığında, uyanık bazı Türkler, bunu kazanca çevirmiş. Ne mi yapmışlar? Duvar'dan parçalar keserek satışa sunmuşlar. Akıllıca. Gerçekten, sokakta yürümeye başlayınca bazı dükkanların ön cephesine, postmodern bir sanat eseri gibi, Berlin Duvarı'ndan parçalar monte edildiğini hayretle gördük. Fotoğrafını da çektik tabii.
Moloz Kadınları
Moloz Kadınları'ndan bahsediyor Gökhan Bey, İkinci Dünya Savaşı'nda pek çok şehir gibi Berlin de yıkılıp binalar, sokaklar moloz yığınlarına dönünce, bu yığınları ortadan kaldırmak için gönüllü bir seferberlik başlatılmış. İşte bu isim oradan geliyormuş. Daha önce, Maraş depremi sonrası karşılaşıp seyrettiğim bir belgeselde, Almanya'da doğal olmayan pek çok tepenin bu molozlardan oluştuğunu öğrenmiş olmasaydım çok şaşırırdım.
Bir yandan caddelerde ilerlerken bir yandan da Gökhan Bey'i dinliyoruz. Alexander Platz diyor, ismini Rus çarından alıyormuş. Torlar diyor, anıtsal büyük kapılar. Şehrin önemli giriş ve çıkış kapıları bunlar. İsimleri, hangi şehre çıkıldığına göre değişiyormuş. Brandenburger Tor, Potsdamer Tor, Frankfurter Tor gibi. Hemen Diyarbakır Sur bölgesindeki eski şehir kapıları geliyor aklıma. Dağ Kapı, Mardin Kapı, Urfa Kapı gibi. Brandenburg Kapısı haricindeki bütün kapı isimleri U-Bahn istasyonlarında yaşatılıyormuş. Artık, şehirlerimiz kapısız ve bir sur içine sığmayacak şekilde devasa.
Demirden Kalp ve Borular
Yer yer Berlin Duvarı'nın izdüşümü olarak bırakılmış çizgilerden geçiyoruz. İki sıra halinde dizilmiş kaldırım taşı ile belirtilen bu duvar izinin kimi yerinde metal bir levha ile bilgilendirme yapılmış. Bence bu çok güzel bir fikir. Hem unutulmasını önlüyor hem de turistik bir anlam kazanmış.
Gökhan Bey, "demir kalp" heykeline götürüyor bizi. Bunu dört yıl sonra fark ettim diyor. Her gün saat 18'de ses çıkarıyormuş. Bu bölge çeşitli eşyaların atıldığı bir harabe iken, birkaç sihirli dokunuşla sanatsal bir alana dönüştürülmüş. "Bir de," diyor Gökhan Bey, sanki bir modern heykel gibi ayakta duran demir boruları göstererek, "Bunların ne olduğunu hep merak ediyordum. Meğer inşaat aşamasına geçmeden, bina zeminlerindeki taban suyunu tahliye için kullanılan borularmış." Zemin kum imiş. Alttan çekilen su, Spree Nehri'ne boşaltılıyormuş. "Berlin," diyor, "su kenarında bir köymüş. Bataklık anlamına geliyormuş bu isim." İlginç.
Kültür Akademi'de Cuma
Cuma namazı için Kültür Akademie'ye geçtik. Yol boyu dinledim ve notlar tuttum. Bir dernek işlevi gören Akademi, bana Çamlıca'daki Akademi'yi hatırlattı. Boğaza nazır olmasa da burası da şık ve güzel bir yer. Oda ve salonları geniş. Çay çorba imkânı sağlamışlar. Fakat ortamın manevî havası her zaman önceliklidir. İşte, yönetim kurulundan iki kişi bize çay ikram etti. Sağ olsunlar, halimizi hatrımızı sordular. Konuşup tanıştık. İnsan, kendini memleketinde hissediyor böyle. Bütün bunlar güzel bir şey.
Dil ve Kalp
Hutbede Hazreti Davut aleyhisselam ile Lokman Hekim arasında geçtiğini öğrendiğim bir kıssa anlatıldı. Hazreti Davut, Lokman Hekim'den bir kurban kesmesini ve sonra onun en güzel iki yerinden et getirmesini istiyor. O da dil ve kalbinden birer parça keserek getiriyor. Ardından da en kötü iki yerinden et getirmesini söylüyor. Hazreti Lokman, yine dil ve kalpten birer parça kesip getiriyor. Hazreti Davut, ona niçin böyle yaptığını sorunca, diyor ki: "Dil ve kalp iyiye kullanılırsa en iyi, kötüye kullanılırsa en kötü iki et parçasıdır." Evet, bu bir kıssa olsa da mesajı çok güçlü.
Adalbert-Straße'de Halka Tatlı
Gökhan Bey, işleri için ayrıldı. Onunla yeniden görüşene kadar Yaşar Bey ile gezeceğiz. İlk hedefimizde bir kitapçı var. Adalbert-Straße'de yürürken bir Türk tatlıcı gördük ve müşteri olduk. Yaşar dostum halka tatlı söyledi. Çok fazla şeker kullanıldığı için akide şekeri gibi geldi bana. Yine de memleket havası sağlaması bakımından kıymetli.
Sonra, yakın bir caddede bulunan Sekondhand (ikinci el) kıyafet mağazasına girdik. Almanya genelinde gerek DRK'lere, yani kiliselere bağlı gerekse özel, ikinci el giysi mağazaları var. Bu mağazalar kalite, fiyat ve temizlik bakımından çok cazip. Ülke genelinde ekonomik refah sebebiyle alım gücü hayli yüksek. Moda ve hevesin de etkisiyle aşırı tüketim de olunca, etiketi üzerinde giysiler bile düşebiliyor buralara. Eric Fromm'un dediği gibi: "İnsanlar elden çıkarmak üzere satın alıyor her şeyi." Ama bu mağaza hem pahalı hem de yeterince temiz gelmedi bana. Çıktık. Berlin'in bu bölgesinde bir varoş havası var.
Bir Kitap Adası: Gökkuşağı
Kitapçıyı, yolda rastladığımız bir amcaya sorunca dedi ki: "Dikkat edin, komünist kitaplar var orada." Tebessüm ettik. Muhtemelen şaka yaptı ama az da olsa bir gerçeklik payı vardır. Zihni duvarlar capcanlı yaşıyor. Çok fazla arayıp sormadan bulduk bu yeri. Popüler dünya klasikleri ağırlıkta. En çok bilinenleri zaten okudum. Ama artık kitap alma şevkini kaybettim. Belki otuz yıl boyunca topladığım kitaplarım yandı, yakıldı; kayboldu. Muhtemelen yeni bir kütüphane kurmayacağım. Fakat telefonumda pek çok e-kitap var. Belki bundandır, kitap ihtiyacı duymuyorum.
Bavul Kültür Kafe'de Kahve
Henrich Hein Caddesi'nden, duvar resimlerinden ve yazılarından geçiyoruz. Bu şehirde bina cephelerinde resim ve yazılar sıkça göze çarpıyor. Büyük bir duvar resmini fotoğraflıyorum. Duvar yazıları için internete baktım. "Değişim kaçınılmazdır." "Hata yap." "Daha fazla aşk lütfen." gibi sözler yazıyormuş.
Yaşar Bey ile ikimiziz. Bir yandan yürüyor bir yandan da yol kenarındaki akasma çiçeklerini ve ateş dikeni meyvelerini fotoğraflıyoruz. Derken kafeyi bulduk nihayet. Ama ne yazık ki bakımlı bir ortam değil burası. Kahve içmek için Gökhan Bey'i beklemeye koyuluyoruz ki o da geliyor. Kütüphane bölümünden renkli posterler alarak masaya oturuyor. Tanıdık on kadar şaire ait posterler bunlar. Hepsini tanıyorum; çünkü daha evvel her birinden şiirler ve kitaplar okudum.
Kahveleri aldık. Güzeldi. Yan tarafta küçük bir müzik sahnesi oluşturulmuş. Yer yer canlı müzik oluyormuş burada. Hatta mini tiyatro da yapılıyormuş. Bir başka zihni duvar alanı da burasıdır diyebilirim. Özellikle ülkemizde ve Ortadoğu'da zihin duvarlarını yıkmak imkânsız derecede zor. İnanç ayrımı, düşünce ayrımı, hepsi var. Herkes kendi mahallesini beğeniyor ve kutsuyor; diğerlerini ötekileştiriyor. Bir de insanlar, kendi varlığını, ötekine göre konumlandırarak ayakta tutuyor sanki. Ötekisiz bir hayat yakıtsız araba gibi anlamsız kalıyor olmalı. Bir duvara slogan yazacak olsaydım, şöyle derdim herhalde: "Empati Kur."
Gurme Restoran'da Akşam
Yeterince gezdik sayılır. Bir de yemek vakti geldi. Kafeden ayrılıyoruz. Cuma namazı sonrası çorba içtiğimden dolayı açlığım yok henüz. Ama Yaşar Bey dikkatli yediği için acıkmış olabilir. Arabayla Spandau tarafındaki Gurme Restaurant'a doğru yola çıktık. Yol boyu yine Gökhan Bey'i dinlemeye ve not tutmaya gayret ediyorum.
Sanki tarihin içinden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorum. Anıtlar, kiliseler, heykeller ve yol boyu tarihi binalar. Bir de bir dönemeçte, göze gayet hoş gelen bir cami görüyoruz. İsmi Hazreti Ömer Camisi imiş. Umarım ülkemizde olduğu gibi Batı'da da semavi dinlerin mabetleri yan yana durur. Böylesi bir atmosfere bütün dünyada ihtiyaç var. İlerliyoruz. Tam karşımıza denk gelecek şekilde, yolun tam ortasında, Zafer Anıtı parlıyor. Galiba altın kaplama.
Derken lokantaya varıyoruz. Gökhan Bey'in tanıdığı bir işyeri olduğu için aile bölümüne geçiyoruz. Burada bizden başka kimse yok henüz. Ortaya karışık bir menü istiyoruz. Yanına da şalgam. Sanki Urfa, Antep, Mardin, Diyarbakır, Hatay veya Adana'da gibiyiz. Kebap cinsi yemekler gerçekten çok lezzetliymiş. Yiyoruz bir güzel. Ardından çaylar geliyor. Edebiyattan konuşup şiirler okuyoruz. Çocuklu iki genç hanım geldi. Çocuk yerinde durmuyor. Biz de sırayla, vakti eda ediyoruz. Dinlenmek için misafirhanenin yolunu tutuyoruz. Otobüs yolculuğu üzerine, gün boyu gezi de eklenince yorulduk; ama mutlu da olduk.
İstirahat
Yatsı sonrası istirahata çekildik ve dinlenmiş bir şekilde sabaha çıktık, çok şükür. Montumdaki lekeyi sildim. Hayret ki çıktı. Meğerki bir talih kuşu geçmiş üstümden. Oysa ilk oturduğumuz bankta, boya lekesi bulaştığını kuvvetle düşünmüştüm. Yanıldım.
Sohbetli Kahvaltı
Sabah kahvaltısı günün en güzel öğünüdür. Gökhan Bey de gelince yemekhaneye geçtik. Şiirden, edebiyattan konuştuk yine. Programa katılan davetliler ekseriyetle genç insanlar. Böyle olunca yaşlandığımı hissettim diyebilirim. Yıllar ne vakit geçti? Biz bu yaşa nasıl geldik. Fotoğraflarda kır saçım, solgun benzim, hafif göbeğim normalleşti. Sahi, gördüğüm bu ben miyim? "Şakaklarıma kar mı yağdı ne var? Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?" Yine Cahit Sıtkı.
Şiir•Murat Emir•31.10.2025
prematüre martılar ulanıyor gösterişli iplere
başağa durmuş buğdaylar masumiyet sarısı
ellerin doğurganlık borçlanır
o uykusuz
o huzursuz
o geceye
gece bir deniz
bu defa ölmeyecek butimar
ellerin denizden bengisu devşirecek
ispat edilmemiş önermelerde bir aloe veda
bir fesleğen ayrılık
anne ellerin ne kadar güzel
anne kulunçları ağrıyor dünyalıkların
bir tahammül sarıyor düşündükçe çehreni
ben iflah olmaz muntazırı baharın
ama kulunçları ağrıyor dünyalıkların
evlerin kapıları dokuz köye kapalı
evlerin kapıları ellerinle kınalı
bir ihtimal sarsıyor düşündükçe çehreni
nasıl bir öfkeyse bu ellerine duyulan
ellerin su içirmekten sabıkalı
ellerinde gönenç ferahlık
sibir yanaklarında buz tutmuş matem ve kıvanç
ki buz da bir su sonuçta
üşengeç anımsamalar varsın pencerenden geçmesin
anne ellerin dört mevsim dua günceli
ellerin bu sefer çiçek açmasın
seğirtip de öpeyim o gülfizan elleri
Dilerse…
Farzımuhal
Şiir•Yaşar Beçene•01.11.2025
Sen geldin —
takvim sustu,
bir mevsim düştü usulca.
Ay geceden çekildi,
sabaha adını bırakarak.
Sustuğumda
sözlerin dudağımda
bir gül gibi kanadı.
Dünya dönerken sessizce,
biz bir yemin gibi
yerleştik zamanın kalbine.
Bir dağ yükünü indirdi.
Gözlerin yüreğime dokunduğunda
rüzgâr yönünü unuttu.
Her gül, senin ellerinden
kokar oldu.
Sen geldin —
bir gülü anlatırken sana
çocukluğunun sesini duydum.
Parmaklarının arasından
toprağın sabrı geçti,
sen bilmeden
bahar dokundu sözüme.
Bahar, seninle yürür içimden.
Sözcüklerin kök salar geceye.
Sonra bir hayal başlar —
dalların arasından süzülen,
rengi toprak, sesi fısıltı olan.
Sen geldin —
fındık bahçelerinden geçti düşlerimiz.
Eteklerinde sabah,
avuçlarında taflanla döndün çocukluğuna.
Sen gülerken
gökyüzü bir tül gibi incelirdi.
Ben izlerdim
yağmurla toprağın konuşmasını.
Sen geldin —
kimi zaman dilsizdik —
ama en çok o zaman konuştuk.
Bir tabakta yarım kalan kahvaltıda,
bir soba kıyısında unutulmuş çayda
gölgemizi bıraktık birbirimize.
Sen geldin —
bir oğul büyüttük,
ve iki narin çiçek açtı
kalbimizin kıyısında.
Adlarını kalbimize yazdık,
sesleriyle öğrendik sabrı —
sevgiyi çoğaltmanın
sessiz matematiğini.
Sen geldin —
eksilmedim hiçbir harfte.
Seninle yaş almak değilmiş,
zamanla dost olmakmış meğer.
İçimden geçen her dua
senin yüzünü çizer göğe.
Adı konmamış her sevinç
sana benzer.
Sen geldin —
ve geçen otuz yıl...
Bir şiir değil belki,
ama şiire dönüşen bir hayat.
Ben hep yazmaya çalıştım seni —
ama en güzel dizeleri
senin bakışların yazdı bana.
Gül dalında güzeldir derler —
sen dal oldun,
ben gölgende yıllarca soluklandım.
Rüzgâr durdu —
sen geldin!..
Şiir•Yaşar Beçene•01.11.2025
Sen geldin —
takvim sustu,
bir mevsim düştü usulca.
Ay geceden çekildi,
sabaha adını bırakarak.
Sustuğumda
sözlerin dudağımda
bir gül gibi kanadı.
Dünya dönerken sessizce,
biz bir yemin gibi
yerleştik zamanın kalbine.
Bir dağ yükünü indirdi.
Gözlerin yüreğime dokunduğunda
rüzgâr yönünü unuttu.
Her gül, senin ellerinden
kokar oldu.
Sen geldin —
bir gülü anlatırken sana
çocukluğunun sesini duydum.
Parmaklarının arasından
toprağın sabrı geçti,
sen bilmeden
bahar dokundu sözüme.
Bahar, seninle yürür içimden.
Sözcüklerin kök salar geceye.
Sonra bir hayal başlar —
dalların arasından süzülen,
rengi toprak, sesi fısıltı olan.
Sen geldin —
fındık bahçelerinden geçti düşlerimiz.
Eteklerinde sabah,
avuçlarında taflanla döndün çocukluğuna.
Sen gülerken
gökyüzü bir tül gibi incelirdi.
Ben izlerdim
yağmurla toprağın konuşmasını.
Sen geldin —
kimi zaman dilsizdik —
ama en çok o zaman konuştuk.
Bir tabakta yarım kalan kahvaltıda,
bir soba kıyısında unutulmuş çayda
gölgemizi bıraktık birbirimize.
Sen geldin —
bir oğul büyüttük,
ve iki narin çiçek açtı
kalbimizin kıyısında.
Adlarını kalbimize yazdık,
sesleriyle öğrendik sabrı —
sevgiyi çoğaltmanın
sessiz matematiğini.
Sen geldin —
eksilmedim hiçbir harfte.
Seninle yaş almak değilmiş,
zamanla dost olmakmış meğer.
İçimden geçen her dua
senin yüzünü çizer göğe.
Adı konmamış her sevinç
sana benzer.
Sen geldin —
ve geçen otuz yıl...
Bir şiir değil belki,
ama şiire dönüşen bir hayat.
Ben hep yazmaya çalıştım seni —
ama en güzel dizeleri
senin bakışların yazdı bana.
Gül dalında güzeldir derler —
sen dal oldun,
ben gölgende yıllarca soluklandım.