Nenemin neden Alzheimer olduğunu anlamıştım çocuk safiyetiyle. Şimdi insanlığın bu girdaba giriş nedeninin özeti gibiydi...
Oku28.02.2026
Şiir •Mustafa Döşdemir
Yeniden
ne yani sayfa bitti mi şimdi
çevir bir yaprak daha
Oku28.02.2026
Şiir •Esad Kemal
Gel Bahar
Betonun soğuk nefesinde bir çatlak ara,
Ruhumun madrugada vaktine sızıyorsun.
Oku28.02.2026
Şiir •Betül Yenilmez
Ben Kimdim?
Benliğini uzaklarda aramak.
Oku28.02.2026
Şiir •Ahmet Terzioğlu
DİYEMEDİM
DİYEMEDİM
Dost sitemin arz eyledi
Sizi yordum diyemedim
Düşlerinden söz eyledi
Bize yordum diyemedim
Dedi ki meyletme güze
Bir geceye bi...
Oku28.02.2026
Şiir •Cafer Başer
SOKAK VE SURET
SOKAK VE SURET
elinde bir parça kuru ekmek
aklında akşamın ne getireceği
palas pandıras sokaklar içindeyiz
bir yanda köşeleri tutmuş...
Oku28.02.2026
Şiir •Ayine
Bekleyiş Gazeli
Gözüm yollarda kaldı, bir ümit dildârı beklerler,
Gönül şehrinde canlar, lütfuna ikrarı beklerler.
Oku28.02.2026
Şiir •Beyza Bişar
Teyel Yerleri
Eski bir hırkanın söküğünden sızıyor güneş,
Eşyalar mahcup, tozlar uykulu.
Sessizce katlıyoruz kışı,
Oku28.02.2026
Deneme •Salih İpek
Kelimelerle İnşa Edilen Bir Medeniyet Kalesi
ugün Ayverdi okumak; gürültünün içinde sessizliği, karmaşanın içinde nizamı, kabalığın içinde zarafeti aramaktır. O, modern insanın yalnızlığına ve boşlukta kalmışlığına; "Köklerine dön ve gönül kapını arala," diye seslenen zamansız bir rehberdir.
Oku28.02.2026
Editörden •Gökhan Bozkuş
Bir Zarafet Direnişi ve Samiha Ayverdi
Cizlavet’in Mart sayısında, sayfalarımızı bir İstanbul hanımefendisinin, bir gönül insanının ve kelimeleriyle medeniyet inşa eden bir münevverin; Samiha Ayverdi’nin gölgesine yaslıyoruz.
Oku28.02.2026
Şiir •Beyruha
SANDIN
SANDIN
Mağlup olma ey kalbim, kazan dertle savaşı
Sümbüllense tebessüm, silse gözünden yaşı
Koştuğum yokluğunda, bıraksam her...
Oku28.02.2026
Şiir •RIDVAN ZILELI
Yarım Kalmalı
Şiir, bazı aşkların ve hikâyelerin tamamlanmaması gerektiğini anlatır. Tam bir veda ya da kavuşma yerine, içte kalan bir özlemle yaşamanın daha anlamlı olabileceğini vurgular. Söylenmemiş sözler, yarım kalan hayaller ve eksik bırakılmış bir bağ; aşkı bitirmek yerine kalpte derinleştirir. Şair, eksik
Oku28.02.2026
Deneme •Hatice Durna
BİLİNMEYEN GERÇEK UZAKLIK
Karşımda yaklaşık üç düzine kelime, seçin haydi biri yahut birilerini dendi diye, odaklanmışken içlerine, zihnimin 'hedef bulundu, hedef bu...
Oku28.02.2026
Deneme •Şeyma Tavlaşoğlu
UMUT VİZESİ
Kalpten gelen soruların, duyguların akabinde umuda çıkan vize
Oku28.02.2026
Deneme •Fercan Opia
Tabaktan ipek iplere
Çocuklar büyür anneler dönüşür
Zamanının kıymetini bilmek
Oku28.02.2026
Şiir •Yaşar Beçene
Mühür
Kışın beyaz sessizliği ile baharın mavi sızısı arasında, zamanın donduğu o ince eşikte duran bir iç dökümü
Oku01.03.2026
1 / 16
Başlık
Deneme•Emine Köse•28.02.2026
Anneannem Neden Alzheimer Oldu?
Anneannem (nenem) alzheimer olmuştu.
Çocuk saflığı ile hissetmiştim nedenini: sistem ihtiyaç duyulmadığı için kullanılamıyor, kullanılmadıkça da kapanmak zorunda kalıyordu.
Kişi o yaşa kadar edindiği tecrübe ve becerileri kendinden küçüklere, dünyaya, kendinden sonra gelmiş nesillere, vb. Aktarmak istiyor. O bir ömürde edinilmiş en değerli bilgi birikimini kullanmak ve hayata katkı sunmak istiyor. Ama buna alan bulamıyor…
Bunda temel iki sebep;
1- İşleri makinelere bırakma nedeniyle insanın „işe yaramaz“ hale gelmesi.
2- Nesiller arası uçurum arttıkça birbirini anlayamaz hale gelme. Büyüklerin tecrübelerine küçüklerin ihtiyaç duymadığının zannedilmesi veya o ilişkinin kurulamayışı.
Bu dünyaya Rabbimiz’i tanımaya geldik. Bunun yolu da O’nun isim ve sifatlarini tecrübe etmek. O’nun Basir ismini görerek, Semi ismini işiterek, Hâkim ismini hükmederek, … öğreniyoruz.
Kişinin ruhuna kodlu bu çekirdekleri kullanması gerekiyor ki inkişaf edip büyüsün. Kullanmak için de ihtiyaç duymak lazım. Bugün teknoloji ile ihtiyac duyduğumuz şeyler; kendi bedenimizi ve hazinelerimizi kullanmak değil, onları bizim yerimize yapacak aletler üretmek oldu. Bu nedenle de beyin „bana ihtiyaç yok“ deyip dükkanı kapatmak zorunda kalıyor.
Nenemin hastalığı başladığında onlu yaşların üstündeydim. Fakat 5 6 yaşlarından itibaren hatırladığım anılarımda o hastalığın nasıl içten içe başladığını hatırlıyorum. Aldığı her: „ sana ihtiyacım yok „ mesajı ile hissettiği hayal kırıklığı ondaki aktif çalışan sistemin durması için bir komut gibiydi.
Aradan geçen yıllar içinde bu konu zihnimin gerisinde hep çalıştı. Giderek hafızasını yitiren insanlık. Her yıl öncekine göre mental yetilerini yitiren ben ve etrafımdakiler… Bu konu üzerine hâlâ düşünüyorum. Sorunu ve çözümü birlikte buluyorum her defasında; nenesinin alzheimer olduğuna şahitlik eden o çocukluk tecrübesinde.
Alzheimer türevi mental bozuklukların hayatımıza ufak ufak, bize sezdirmeden girmiş olduğunu kabul etmeliyiz. (Bunu çoğu kimsenin reddeceğini biliyorum.) Sinir sistemi hassas kişilerin neler yaşadığına bu gözle bakmak fikir verecektir. Onların şimdi yaşadığı şeyi önümüzdeki yıllarda daha yaygın kitleler yaşayacak anlamına geliyor bu. Tabi onların tecrübesi bir işaret gibi görülüp önlem alınmazsa!
Uzmanlar ne der bilemem. Ama bana göre ( tecrübî, gözlem ve sezgiye dayalı bilgime göre) alzheimer benzeri sorunların temel nedeni; insana verilmiş kabiliyet, tecrübe, donanım vb. Ne derseniz; onları kullanacak alan bulamadığı için sistemin kapanması.
Yani şöyle düşünün; bir oda var ve içindeki eşyalar, vb kullanmıyorsunuz. Bir süre sonra „orası kirlenmesin, boşa enerji harcamayalım, nasılsa kullanmıyoruz“ der ve kapıyı kilitlersiniz. Eğer oranın bir daha kullanılmayacağından eminseniz odaları yavaş yavaş, tek tek yıkmaya başlarsınız. (Nenemin başına gelen buydu.)
Beyinde benzer davranıyor. Enerjiyi en verimli kullanacağı şekilde programlı. Kullanılmayacak bölümler, nöronlar ve ağlar önce kapatılıyor. Sonra da malzemesi kullanılmak üzere yavaş yavaş sindiriliyor. Kainat boşluk kabul etmiyor… Ekolojik, biyolojik, vb hiçbir sistemde herhangi bir şey orda öylesine durmuyor. Sisteme katkısı olmayanlar katkısı olacak şekilde dönüştürülüyor.
Geçenlerde bir söyleşiye katılan doktorun beynin beceri edinmesi ile ilgili ifadeleri de tezimi doğrular nitelikteydi bana göre. İçimdeki Müzik kitabındaki karakterin kendini ifade edebilmesi görünüşte edindiği bir cihazla mümkün olmuştu. Fakat o cihazın anlamlı hale gelmesi için bazı becerileri edinmiş olması gerekiyordu. Bu ise onu zorlayan, beyninin gelişmeye müsait kısımlarının çalışması için ona destek olan bir çevrede mümkün olmuştu. Tek parmakla cihaz kullanarak insanlarla iletişim kurabilmesinin ardındaki asıl neden buydu: Beynindeki mevcut potansiyelin kullanılması. Kullandıkça kapasitenin artması.
Konunun henüz farkında olmadığımız ayrı bir boyutu daha var: gelecek nesiller!
Onlara ne kaybettirdiğimizi, insanlık olarak neleri yitirdiğimizi görebilecek miyiz? Görsek hatırlayabilecek miyiz? Bilmiyorum…
Şu anda üretilmiş teknolojiyi kullanacak ve üretecek beceriyi beynimizdeki mevcut bilgi birikimi ile yapabiliyoruz. Bizden sonraki nesillerde o bilgi ve beceri olmayacak. Çünkü edinme fırsatları olmayacak. Dolayısıyla bir çok şey onlar için anlamsız ve erişilemez hale gelecek.
Örneğin; ben çocukken rüzgara, yağmura, toprağa, bir hayvana, vb. Çok muhatap oldum. Bedenimi kullanarak pek çok şey yaptım, oynadım. Onların taşıdığı bilgi birikimi hafızamda mevcut. Onlar kullanılarak üretilmiş filmler, şarkı ve metinler, onları kullanmayı gerektirecek teknoloji aletleri bana bir anlam ifade ediyor. Fakat benim çocuklarım… Kapalı ortamlarda; yaz kış yağmur güneş fark etmeksizin aynı ısı derecesinde yaşayan o canlar… Ne evde ne dışarıda elini, kolunu, bacağını, sesini, … içinden geldiği gibi özgürce kullanamadan büyüyenler. Bir ihtiyacını gidermek için onları kullanmak ve zorlanmak yoluyla geliştirme imkânı bulamayan o minik bedenler… Onlar için muhtemelen anlamsız ve imkansız hale gelecek bugünkü bir çok şey. Bunun detaylarını başka bir yazıya havale edelim.
Bu yazı; ‚insânî‘ bilgi birikimini insanlığa katkı için kullanma çabası olsun. Şarteller kapanmadan önce ne paylaşsak o kâr diyerek. Kulak veren olursa…
(Neneme kulak vermeyişimiz geldi aklıma. Ruhuna bir Fatiha ricasıyla…)
Şiir•Mustafa Döşdemir•28.02.2026
yeniden
ne yani sayfa bitti mi şimdi
çevir bir yaprak daha
bir yaprak daha
yazmaktan korkma yiğidim
korkma kaleminden dökülen inci mercan değil diye
yeri gelmişken bir demlik de çay olsun yanında
yazmak ki estetik bir kavgadır aslında
ne yani kavga bitti mi şimdi
velev ki düştün
velev ki kırıldı kalemin
yara bere içinde dahi kalkmalı değil mi bir daha
tarih dövüştü diye yazsın az mı
düştü, bir daha kalktı
düştü, bir daha
kavgadan kaçmadı diye yazsın az mı
ne yani kırıldı diye kalem bitti mi şimdi
kıranı unutma yiğidim
zira deminde, yatağında akan öfkenin tadı bir başka
ama kırılan yerinden aç bir daha
bir daha
kim ne yapsın kalemtıraşın içindeki kırık kalem ucunu
bir de ona mersiye yakma
kalem yarım da olsa yeni hikâye yazdırır korkma
yüreğinin parmakları kalemi kavrasın yeter ki
arada demliğin ateşini de harla
ne yani demlik bitti mi şimdi
bir çay kaşığı sesi yeter kanını kaynatmaya yeniden
her daim çemri kolun,
dudağında balın olsun yeter ki
götür gittiğin her yere demliğini, bırakma
seni sen yapan ne varsa al yanına
kırık kalemini, yarım kalmış hikâyeni
arada bardağa yapışan o çay tabağını dahi bırakma
ne yani hikâye bitti mi şimdi
değil mi ki biten her hikâye
yenisinin üzerine düşen bir cemre
kötü adam da olacak hikâyede, kahraman da
sen hikâyenden memnun musun yiğidim
hele onu söyle
ne yani şiir bitti mi şimdi
Mustafa Döşdemir
Şiir•Esad Kemal•28.02.2026
Betonun soğuk nefesinde bir çatlak ara,
Ruhumun madrugada vaktine sızıyorsun.
Siyah beyaz bir film noir karesi bu şehir,
Sen gelince pikselleri canlanıyor eşyanın.
Göğsümde yarım kalmış bir prizrak,
Eski bir gramofon iğnesi gibi cızırdayan sessizlik.
Gel bahar;
Güneşi bir portakal kabuğu gibi soy da gel,
Sokak lambalarının altında vals yapsın toz zerreleri.
Ochi chernye tadında bir keder kalsın geride,
Kır dök şu paslanmış kilitleri artık.
Bir mariposa kanadında taşı renkleri,
Zamanın nabzı hızlansın, damarlarımda bahar.
Sonsuz bir proshchaniye değil bu, biliyorum,
Toprağın altında uyanan o gizli fısıltı...
Jiyan, avuçlarımda çarpan o küçük kuş,
Gel bahar,
Dünya bir kez daha dönsün ekseninden sarhoş.
Dosta omuz veren,
Aileye yüreğini seren;
Ülkem içinse bir kuş oldum ben,
Vakti gelince göç eden.
Yelkensiz gemimle dalgalı denizleri geçtim.
Bilerek suyu bol çölleri seçtim.
Fakat onların birer serap olduğunu fark ettim.
Sonra tekrar sordum kendime ben kimdim?
Dengesiz teraziler yüzünden hapse girdim.
O günlerde yıldızsız geceleri bile düşledim.
Hayallerimi demir parmaklıklar ardında süsledim.
Sessiz firarlar sayesinde kurtulurken,
Tekrar yakama yapıştı sualim.
Yolum bitti, nefesim tükendi.
Eksikliğin içimde ki yankısı dindi.
Kim olduğum düştüğüm kuyularda değil;
Çıktığım yollarda saklıydı.
Kim olduğum, bindiğim atlarda değil;
Dizginlemeyi öğrendiğim öfkelerdeydi.
Kim olduğum firarların arasında değil;
Dönüp yüzleştiğim aynalardaydı.
Ben de herkes gibi bir kuldum.
Buna bana öğretti inişli çıkışlı yolum.
Evime geri döner dönmez;
Bahçemdeki yapraksız çiçekleri yoldum.
Elimdeki tohumu toprağa koydum.
Ve o an yeşerdi umudum.
Şiir•Ahmet Terzioğlu•28.02.2026
DİYEMEDİM
Dost sitemin arz eyledi
Sizi yordum diyemedim
Düşlerinden söz eyledi
Bize yordum diyemedim
Dedi ki meyletme güze
Bir geceye bir gündüze
Mevsimleri süze süze
Yazıyordum diyemedim
Gönül deryâsının dibi,
Ben o deryânın garibi.
Dertlerimi inci gibi,
Diziyordum diyemedim.
Düşmez idin hiç yâdımdan,
Düştün artık nazarımdan.
Dediğinde ben ârımdan,
Seziyordum diyemedim.
Kesti selâmı sabahı,
Sükût en güçlü silahı.
Cümle intizârı âhı,
Naza yordum diyemedim.
elinde bir parça kuru ekmek
aklında akşamın ne getireceği
palas pandıras sokaklar içindeyiz
bir yanda köşeleri tutmuş rantiye
bir yanda gölge senden daha yorgun
eğilmiş de bakıyor dünyaya
iki büklüm belinden belli ki yükü
söze sıvamış kumu çakılı
cebine sığmıyor ellerin nasırı
kireçte söndürmüş yüzünü usta
artık ne gülüşü belli ne de hüznü
palaskadan boşanır sabun öfkesi
kemerinde boş boş delikler açılmış
açılmış ruhunda koca çukurlar
sanma ki bu hayat bir masal
tıngır mıngır gevelerken tenekeyi
kiremitte un elerdi rüzgar
delik deşik kubbesi bu şehrin
sızım sicim çeşmeleri
kurnasına yumuldu uzun zaman
kim vurduysa zinciri belinden
maşrapadan boşalır susuzluk
pas tutmuyor gayrı kulaklar
tın tın sesiyle uyuyor sokaklar
su verilmemiş çelik yürekler
delik kazanları ovuyor tozla
kalaycının çocuğu
Cafer Başer
22/02/26
Şiir•Ayine•28.02.2026
Bekleyiş Gazeli
Gözüm yollarda kaldı, bir ümit dildârı beklerler,
Gönül şehrinde canlar, lütfuna ikrarı beklerler.
Ne nergis uykuda artık, ne bülbül sustu gülşende,
Bütün âlem uyanmış, sendeki didârı beklerler.
Gelen her rüzgârın yâdı, senin kokun getirmişken,
Sokaklar sessiz olmuş, sendeki rüzgârı beklerler.
Sabır mülkünde beklemek, ibadetmiş seven kalbe,
Bu can deryası dindi, sence bir kararı beklerler.
Eski bir hırkanın söküğünden sızıyor güneş,
Eşyalar mahcup, tozlar uykulu.
Sessizce katlıyoruz kışı,
Dolap içlerine, naftalin kokulu hüzünlere.
Evlerin içi dar, biliyorsun,
Ama pencereler... Pencereler hâlâ geniş.
Sonra bir el geliyor, parmaklarında pembe bir tebeşir,
Eski ceketlerin astarına papatyalar dikiyor.
"Bak," diyor, "bu bahar da ölmedik,
Kalbi kırık porselenleri yapıştırdık dualarla."
Umut dediğin zaten nedir ki?
Mutfağın loşunda aniden parlayan bir çay kaşığı.
Bahar geldi mi, evler biraz daha dışarı taşar,
Saksı kenarlarında yarım kalmış bir rüya.
Kuşlar, telgraf tellerine notalar bırakır,
Geçmişin tozunu silerken titreyen ellerimiz,
Geleceği taze bir çarşaf gibi serer yeryüzüne.
Ah, geçecek bu evhamlı bulutlar,
Çünkü dünya, her nisanda yeniden
Kendi yarasına merhem sürmeyi öğrenir.
Deneme•Salih İpek•28.02.2026
Samiha Ayverdi’yi sadece "bir yazar" olarak tanımlamak, koca bir çınarı sadece "bir ağaç" diye geçiştirmeye benzer. O, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında, fırtınalı bir denizin ortasında demir atmış, rotasını hiç şaşırmayan bir gemi gibidir. Onun eserlerine baktığınızda gördüğünüz şey sadece kelimeler değil; bir yaşama üslubu, bir dünya görüşü ve hepsinden önemlisi "kaybedilen bir zarafetin" yaslı ama vakur arayışıdır.
İşte Samiha Ayverdi’yi ve onun muazzam külliyatını anlamak için bakmamız gereken temel duraklar:
1. İstanbul: Bir Şehirden Fazlası
Ayverdi için İstanbul, coğrafi bir mekan değil, bir "insan" gibidir. Nefes alan, hatıraları olan, bazen küsen bazen de kucaklayan bir canlıdır. İbrahim Efendi Konağı gibi eserlerinde, sadece bir konağın çöküşünü değil; bir imparatorluğun estetiğinin, adabının ve insan tipinin nasıl eridiğini izleriz. Onun kaleminde İstanbul; camileri, çeşmeleri ve boğazıyla ilahi bir mimarinin yeryüzündeki gölgesidir.
2. Tasavvufun Kalemle Buluşması
Ayverdi’nin eserlerindeki en güçlü damar şüphesiz tasavvuftur. Ancak onun tasavvufu, hayattan kopuk bir dervişlik değil; hayatın tam göbeğinde, çarşıda, evde, ikili ilişkilerde "insan-ı kamil" olma çabasıdır. Mesihpaşa İmamı’nda insanın iç dünyasındaki çalkantıları, nefis mücadelesini ve samimiyet arayışını bir cerrah titizliğiyle deşer. Okur, onun romanlarını okurken sadece bir olay örgüsünü takip etmez, kendi ruhuna ayna tutar.
3. Dil: Türkçenin İpekten Zırhı
Ayverdi’nin Türkçesi başlı başına bir şaheserdir. Kelimeleri seçerken gösterdiği özen, adeta bir mücevher ustasının titizliğidir. Ne tam bütünüyle eskinin ağdalı diline hapsolur ne de uydurma kelimelerin sığlığına düşer. Onun dili; zengin, musiki yüklü ve asildir. Okurken sanki eski bir plaktan en sevdiğiniz besteyi dinliyormuşsunuz gibi bir tını bırakır kulaklarda.
4. Tarih Şuuru ve Milli Kimlik
O, "Dünü bilmeyen, bugünü anlayamaz; bugünü anlayamayan, yarını kuramaz," diyen bir ekolün temsilcisidir. Eserlerinde Türk tarihini, bir zaferler silsilesinden ziyade bir "kültür ve ahlak inşası" olarak ele alır. Milliyetçiliği, bir ötekileştirme değil; kendi değerlerine sarsılmaz bir aşkla bağlanma ve bu asaletle dünyaya bakma biçimidir.
Neden Hala Okunmalı?
Bugün Ayverdi okumak; gürültünün içinde sessizliği, karmaşanın içinde nizamı, kabalığın içinde zarafeti aramaktır. O, modern insanın yalnızlığına ve boşlukta kalmışlığına; "Köklerine dön ve gönül kapını arala," diye seslenen zamansız bir rehberdir.
Samiha Ayverdi, yazdığı elliden fazla eserle aslında tek bir şeyi anlatmıştır: İnsan olmanın, adam olmanın ve yerli kalmanın haysiyeti.
Editörden•Gökhan Bozkuş•28.02.2026
Kıymetli Okurlar,
Cizlavet’in Mart sayısında, sayfalarımızı bir İstanbul hanımefendisinin, bir gönül insanının ve kelimeleriyle medeniyet inşa eden bir münevverin; Samiha Ayverdi’nin gölgesine yaslıyoruz.
Günümüzün hızla tüketen, derinlikten uzak ve manayı maddeye kurban eden gürültüsü içinde Ayverdi’nin sesi; dingin ama sarsılmaz bir ihtarı fısıldıyor kulaklarımıza. O, sadece geçmişin masalsı İstanbul’unu anlatan bir yazar değil; o geçmişin ruhunu bugünün ve yarın hanesine asil bir tavırla nakşeden bir "kültür muhafızı" idi.
Ayverdi’nin kaleminde İstanbul, sadece semtlerden ve taş binalardan ibaret değildir. Onun dünyasında her sokak bir hafıza, her konak bir terbiye mektebi, her insan ise ilahi bir emanettir. Bu ayki kapağımızda ifade ettiğimiz gibi; onun hayatı ve külliyatı, aslında "bir medeniyetin zarafetle direnişidir." Batılılaşma sancılarıyla savrulan bir cemiyette, kendi öz değerlerine tutunarak ayakta kalmanın, "kendi" kalarak büyümenin canlı bir timsalidir o.
Bu sayımızda, Samiha Ayverdi’nin düşünce dünyasından tasavvufi derinliğine, tarih şuurundan dil hassasiyetine kadar pek çok farklı pencereyi aralıyoruz. Dosya konumuzun yanı sıra, mart ayının o kendine has uyanışını müjdeleyen şiirler ve denemelerle yine dolu dolu bir içerikle karşınızdayız.
Unutmamalıyız ki; kökü maziye dayanmayan bir atinin rüzgarda savrulması mukadderdir. Bizler bu ay, Ayverdi’nin rehberliğinde o köklere bir kez daha su yürütmek, kaybettiğimiz zarafeti kelimelerin arasında yeniden bulmak niyetindeyiz.
Şiir•Beyruha•28.02.2026
SANDIN
Mağlup olma ey kalbim, kazan dertle savaşı
Sümbüllense tebessüm, silse gözünden yaşı
Koştuğum yokluğunda, bıraksam her telaşı
Sen ateşte yandın da, ben kardayım mı sandın?
Kırılan ümidimin, rengi çoktandır kaçtı
Mavi griye döndü, çiçekler solgun açtı
Ayrılık dediğinin, hüznü boyumu aştı
Sen kör karanlıklarda, ben nurdayım mı sandın?
Çekilir gökyüzünün, bağrına gün sarısı
Bozuldu endazesi, geçti ömrün yarısı
Arafında kaldığım, yaşam ölüm arası
Sen zarardasın ama, ben kârdayım mı sandın?
Siteme hakkım olsa, "Yakup" der utanırım
Gözlerimin halini, daldığından tanırım
Yusufi bir davada, kendimi ne sanırım?
Sen yokluğun zorunda, ben vardayım mı sandın?
Canımı kuyusunda, sattıkları bu pazar
Gömlek arkadan yırtık, ruhları kimdir bozar?
Fısıldasam kaleme, insan tarafım kızar
Sen zulmet diyarında, ben yardayım mı sandın?
Sözlerin esareti, elbet bir gün düzelir
Gönlümün dili olsa, bülbüller aşka gelir
Vallahi de halini, yalnızca Allah bilir
Sen en viranelerde, ben surdayım mı sandın?
Meryem desem adıma, yok ki yedi mihrabım
Gerçeğin ortasında, ne hayal, ne serabım
Kâm istemem dünyadan, ondan zaten harabım
Sen alemin yüzünde, ben sırdayım mı sandın?
Beyruha
Şiir•RIDVAN ZILELI•28.02.2026
Yarım Kalmalı
Evet cancağzım bazı hikâyeler yarım kalmalı,
Bir kapı eşiğinde durmalı insan öylece.
Ne tamamen veda, ne kavuşma olmalı,
Hasretle beklemeli, sessizce.
Oysa ismin anılsa titrer akşam vakti bile,
Bir bardak çayın buğusunda hayâlin.
Dokunmadan da sevilir hâl ile,
Dil susar; kalp söyler hakîkati cân ile.
Belki ondandır ki kırık bir beste gibi kaldı düşlerimiz,
Bir nokta koyamadık, söylenmedi son sözlerimiz.
Zaman eritti sabrı, soldu heveslerimiz,
Biz hayaller kurmayı sevdik beraber, yarına.
Bazı hikâyeler yarım kalmalı, kalpte bir iz gibi,
Zaman değdikçe sızlayan, derine saklanan bir yara gibi.
Tamam dense dağılır belki bu mukadder bağ,
Eksikliğiyle yaşar aşk, içte büyüyen bir çığ gibi.
Deneme•Hatice Durna•28.02.2026
Karşımda yaklaşık üç düzine kelime, seçin haydi biri yahut birilerini dendi diye, odaklanmışken içlerine, zihnimin 'hedef bulundu, hedef bulundu' sesiyle aldım kalemi elime..
Zât-ı âlîleri şüpheye mahal vermez netlikte bir mağruriyet ve vukufiyetinden mütevellit bir ciddiyet ile kaçamak bir bakış atmak suretiyle dahi dikkatimi celbettiler.
Sözlük anlamının akla giriş yaptığı anda uyandırdığı sayısal bir takım verilerin aksine, sayılamayacak bir takım olgularla ilişkisini fark ettirdiğinden, kaynağını adeta bir okyanustan alan düşünme çeşmemin kadehini sana kaldırmak istedim Eyy Uzak..
Sana gidilmesi çok süren, çok ötelerde bulunan diyor işinin üstadı üç harfli*. Ölçülebilen bir şeysin yani sen, bir yerden bir yere kaç kilometresin, enin ne boyun ne yüksekliğin ne çapın ne bilinensin, birkaç tane sayıdan ibaretsin, dil ve edebiyat ana bilim dalından türemiş bir kelime iken matematik ana bilim dalının materyalist dünyasına kaydırılmış ve kendinden dahi uzaklaştırılmış bir uzaksın sen..
'Çok üstüme geldin, ezdin geçtin, söyle hadi asıl neye öfken?' dersen eğer, ki de lütfen, chatgpt bile derdi birkaç incelemeden, sen ki gezip gelmiş biri olarak kafamın içinden, evleviyetle diyebileceksen; evet elbette var bir öfkem. Bende ki, seni bir yerden bir yere olan mesafeyle sınırlı tutup derinlerdeki uzaklıklarını göremeyenlere ince bir sitem..
Dünyadaki herhangi iki noktanın birbirine uzaklığı virgülüne kadar bilinip tespit edilebiliyorken hâlâ nasıl 'uzak' olarak nitelendirilmesinden. Mesafe ortadadır, tahmini varış süresi bellidir. O iki nokta için sen artık uzak değilsindir. Dolayısıyla hesaplama yapıldıktan sonra sana 'yakın' denmelidir.
'Uzak olunan bir yer kalmadı mı, lugattan silinecek miyim yani?' diye sual edeceksen, hiç endişe etme, insan efendi var olduğu müddetçe var olacaksındır cevabı gelir benden.. Zira insan görülebilen tüm uzak noktaları artık yakın statüsüne alabildiği ölçüde, görülmeleyene uzaklığını da arttırmakta ustalaşan türden..
Nedir bu görülmeyen yahut görülmeyenler.. Sayılabilir pek çok madde lakin ilk iki maddeden kelam etmek kâfi. Bir; kendini görememe hâli.. İki; kendini göremeyen insanın, şahdamarından daha yakın olan Tanrı'sını doğru manada bilememesi hakikati.. En yakınların en uzakta olduğu yaman bir çelişki..
Her sabah çayı sevdiği için mi, yoksa sevilmeye muhtaç küçük bir çocukken büyüdüğü eve çay içerek ayak uydurmaya çalışırken alıştığı için mi içtiğini,
Giyinirken en çok tercih ettiği rengi ruhunun derinliklerinden gelen renk olduğu için mi yoksa ebeveynlerinden birinin en sevdiği renk olduğu için mi seçtiğini,
Kabiliyeti ve ilgisi olduğu için mi mevcut mesleği ile iştigal ettiğini, yoksa öğrenegeldiklerinin içinden gelenleri yaşamasına üstün olangiller kulübünün bir üyesi olduğu için mi devam ettiğini ve daha nicesini bilmeyen; kendine yabancı; kendinden bihaber; kendine fersah fersah uzak insan..
Kendini bilme farkındalığı ağırdır, her homo sapiens sırtlayamaz bu ağırlıkta bir yükü ve kapalı kutularda bırakır.. Bir bilse ağırlığı kaldırmaya başlayınca kollara gelen gücü, bırakmak istemez belki.. Ama denememek konforu büyüktür ağırlıkla yüzleşmeyi seçmekten..
Kendini bilmekten uzak insan, Tanrı olarak kabul ettiği Yücelerden Yücesini bilebilmek fiilinden daha daha uzak demektir.. Tanrı için yaptığını sandığı kim bilir kaç fiili başka saiklerle yapıyordur da kendi derinliklerinden habersizliğinden bunu da fark edemiyordur. Farkındasızlığın da farkındasızlığı olsa gerek bunun adı..
O vakit fark edebilme ışığını yakalayanlara, umut dolu bir hatırlatma; orada bir ben var uzakta.. Gidilmeyi bekleyen, görülmeyi bekleyen.. Gerçek uzaklığının belirlenemiyor olması, ona yaklaşmaya engel olmadığından yola çıkmaya fazlasıyla değen..
*TDK
Hatice Durna
9 Şubat 2026
Deneme•Şeyma Tavlaşoğlu•28.02.2026
UMUT VİZESİ
Her şeyin en iyi hâlini yaşama hayali midir umut?
Ya kanadı kırık duygular… Mesela bazı anların ağır geldiğini fark etmek mi yorar insanı?
Yoo… Yormamalı. Çünkü gelen, bir şey öğretmek için gelir.
Sessizlik mi ürkütür?
Peki, sessizliğin bir lahza olsun uğramadığı zaman var mıdır?
Kaybediyorsan, hiç düşündün mü neden diye?
Herkesi memnun etmek içinse şayet çaban, umudun nerede?
Sordun mu kendine: Korkular nasıl geçer diye?
Ben diyeyim: Güvenmeyi yeniden kazanırsan, kalbin adına cesaret orada.
Hislenmekten ya da hissetmekten neden bu kadar uzaksın?
İşitemedim…
Geçici olmasından mı?
Ah Leyla…
Şu âlemde kalıcı olan ne var ki?
Beş dakika önce durduğun yerde bile değilsin.Dünya döndükçe sen de savruluyorsun.
Sesini susturursan elbet duyulmazsın;
başka sesler gelir, seni sindirir , zihninde bir atlı gibi dolaşır.
Hem çoğalır, hem bölünür;
hem taç olur, hem çarmıha gerilirsin.
Düşün ki bir düştesin…
Bir bilsen: Dıştan içe döndükçe hürsün.
Dayasana bir merdiven gökyüzüne.
Basamaklarına ad koysan: Umut diye…
Çıktıkça seyr-i âleme dalsan.
Aşkı, huzuru, gönlü; dünü ve bugünü
tek O’na bağlasan…
Reçeteni al, ilacını yudumla.
Adı mı?
Adını fısıldayayım sana: Umut Vizesi.
Bir tarif de vereyim:
Mevsimler, sükûtun huzuruyla;
bir yudum dua,
bir tutam aşkla demlenir.
Her an içilecek kıvamda…
Deneme•Fercan Opia•28.02.2026
Tabaktan İpek iplere
Sofraya beş tabak koymanın keyfini, dört tabak koyarken ya da tabak sayısı ikiye düştüğünde fark etmemek gerek. Koskoca bir pandemi süreci yaşadık. Koskoca bir “evden çıkma, ailenle otur” dönemi geçirdik. Kayıplarımız oldu. Ama hâlâ değerini bilmiyorsak sofraya bifrakin 2 ser ucer tabak koymayi kendimiz icin bile tabak koyabilmenin guzelligini… vah halimize.
Bugün yazarken ne şarkı söyleyen kadınım, ne ofisinde üniversite bayraklarının önünde tavsiyeler veren kadın. Bugün bildiğin dümdüz ama kocaman kalpli bir anneyim.
Çocuk büyütürken ilginç süreçlerden geçiyoruz. Eminim bu yazıyı üçüncü çocuğumu büyütürken yazsaydım, bu sadece bir deneme ya da köşe yazısı olmazdı; resmen roman yazardım. Ama şu an, daha ilki büyürken, ilk çocuktaki ilk deneyimlerde bile kalbim patlayacak gibi… Yazmasam olmazdı.
Her çay içişimizde, kırk yaş üstü kadın arkadaşlar arasında klasik bir muhabbet vardır. Yanında kısır, sarma…Malum derde limon sikmak iyi gelir Ve o cümle gelir:
“Çocuklar nasıl da çabuk büyüyor…”
Sanırım oralarda duyduklarım ve içimde hissettiklerim beni bu yazıyı yazmaya itti.
Kalbimin musluğunu açıp bu hüzünlü mutluluğu akıtasım var.
Evet, büyüyorlar.
Evet, güzelleşiyorlar.
Evet, artık daha çok “hayır” diyorlar.
Evet, daha çok o dağınık odadalar.
İlk şokum, saçlarını toplamama izin vermediği gündü.
Hey yavrum…
Bebekken saçların o kadar azdı ki kızım, sana taç takar, gösterişli tokalarla sanki saçın varmış gibi oynardım. Oyuncak bebeğimdin, ilk kızım…
Şimdi büyümüş, bana diyor ki:
“Anne lütfen, sana güvenmiyorum. Kuafore gidelim
“Anneciğim, ben yaparım saçımı, sen karışma.”
“Bana şunu sipariş verir misin, saçımı dolgun gösteriyor.”
Ne hissettiğimi bilmiyorum.
Hem kızgınlık, hem bir hüzün, hem de garip bir sevinç…
“Vay be, bu kıza kim öğretti bu spreyi?”
Aynaya kendine hayran hayran bakışı…
“Saçlarını sağa doğru taramanın güzel olduğunu kim söyledi sana?” diye içimden söylenmeler…
Oysa geçen sene saçlarını ben kesiyordum.
Bir annenin duyguları, çocuklar büyüyünce çiğ köfte kıvamına geliyor. Oyumru gelip oturyor insanin gogsune.
Ve ilk fark ettiğin anlarda biraz durup nefes almak gerekiyor.
Bu yazıyı aslında kendime yazıyorum. Kendime fısıldıyorum: “Canım, korkma. Bunlar normal. Seni çok seviyorlar.” Şu an söylediklerin ergenliğin duvarına çarpıyor olabilir ama kalplerinde yerin hâlâ ayni.
Belki de bu bir işaret. Biraz kendine bak. Biraz kendinle meşgul ol.
Evet, çığlık çığlığa oyun sesleri gelmiyor artık kuzulardan. Ama canım, senin kahkahan onların kulaklarına gidiyor. Demem o ki, aramızda uzun duvarlar var gibi görünse de seslerimiz hâlâ birbirine ulaşıyor. Sen mutlu ol. Sen sağlıklı ol. Göreceksin, bu onlara çok iyi gelecek.
Evlat büyütmek zaten böyle değil mi? Görünmeyen ipekten iplerle bağlıyız. Gitselerde gelirler.
Uzaklaşsan da aslında uzak değilsin.
Sen kendine iyi bak.
Önemli olan, geldiklerinde seni bulabilmeleri. Seni sapasağlam, dopdolu bulmaları. Onemli olan onlara hazır olman.
Bu yazıyı okurken eminim aklından şu geçiyor:
“Ya su gibi aktı… Aynen bunları yaşadım.”
Sevgili arkadaşım, bence şimdi kalk, aynaya bak. Yüzünü güzel bir sabunla yıka. Ve en pahalı kremi sür. Çünkü sen ne kadar güzelsen, ne kadar sağlıklıysan, ne kadar kendinle barışıksan;
onlar o kadar özgür, o kadar cesur ve o kadar uzağa fırlayıp gidebiliyorlar.
Unutma…
Gittiklerinde seni iyi bulacaklarını biliyorlarsa, geri gelirler.
Şimdi yanımızdayken güzel hatıralar biriktirme zamanı.
Gerçek sevgiyi gösterme, problem çözmeyi öğretme, gercek dostluğu, aşkı, bağı tanımlamalarına yardım etme zamanı.
Ne mutlu sofraya beş tabak koyabilene.
Ne mutlu gittikleri yerlerde kahkahalarla kendi sofralarini kurduklarini bilmeye.
Ne mutlu iki kişi kaldığında “Hadi sofraya bir de mum koyalım” diyebilmeye…
Ve romantik yemekleri elli yaşında da sürdürebilmeye.
Şiir•Yaşar Beçene•01.03.2026
MÜHÜR
Pencere.
Önünde bir renk kalır
adı yok artık.
Belki mavi;
sessizliğin gölgesi.
Taunus,
beyaz bir düşün içinde.
Kış geri çekilir,
iz bırakmadan.
Ihlamur
rüzgârda değil,
zamanda asılı.
İçimde
bir çiçek eğilir.
Hatırlamak değil bu;
daha kırılgan bir yer.
Her şey sustu.
Kar iner.
Düşmek sayılmaz.
Bir cümle yarım kalır;
toprak tamamlar.
Mart,
çatlak bir dudakta bir sızı.
Ne başlar,
ne biter.
Ihlamur,
uzak bir görüntü,
sessiz bir masal.
Şimdi
çiçekler susar,
ağaç eşikte.
Ben
akan bir suyun içinde dururum
zaman mı,
yoksa bakış mı.
Ve mühür çözülür...
ne sesle,
ne susarak;
sadece bir çiçeğin uyanışıyla.