Sayı 26
Şubat 2026
Sayı 26

Ahmet Turan Alkan Özel Sayı

Şubat 2026 3 eser
Sayı 26 Kapak

Bu Sayıda

3 eser sizleri bekliyor

Oku
Oku
Oku
1 / 3

Başlık

Deneme Yaşar Beçene 24.02.2026
Altıncı Şehrin Yitik Kalemine: Bir Eylülün İçli Hatırası

Sanırım 2004 yılının serin bir Eylül sabahıydı. Sivas’a birkaç günlük eğitim için yola çıkacaktık; fakat ben, o yolculuğu içimde başka bir yere koyuyordum. Sanki o gün, yalnızca bir şehre değil, Ahmet Turan Alkan’ın Altıncı Şehir’de kurduğu o ağırbaşlı sükûnetin içine, bir kalemin gölgesine, bir sesin izine doğru gidiyordum. O yıllar, Kırkbaşak Dergisi’nin emekle, sabırla, genç kalemlerin ürkek ama umutlu adımlarıyla büyüdüğü yıllardı. Her ne kadar yalnızca 16 sayı yayımlanmış olsa da, Kırkbaşak’ın ömrü sayılarla değil, yetiştirdiği kalemlerle ölçülürdü. O mutfakta yoğrulan genç şair ve yazarlar, yıllar içinde ülke genelinde tanınan, sözü dinlenen, şiiri ve yazısı değer gören isimlere dönüştüler. Dergi, kısa ömrüne rağmen, Anadolu’nun bereketli tarlalarına saçılmış bir tohum gibi filiz verdi; her filiz başka bir şehirde, başka bir gönülde kök saldı.

Ahmet Turan Alkan’ı o zamanlar yalnızca yazılarından tanıyordum. Altıncı Şehir’deki o ağırbaşlı sükûneti, Üç Noktanın Söylediğindeki ince sızıyı, “İstanbul Mektupları”ndaki zarif ironiyi… Cümlelerinin ardında hem bir şehir hem bir ömür hem de bir kırgınlık gizliydi sanki. Cumhuriyet Üniversitesi’nde görev yaptığını biliyordum; dergimiz de Sivas’a kadar ulaştığı için içimde bir yerlerde onunla tanışma arzusu filizlenmişti.

Sivas’ta üniversitede okuyan Eyüp, dergimizin gönüllü takipçisiydi. Onun aracılığıyla beş dakikalık bir randevu alabilmiştik. Üniversitenin koridorlarında yürürken içimde tuhaf bir heyecan vardı. 2000 yılının o sert, karlı günlerinde ailecek mahsur kaldığımız bu şehre bir daha gelmem demiştim oysa. Demek ki insan, sevdiği bir kalemin hatırına şehirlere bile yeniden ısınabiliyormuş.

Kapısını çaldığımızda odası kilitliydi; sonra kapı aralandı ve bizi içeri buyur etti. Sol tarafta mütevazı bir kitaplık gözüme ilişti; raflarda kendi kitapları, dostlarının eserleri, belki de henüz yazılmayı bekleyen cümlelerin gölgeleri duruyordu. Belki de o raflarda, daha sonra yazacağı Yatağına Kırgın Irmakların ilk kıpırtıları saklıydı. Kendimi ve dergimizi tanıttım. Kırkbaşak’ın bir nüshasını uzattım. O, sakin bir tebessümle dinledi beni. Anadolu’da irili ufaklı pek çok dergi çıktığını, fakat çoğunun cılız kaldığını söyledi. Muhafazakâr kesimde edebiyat dergiciliğinin zayıflığını dile getirdi. Haklıydı; ama ben de bütün samimiyetimle gayretin eksik olmaması gerektiğini söyledim.

Beş dakika diye başlayan görüşme kırk dakikayı geçti. Söz, edebiyatın dar patikalarından geniş ovalarına doğru açıldı. Bizi uğurlarken gözlerinde bir teşvik, bir dua vardı sanki. O gün, bir dergi temsilcisi olarak değil, edebiyatın kapısından içeri yeni adım atan bir genç olarak kendimi kabul edilmiş hissettim.

Sonra yıllar geçti. Kırkbaşak büyüdü, biz büyüdük, kelimeler büyüdü. Ama ülke küçüldü. Zaman daraldı. Kelimeler susturuldu. Bir dönem, yazdığı her cümleyle ülkenin vicdanına dokunan o adam, bir sabah ansızın kendini duvarları nem kokan bir hücrenin içinde buldu. Zaman gazetesindeki yazıları nedeniyle iki yıla yakın hapis yattı. Bir yazar için en ağır ceza, kaleminin susturulmasıdır; o ise hem kalemiyle hem suskunluğuyla sınandı.

Hapisten çıktığında söylediği o cümle, hâlâ içimde bir yerleri acıtır:
“Kalbimin yarısı Silivri’de kaldı.”
Bu söz, bir insanın yalnızca yaşadıklarını değil, ülkesine duyduğu kırgınlığı, adalete olan inancının nasıl örselendiğini de anlatıyordu. Bir ömrün yarısı dışarıda, yarısı içeride kalmış gibiydi; tıpkı yatağına küsmüş bir ırmak gibi, yolunu bulmakta zorlanan bir ses gibi…

Ve bir gün… Bir soğuk kış mevsiminde, Altıncı Şehir’in mahzun kalemini ebediyete uğurladık. Eylül’ün o sıcak gününde tanıdığım adam, bu defa kışın ayazında sessizce çekildi dünyadan. Söyledikleriyle kalbimizi fethetmişti; yazıp da yayımlayamadıklarıyla ise içimizde bir boşluk bıraktı. Bu sisli, puslu, kandan ve irinden günlerde, suya hasret bir ses gibi sustu gitti.

Bir acı hakikat daha doğrulandı böylece: Bizde yazarın kıymeti, çoğu zaman, ancak göçüp gittikten sonra bilinir. O da önden giden atlıların kervanına katıldı. Kalbi kırık mıydı, bilmiyorum; ama gidişi, sevenlerinin yüreğine cam kırıkları gibi saplandı.

Mekânın Firdevs olsun, Altıncı Şehir’in yitik ve mahzun kalemi. Sen, ardında yalnızca kitaplar değil; Üç Noktanın Söylediği kadar derin bir sükût, Yatağına Kırgın Irmaklar kadar içli bir hüzün, bir şehrin ruhunu, bir devrin inceliğini, bir kalemin sızısını bıraktın da gittin…
Kaydırarak geçiş yapın