Zülfü Livaneli: Türkiye’nin Vicdanı, Edebiyatın ve Müziğin Evrensel Sesi
Oku30.11.2025
Eleştiri •Kübra Aydın
Bekle Beni- Bir Dönemi Bekleyenlerin Romanı
Kapağını kapattığım anda içimde tek bir his kaldı: Bu ülke insanları birbirinden ayırmayı o kadar iyi biliyor ki, aşk bile bazen bir dire...
Oku30.11.2025
Şiir •Yaşar Beçene
Işığın Ardında
“Işığın Ardında”, süzülen izlerle yükselen ışığın fısıltılarını takip eden bir yolculuk...
Oku30.11.2025
Deneme •Nazif Özaslan
Karlı Bir Gece Yarısı Bir Şehre Varmak
Bu yazıda, yazar sekiz günlük Paris yolculuğunun ardından gece yarısı Varşova’ya varışını, karla kaplı bir şehirde tek başına beklediği arkadaşlarını ve ilk izlenimlerini anlatıyor. Kar, rüzgâr ve sessizlik içinde yaşadığı bu an, hem duygusal hem de şiirsel bir yoğunluk taşıyor; geçmişte annesini ka
Oku30.11.2025
Deneme •Sezgi Kaya
Teknolojinin IşığındakıTürkiye
Oku30.11.2025
Şiir •Ahmet Terzioğlu
BU ŞEHİR
~BU ŞEHİR~
Her gece mülteci ve bir başıma,
Kaçarım bu şehrin gölgelerine.
Yağmurlar karışır da gözyaşıma,
Düşer sevdâlarım şe...
Oku30.11.2025
Deneme •Betül Yenilmez
Gönüller Arası Köprü
Gönül bağı, damarda akan kandan daha değerlidir.
Oku30.11.2025
Deneme •Salih İpek
Zülfü Livaneli: Kökleri Anadolu’da, Yankısı Dünyada Bir Sanat Yolculuğu
Türkiye kültür yaşamına bıraktığı izler ise silinmez niteliktedir. Besteleri halkın ortak duygularını harmanlayan bir köprü olmuş, romanları milyonlara ulaşarak edebiyatın dönüştürücü gücünü hatırlatmış, sinema ve makaleleri ise toplumun vicdanını diri tutmuştur. Livaneli, sanatın yalnızca estetik b
Oku30.11.2025
Şiir •RIDVAN ZILELI
Ezel Yolcusu
Zamanın sahibine yönelen insanın yolculuğunu anlatan şiir, aceleden kaçıp sükûnetle yürümeyi öğütler. Dünya bir konak, hayat ise nefse değil aşka tutunarak yürünmesi gereken bir seferdir. Yavaşlayan kul, Hakk’ın sesini duyar ve sonunda vuslata erer.
Oku30.11.2025
Şiir •Ömer Dilbaz
Kışın Sessiz Nefesi
Kışın Sessiz Nefesi
Soğuk bir gecenin en derin yerinde
Göğe ince bir çizgi gibi ay asılır.
Rüzgâr, yüzyıllık bir masalı fısıldar...
Oku30.11.2025
Deneme •Hasan ÇAĞLAYAN
Yazlar, Aynalar ve "Kendi"
Bazı şair ve yazarlarda kendimizi buluruz. Buluruz ve bir şiir ya da bir kitap ile hayatımıza giren bu kimselerle irtibatımız bir daha kopmaz. Bunlardan bazılarını daha çok sever ve daha çok okuruz.
Oku30.11.2025
Şiir •Cafer Başer
KIRIK SONBAHAR LAMELLERİ
KIRIK SONBAHAR LAMELLERİ
sokaklara süt dökülmüş
beton leş gibi parlıyor
insanlar işte tapıyor bu pisliğe
günümüzde putlar her yerd...
Oku30.11.2025
Deneme •Esma Togrul
Sahte Mutluluk
Bir kızın içinde yaşadığı gerçeklik savaşı
Oku30.11.2025
Hikaye •BERİRE REYYAN YILMAZ
YALNIZLIĞIN MERDİVENLERİ
Bir adam karanlık basamaklarda oturup kendi içindeki boşlukla yüzleşiyor. Geçmişinden kopamıyor, kendinden kaçamıyor. Kurtuluş arıyor ama bulamıyor; çıkışın ancak kabullenişle mümkün olabileceğini fark etse de bunu yapacak gücü yok. Yine aynı karanlıkta, aynı ağırlıkla kalıyor.
Oku30.11.2025
Şiir •Hamza Soysal
bir taş attı adam camı kırıldı denizin
fihi ma-fih (şiirin özeti kendi içinde)
Oku30.11.2025
Şiir •Hüseyin Say
Mazi Bir Ömür
Mazi üzerine bir şiir
Oku30.11.2025
Hikaye •Mehmet Tuna
Hırka
Hırkanın serancamı
Oku30.11.2025
Eleştiri •Selim Gül
Döngüsellik, Tanım ve Sistem İlişkisi
Döngüsellik, Tanım ve Sistem İlişkisi
Bu makalenin temel amacı, güya bir sisteme uymadığından dolayı, kimilerince Kur’an’dan olmadığı ‘iddia’ edilen, Tevbe Suresindeki 128. ve 129. ayetler hakkındadır.
Oku30.11.2025
Şiir •Murat Emir
Hiçbir Yerde Yayınlanmış
Oku30.11.2025
1 / 19
Başlık
Editörden•Gökhan Bozkuş•30.11.2025
Türkiye’nin yakın tarihine, kültürel hafızasına ve toplumsal vicdanına damga vurmuş isimlerden biri Zülfü Livaneli… Yarım asrı aşan sanat yaşamında hem müziğin hem edebiyatın hem de düşünce dünyasının en üretken ve en etkili figürlerinden biri olarak varlığını sürdürüyor.
Livaneli’nin eserlerinde sadece bir sanatçının duyarlılığı değil, bir entelektüelin dünyaya karşı sorumluluğu da hissedilir. Şarkılarında Anadolu’nun sesini, romanlarında insan ruhunun derin çatışmalarını, yazılarında ise evrensel bir adalet arayışını buluruz. Onu özel kılan, bütün bu alanlarda güçlü bir estetik duyarlılığı toplumsal farkındalıkla bir arada sürdürebilmesidir.
Bugün Livaneli, hem geçmişi anlamak hem de geleceği kurmak için bir rehber niteliğinde. Sözünü sakınmayan tavrı, barışa ve demokrasiye olan inancı, sanatın birleştirici gücüne duyduğu güven, onu yalnızca bir sanatçı değil aynı zamanda bir düşünce lideri hâline getiriyor. Her yeni eseri, okur ve dinleyiciyi yeniden kendisiyle, toplumla ve insanlıkla yüzleşmeye davet ediyor.
Bu ayki sayımızda, kapağımızdaki usta isim Zülfü Livaneli’yi; üretiminin derin köklerini, sanatsal yolculuğunu ve Türkiye kültür yaşamına bıraktığı silinmez izleri ele alıyoruz. Onu anlamak, aslında Türkiye’yi anlamaya bir adım daha yaklaşmak demek…
Eleştiri•Kübra Aydın•30.11.2025
Kapağını kapattığım anda içimde tek bir his kaldı: Bu ülke insanları birbirinden ayırmayı o kadar iyi biliyor ki, aşk bile bazen bir direniş biçimine dönüşmek zorunda kalıyor. “Bekle Beni’yi tam böyle bir yerden okudum. Livaneli bir aşk hikayesi anlatıyor evet, ama hikayenin damarlarında asıl dolaşan şey zaman değil; zamanın insanı nasıl yaraladığı, nasıl eğip büktüğü.
Selim’le Leyla’nın ilişkisi iki kişilik bir dünya gibi başlamıyor zaten; daha ilk adımlardan bir kuşağın sırtına yüklenen ağırlıkla birlikte yürüyor. 68 kuşağının idealizmi romanın dekoru değil, havası. Tarih burada uzaktan anlatılan bir hikaye değil; evin içine girip eşyaların yerini değiştiren bir şey. Bir tabak eksiliyor, bir sandalye daha çok susuyor, bir hayat “sonra”ya erteleniyor. Politik olan, büyük laflarla değil, gündeliğin daralan yerleriyle hissediliyor.
“Beklemek” kelimesinin romandaki anlamı beni en çok buradan yakaladı. Biz beklemeyi çoğu zaman romantik bir sabır gibi düşünürüz; Livaneli onu hayatta kalmanın sert bir biçimi olarak kurguluyor. Leyla’nın bekleyişi edilgen bir sadakat değil; yıkılmamak için kendini yeniden kurma çabası. Selim’in dönmek için verdiği söz de sadece Leyla’ya değil, bir fikre, bir geleceğe verilmiş gibi. Beklemek, burada vazgeçmemeyi seçmek.
Kafka’yı Milena’ya bağlayan o tuhaf, acı verici mesafe duygusu geldi aklıma. Sevgi orada da bir kavuşma süsü değil, uzaklıkla yaşamayı öğrenmenin diliydi. İnsan hem kendini açar hem kendini saklar; hem “gel” der hem geri çekilir. Livaneli’nin karakterleri de tam böyle bir iklimde kalıyor: aralarındaki mesafe sadece yol değil, çağın sertliği. O sertlik yüzünden aşk ya büyüyor ya kırılıyor; ortası yok.
Sabahattin Ali’nin dünyaya sığmayan sevgileri gibi, burada da sevgi insanı büyütüyor ama dünya aynı hızda büyümüyor. O aradaki fark acı diye geri dönüyor. Sitemim de tam burada: Geçmiş geçiyor ama yöntem aynı kalıyor; insanlar sevdiklerini korumak için bile bedel ödemek zorunda bırakılıyor. Sevme hakkı bile bu topraklarda hala bir mücadeleye dönüşüyorsa, mesele sadece iki kalbin hikayesi değildir.
Nazım’ın o “aşk dediğin memleketle birlikte büyür” dizelerini hissetmemek zor. Livaneli’de sevgi kişisel bir kaçış değil; toplumsal bir nefesle birlikte atıyor. Direniş sadece sokakta değil; evin içinde, mektubun kenarında, sessiz bir sabahın küçük cesaretlerinde sürüyor. “Yine de” diyebilmek, romanın gizli dinamiği ve evet, “yine de” burada politik bir kelime.
Romanın kendine has bir tercihi var: Acıyı çıplak bir şiddet olarak değil, şiddetin insanda bıraktığı iz olarak anlatmayı seçiyor. Bu bazen dönemin sertliğini hafifletiyor gibi görünebilir ama bence Livaneli tam da bunu istiyor: Olan biteni değil, insanın içinde kalan boşluğu yazmak. Yine de okur olarak içimden geçmedi değil; keşke bazı yerlerde o sertlik biraz daha ham dursaydı, çünkü o sertlik sadece geçmişe ait değil, bugünün de gölgesi.
Bitirdiğimde şunu net hissettim: “Bekle Beni” bir kavuşma romanı değil. Kavuşamamanın içinden insan kalmaya çalışma romanı. Ve bu yüzden nostaljiye güvenmiyor; bugüne bakıyor. Çünkü biz hâlâ bekliyoruz: bir kişiyi değil sadece, daha adil bir hayatı, daha insanca bir memleket ihtimalini, birbirimize yara açmadan yaşayabileceğimiz bir zamanı. Livaneli’nin yaptığı şey bekleyişi romantize etmek değil; ona omurga vermek.
Sonunda geriye şu kaldı bende: Bu ülkede aşk bile bazen kendini savunmak zorunda. “Bekle Beni” de tam bunu anlatıyor sevmenin yetmediği yerde, sevdiğini korumak için direnmenin nasıl bir kader haline geldiğini.
Şiir•Yaşar Beçene•30.11.2025
IŞIĞIN ARDINDA
Solgun bir iz
süzülür içimizden
uzak anların puslu
pusuda yankısı gibi
Rüzgâr değdi mi geçmişe
titrek kapılar aralanır bir bir
gizlice
sessizce
Perdeler iner ansızın
gölgeler birbirine karışır
dünya durur durgun sessizliğin eşiğinde
sesimiz çoğalır o anlarda
çoğalır
Gün doğar
Ah çözülür
Biz kalırız daima
Daima...
Koridorlar uzanır içimizde
adımlar eski izlerle buluşur
yıllar ince bir tül gibi erir
ve yalnız biz yürürüz
yürürüz aradan
Küçük bir kıvılcım düşer aklımızın ortasına
dolaşır
süzülür
dalgalanır kelimeye
bir damla gibi berrak
karanlığı içten deler
deler içten
Gün parlar
Ah savrulur
Biz kalırız daima
Daima...
Yollar kıvrılır
sözler yumuşar
bir anın kıyısında dururuz
ne geçmiş ağırdır
ne gelecek uzak
akışlar içimizde ışık bırakır
ve ışık fısıltılarla yayılır
Bir nefes gibi
bir fısıltı gibi
her iz yeni bir melodi olur
her damla bir nota
bir tını
bir yankı
Gün açılır
Ah dağılır
Biz kalırız daima
Daima...
Deneme•Nazif Özaslan•30.11.2025
Karlı Bir Gece Yarısı Kuzeyde Bir Şehre Varmak
15 Kasım 2016
Karlı bir gece yarısı. Sekiz gün Paris misafirliğinden sonra, ver elini Varşova… Kapkara bulutlarla kaplı, mütemadi yağan yağmurlu bir göğün altında, daha önce hiç görmediğim Frankfurt, Hannover, Berlin gibi birçok şehirde ara ara kısa molalarla uzun bir yolculuktan sonra, karla karşılamıştı beni Varşova. Kar yağıyordu, otobüsten inip de şehre ilk adımımı attığım anda. İstanbul’dan başlayan yolculuk, sekiz gün rüya gibi bir Paris molasından sonra Varşova’da son bulmuştu.
Milociny Garı’nda bıraktı otobüs beni. Kimse yok. Kar yağıyor ve rüzgâr uğulduyor. İki küçük çanta var yanımda sadece. İçlerinde laptopum, bir şiir kitabı, daha çok hediyelik çaylar, kahveler ve birkaç gerekli eşya. Bir istasyonda kar yağıyor ve ben, beni almaya gelecek arkadaşları bekliyorum. Kasım ayının ortası ve vakit gece yarısı.
Arkadaşları bekliyorum, beni almaya gelecek arkadaşları… O bekleme anı, o ilk dakikalar, ne çok derinlikli, şiirsel bir an oldu kısa bir an olsa da. Karlı bir kış gecesi kuzeyde bir şehre varmıştım. Tek başıma. İçimde bir ses bağırıyor: “Kışın güneye göç edilir, kuzeyde ne işin var ey güneyli adam!” Kar yağıyor, savruluyor uğul uğul. Benimle inen yolcular da gittiler derken, bir ben kaldım ortada. Bir ben kaldım meydanda. Kar gittikçe hızlanıyor. Arkadaşları bekliyor. Kar içine düştüm gece yarısı. Beni karşılayacak arkadaşlar nerede kaldı acaba?
Beklerken, “Bir şiirsel anın duygusal yoğunluğu,” dedim ve o anda bu fotoyu çektim. Bir şiirsel andı o birkaç dakika. “Hikayesi yazılması gereken anlardan bir an,” dedim, bu an! Kar yağıyordu. Kasım ayının 15’i. Ve ne hazindir ki, 15 Kasım’da annem vefat etmişti, iki yıl önce. Ben, tam iki sene sonra, aynı tarihte, bir gece yarısı, daha önce hiç geçmediğim yollardan geçip, daha önce hiç gelmediğim ve hakkında da neredeyse hiçbir şey bilmediğim Varşova’ya giriyordum.
Tarihler… İlginç. 15 Kasım. Yeni bir başlangıç anı mı, yoksa bitiş mi?
Acaba neler yaşayacaktım? Daha önce hiç gelmediğim bu yerde… Kimlerle arkadaş olacaktım? Neler yaşayacaktım? Nasıl yaşayacaktım? Nerede kalacaktım? Mesleğimi, çok sevdiğim mesleğimi yapabilecek miydim? Nasıl para kazanacaktım? İş bulabilecek miydim? Ne kadar soru var… Ne olursa olsun, burası İstanbul’daki boğucu, vahşi, mafyatik siyasetçilerin elinin yetişemeyeceği bir yerde olmak güzel değil mi? Elbette, ilkbahar neşideleri dudaklarımda, gelecek güneşli, güzel günler için gelmiştim. Burası üniversite öğrencilerinin çok olduğu bir şehir. Onlar için gelmiştim. Türkiye’den gelen öğrenciler için. İçimde ezeli bir şarkının melodisi. Baharlaşmak için, baharlaştırmak için çıkmıştım yola.
İlk izlenimler bir ülkede… Kar yağıyordu ve ben tek başıma, gece yarısı arkadaşlarımı bekliyordum. Karlar kaplıyordu kasketimi, omuzlarımı, göğsümü. Yerler ıslak, eriyen karlarla. Kar gittikçe hızlanıyordu. Vakit gece yarısıydı. İnen birkaç yolcu da terk edip gitti meydanı. Tanımadığım bir yerde tek başıma kalakaldım. Tek başınaydım.
Sanki bir şiir yazılıyor, bir roman yazılıyor; şiirleşiyordum, romanlaşıyordum. Tam bir hikâyenin başlangıç anı gibi bir andı…
Ben, o kısa süren şiirsel anın, o duygusal yoğunluğunu hiç unutamadım.
(15 Kasım 2020)
Deneme•Sezgi Kaya•30.11.2025
TEKNOLOJİNİN IŞIĞINDAKİ TÜRKİYE
Günümüzde herkes eskiye ne kadar özlem duyduğunu dile getiriyor. Nostaljik arabalar, eski plaklar, eski pikaplar , eski radyolar ve belki de en önemlisi eski anılar... Eskiden yaşanılan dostluklar, kurulan güçlü ve sarsılmaz bağlar, eski evliliklerin kolayca yıkılmaması, maddiyattan çok maneviyata dayalı kalıcı ilişkilerin kurulması... Hayatımıza giren teknolojinin gün geçtikçe daha da ilerlemesiyle 70’li yıllarda televizyon kullanımı yaygınlaşan Türk milletinin 90’lı yıllara göre internetle tanışması ve gittikçe internetin, sosyal medyanın hızla toplumsal ilişkilerin yerini alması eski Türkiye’nin sosyolojik yapısı ile yeni Türkiye’nin sosyolojik yapısı arasında dağlar kadar farklar yaratmış olabilir. Teknolojinin ilerlemesi halk arasında popüler kültürün de yaygınlaşmasına ve bunun etkisiyle de olumlu ve olumsuz birçok fikrin daha kolay halka empoze edilmesine sebebiyet verdi. Yıllar geçtikçe gelişen teknolojinin halk üzerinde elbette birtakım etkileri oldu, yılların etkisiyle değişen kuşak farkı ve onların teknolojinin etkisiyle maruz kaldıkları olumlu ve olumsuz birçok faktör elbette hem kuşaklararası farklılıkların artmasına hemde farklı kuşakların teknolojinin de etkisiyle farklı bakış açıları geliştirmesine sebebiyet verdi. Gelişen ve değişen teknolojinin Türk halkı üzerinde farklı etkileri olabilse de farklı kuşakların nostalji merakı ve ilgisi hiç değişmedi ve eskiye duyulan özlem kendini görsel , işitsel ve yazılı medyada, çeşitli sosyal medya hesaplarında ve dizi/film sektöründe kendini göstermeyi başarmıştır. Eskiye duyulan özlem buna benzer yöntemlerle giderilmeye çalışılsa bile yüreğimizdeki nostalji ateşi her daim yanacaktır.
SEZGİ KAYA
Şiir•Ahmet Terzioğlu•30.11.2025
~BU ŞEHİR~
Her gece mülteci ve bir başıma,
Kaçarım bu şehrin gölgelerine.
Yağmurlar karışır da gözyaşıma,
Düşer sevdâlarım şehrin diline.
Tanır beni şehrin kör akşamları,
İsmimi fısıldar izbe köşeler.
Şarkıma dem tutar kumru kuşları,
Çıkmaz sokaklara hapsolur düşler.
Bir gurbet türküsü gelir dilime,
Anlamaz bu şehir dilimden benim.
Yıldız misâl kayar her bir kelime,
İz düşer geceye hâlimden benim.
Uzaktan olsa da âşina bir ses,
Çınlamaz nedense kulaklarımda.
Bir yarım hikaye bir kırık heves,
Bir şafak sancısı şakaklarımda.
Işıksız evimin penceresinde,
Titreşir gurûbun kanlı renkleri,
Yüreğim hasretin cenderesinde,
Haz vermez bu şehrin güzellikleri.
Ufukta hayâli görünür bir an,
Vuslatın gölgesi düşünce şehre.
Rûhumun ufkuna yürürüm o an,
Kavuşmak ümîdi kalır mahşere.
~a terzioğlu~
Deneme•Betül Yenilmez•30.11.2025
*Gönüller Arası Köprü*
Güneş tam tepede. Çiviler battığı için yaralar var avuç içlerimde. Yağmur altında ıslanıyormuşçasına, güneşin altında terliyorum.
Ama bu önemli değil. Çünkü tüm bu zahmete değen bir şey yapıyorum: _Gönüller arası bir köprü inşa ediyorum._
Tahtalar alıyorum — isimleri _tebessüm_.
Uzun bir ip var elimde, adı _dayanışma_.
Çekicim _selamlaşma_, çivilerim _fedakârlık_...
İşte bu yüzden ellerim kanıyor. Çünkü fedakârlık, en zoru ve en çok iz bırakandır.
Ama biliyorum ki onsuz da hiçbir gönül köprüsü kurulamaz.
Köprünün altından _kardeşlik nehri_ akıyor.
O nehirde taş sektirmeyi hayal ediyorum, sevginin dilini bilen insanlarla.
Tepeleri karlı dağlar üzerinden manzarayı seyredişimizi görüyorum rüyalarımda.
Bazense, bazı kâbuslarımda birbirimize sessizce el sallıyoruz, uzaklardan…
Çünkü _sevmenin en büyük imtihanı ayrılıktır._
Ayrılıksa, incinmiş bir gönlün çatlaklarından süzülen özlem,
vuslata eremeyen bir hasrettir.
Fakat bence, ne kadar uzak düşsek de o köprü hiç kırılmaz.
Çünkü _kalpten kalbe kurulan köprüler_, zamanın ve ayrılığın ötesinde var olur.
Ve ben bir kez daha anlıyorum:
_Gönül bağı, damarda akan kandan daha kıymetlidir._
Deneme•Salih İpek•30.11.2025
Zülfü Livaneli’nin sanatını anlamak, Türkiye’nin kültürel panoramasına geniş bir açıdan bakmak demektir. Çünkü Livaneli’nin üretimi, sadece bireysel bir yaratım sürecinin değil; Anadolu’nun çok katmanlı kültürünün, tarihsel kırılmaların, toplumsal mücadelelerin ve evrensel insani arayışların bir bileşimidir. Onun derin kökleri, çocukluğunda duyduğu halk ezgilerinden, gördüğü eşitsizliklerden ve tanıklık ettiği değişimlerden beslenir. Bu kökler, yıllar içinde yalnızca büyümekle kalmaz; dallanır, dünya ile temas eder, evrensel bir sese dönüşür.
Livaneli’nin sanatsal yolculuğu, müzikle başlayıp edebiyatla, sinemayla ve düşünsel üretimle genişleyen bir çember gibidir. 1970’lerde politik atmosferin yoğunluğunda filizlenen şarkıları, Anadolu’nun sesini modern bir yorumla dünyaya taşırken; sürgün yılları sanatını daha da evrenselleştirir. Bu dönemde Livaneli, hem yurtsuz kalmanın sızısını hem de sınırların ötesindeki özgürlük havasını eserlerine taşır. Müzik kariyerinde yarattığı melodiler, halkın hafızasına kazınmış ezgiler hâline gelirken, edebiyata yönelişi ise onu bambaşka bir derinliğe taşır.
Romanlarında, insan ruhunun karanlık koridorlarında dolaşırken bile toplumsal gerçeklikten kopmaz. Mutluluk, Serenad, Kardeşimin Hikâyesi gibi eserlerinde birey ile toplum arasındaki gerilimi, tarihin yükünü, travmaların sessizliğini ve insanın adalet arayışını işleyerek okurunu düşünsel bir yolculuğa çıkarır. Livaneli’nin hikâye anlatıcılığı, hem şiirseldir hem de gerçeğin tokadını taşır. Bu nedenle eserleri sadece okunmaz; hissedilir, hatırlanır ve tartışılır.
Türkiye kültür yaşamına bıraktığı izler ise silinmez niteliktedir. Besteleri halkın ortak duygularını harmanlayan bir köprü olmuş, romanları milyonlara ulaşarak edebiyatın dönüştürücü gücünü hatırlatmış, sinema ve makaleleri ise toplumun vicdanını diri tutmuştur. Livaneli, sanatın yalnızca estetik bir uğraş değil; aynı zamanda bir sorumluluk, bir tanıklık ve bir itiraz biçimi olduğunu her dönem göstermiştir. Barışın, özgürlüğün ve insan haklarının savunuculuğunu sanatından ayrıştırmadan sürdürmesi onu yalnızca bir sanatçı değil, kültürel bir rehber hâline getirir.
Bugün Zülfü Livaneli’nin üretimine baktığımızda, Türkiye’nin hikâyesinin farklı dönemlerine tutulmuş bir ışık görürüz. Bu nedenle Livaneli’yi anlamak, aslında Türkiye’nin ruhunu anlamaya bir adım daha yaklaşmak demektir.
Şiir•RIDVAN ZILELI•30.11.2025
Bil ey cân, zamânın mebde‘i Ol’dur,
O diler, döner devrân, halk olur cümle kevn ü mekân.
Tez yürür isen kaybolur işârât-ı Rahmân,
Sükûnetle seyr et, ol her nefeste ihsân.
Bu ömr menzil-i dûr değil, seferdir bâkî,
Her adımda hikmet var, her nazar hâkî.
Nefsin bineğine binme, olur hâr-ı nâkî,
Hevânı gemle, aşk ola râh-ı sâkî.
Bu dünyâ bir serâbdır, rü’yâ misâli,
Kimi handân, kimi giryân, bu cihânın hâli.
Yavaş yürü, işit Hakk nidâsını âlî,
Aşkla yürüyen erer vuslat menziline.
Şiir•Ömer Dilbaz•30.11.2025
Kışın Sessiz Nefesi
Soğuk bir gecenin en derin yerinde
Göğe ince bir çizgi gibi ay asılır.
Rüzgâr, yüzyıllık bir masalı fısıldar
Ve sokaklarda yalnızlığın izi taşınır.
Kar taneleri düşer usulca,
Her biri bir sır, her biri bir nefes.
Dünyanın kalbi yavaşlar gibi,
Zamanın nabzı bile titrek ve heves.
Ağaçlar çıplak bir gururla durur,
Köklerinde saklar eski yazların sesini.
Gecenin beyaz örtüsü serilir usulca
Ve örter insanın kalbindeki çölü, sesleri.
Bir adım atarsın karın üzerine,
Cızırtısı hatırlatır yaşamayı.
Soğuk bir nefeste gizlidir
Geçen ömrün ılık hatırası
Deneme•Hasan ÇAĞLAYAN•30.11.2025
Bazı şair ve yazarlarda kendimizi buluruz. Buluruz ve bir şiir ya da bir kitap ile hayatımıza giren bu kimselerle irtibatımız bir daha kopmaz. Bunlardan bazılarını daha çok sever ve daha çok okuruz. Yaşantısıyla eserleri arasında bağ kurdukça, onu, sanki yakın bir akraba gibi, kişisel dünyamıza dahil ederiz. Ve artık, sözlerini, mısralarını kendi söz ve cümlelerimize taşıyarak, sürekli nazara vermekten geri kalmayız. İsteriz ki bizim bulduğumuz kovanı başkaları da yağmalasın.
İşte, Hilmi Yavuz da o özel kimselerden olmuştur benim için. Bir şiirle, yani "eylül"le adım attığım şiir evreninden bir daha da çıkamadım: "eylül! kırılgan mevsim!/ cam hançeri güzün/ dağılırdı kalbimde birden/ gecenin ve gündüzün/ perdesiyle örtülürdünüz/ tenhayla ve tül/ dolardı içim... eylül" Okumalarım yoğunlaştıkça, Usta'nın daha fazla kitabı dahil oldu hayatıma. Toplu şiirlerinden "Gülün Ustası Yoktur" ile "Erguvan Sözler"i defalarca okudum. En çok okuduğum şair, Hilmi Yavuz olmuştur benim. Evet, "Gizemli Şiirler, Zaman Şiirleri, Yolculuk Şiirleri..." bunlar güzeldi; ama şiiriyet noktasında "Doğu Şiirleri"ni ve "Bedrettin Üzerine Şiirler"i en başa koydum. Şiirin tadını ve edasını bilenler, bunlarda daha lirik bir üslûp ve aşkın bir atmosfer bulacak ve bana hak verecektir sanıyorum.
O, ilk kitabı "Bakış Kuşu"ndan sonra, daima tematik şiirler yazmış ve bunu, verimli bir çığıra dönüştürmüştür. Gerek Türk edebiyatında gerekse dünya edebiyatında bunun ikinci bir örneğiyle karşılaşmış değilim. Evet, müstakil bir kitap olarak tematik yazan şairler vardır; ama dediğim gibi, her kitabını tematik yazmak ve bunu, lirizmi bozmadan sürdürmek ona nasip olmuştur. Her bir şiir kitabında, söz konusu tema çerçevesinde tarihi, felsefeyi, tasavvufu ve edebiyatı, geniş bir kültür potasında eriterek ve aşktan da ödün vermeyerek ortaya koyduğu şiirler, bundan olsa gerek, farklı kuşaklar tarafından çokça sevilmiştir ve seviliyor.
Öte yandan, dikkatle baktığımızda, Hilmi Usta'nın, iki poetik ilkeyi önemle vurguladığı görülür. O der ki: "Şiir, dil değil, sözdür." Evet, öyledir; zira: "bin yayladan geçtin,/ kalbin eksile eksile/ ‘exile partout est seul…’/ ‘sürgün yalnızdır her yerde…" mısralarında görüldüğü üzere, dille kurulan bir şiiri, bir tek söz, daha bir şiir kılabiliyor. Herkesçe bilinen, "hüzün ki en çok yakışandır bize" ya da "akşam en güzel masaldır çünki iyi anlatılırsa" sözleri bunlardandır. Yine: "bir göl güle düşerse/ göl değil de gül bulanır." Ya da: "sevda derinlerdedir, oysa ferhad/ üstünü kazmada dağın." sözleri de öyle. İşte, durup düşünüldüğünde, bunların her birisi ve daha nicesi bir makale ve kitap çapında sözlerdir.
O, "Şiir, yazılan değil, yapılan bir şeydir." der sonra. Şiirin, "yapılan bir şey" olması, önemle üzerinde durulması gereken poetik bir duruştur. Çünkü Hilmi Yavuz şiiri, bile isteye bu poetika üzerinde var olur. Kendisi bundan dolayı fazlaca eleştiriye ve hatta saldırıya maruz kalsa da kimselere negatif bir karşılık vermez. Şiirleri için, biraz da rekabetçi bir tutumla, "sentetik" diye eleştiri getirenlere de çağrışım ve imgelerle dolu yepyeni eserler ortaya koyarak cevap verir. Verir ve poetik ritmini ve sanatçı kişiliğini zedelemeden, hep pozitif bir duruş sergilemeyi başarır.
Hilmi Usta'nın dizeleri ve anıları arasında dolaşanlar, onun ustalara karşı son derece vefalı olduğunu da apaçık görürler. Aslında bu da bir kitap konusudur. Yahya Kemal, Haşim, Necatigil, Asaf Halet Çelebi ve Tanpınar'dan, Şeyh Galip, Baki ve Fuzuli'ye; oradan Yunus Emre, Mevlânâ, İbni Arabî, Eşrefoğlu Rumî, Sümbül Sinan ve Nâili Kadim'e kadar pek çok usta, gerek epigraflarında gerekse şiirlerindeki telmih ve göndermelerde, zümrüt bir ışıltı olarak göze çarpar hep.
Onun şiiri, batı şiir ve felsefesinden de çokça çağrışım taşır. Rilke, Baudelaire ve Rimbaud gibi şairler ile Aristoteles, Heidegger, Nietzsche, Descartes ve Kant gibi filozoflara yaptığı gönderme veya reddiyeler de bir zenginlik olarak yansır eserlerinden. O, kimi yerde antik Yunan mitlerine yoğunlaşırken kimi yerde de Doğu dünyasının menkıbelerine yer açmaktan geri durmaz. Bundan dolayı, felsefecilerle mutasavvıfları bazen yan yana anması şaşırtıcı gelebilir. Özellikle Söylen Şiirleri, Hurufi Şiirler ve Kayboluş Şiirleri'ne dikkat edenler, bunu ve yoğun tasavvufi göndermeleri rahatlıkla fark edebilir.
Belirtmeden geçemeyeceğim bir şey daha var ki Hilmi Yavuz üslûbu, Roland Barthes ve Gaston Bachelard'ın o şiirli üslûbuyla da akrabadır. Bahsettiğim yazarları okuyanlar, tefekkürün nasıl bir dil ve üslûpla edebiyata mal edildiğini onlarda da görecektir. Bununla birlikte, Hilmi Yavuz şiiri, çoklu ve katmanlı bir okuyuşa da açıktır. Şiirlerini çözümlerken, onunla yapılan söyleşiler, hakkında yazılan kitaplar, makaleler, "Şiirim Gibi Yaşadım" ve "Ceviz Sandıktaki Anılar" gibi nice eser bir kılavuz işlevi görebilir. Biliyorum, söylenecek çok söz var; ama iyisi mi "biz de sadece imâ ile geçelim." Ve ondan güzel bir şiiri üç nokta eyleyelim.
harfler ve 'kendi'
bak, ben her şeyi kendi
şiirim gibi yaşadım:
yazlar, aynalar!.. gül,
kendine batan dikendi...
acı erkendi, yollar geç ...
kaldı biryerlerde Zaman;
ah, anılar bile üşengeç;
hüzünler bizimle tükendi ...
kalbim de yok sundu bana;
aşklar gelmiyor ikendi
t yok, ü yok, d yok ve i yok;
bir başına kaldı 'kendi' ...
Şiir•Cafer Başer•30.11.2025
KIRIK SONBAHAR LAMELLERİ
sokaklara süt dökülmüş
beton leş gibi parlıyor
insanlar işte tapıyor bu pisliğe
günümüzde putlar her yerde
akışına bırakmış ruhlar kendini
uluyor caddelerde frenler
köpekler basıyor ayak altına
kaldırımlar hayatın doğum lekesi
zaman
acımasız bir tamirci
aklını toplamazsan
parçalara ayırıyor senden her şeyi
rüzgarın pes ettiği göller var mesela
pelte gibi titriyor dalgalar
bir kara kedi geçiyor ağaçların altından
geriliyor aradaki bağlar
ve herkes kendine cambaz
sadece güzelmiş bu hayat diyor
kalıyor koca şehirler mesaiye
yeni küskünler üretiyor sistem
dağılmış masalar tabureler
düşünceler şakaklara dayanmış
gitmek bilmiyor
ve gözler dikili sonbahar lamellerine
hayat dediğin yayıkta ayran
ekşisi kaymak dibini tutuyor
anlar uzamıyor ömür kesik çizgi
yeni gerilimler doğurduk kundakta
biletler çoktan yırtıldı
son durak şemikler
Cafer Başer
Deneme•Esma Togrul•30.11.2025
Sahte Mutluluk
İlk başta her şey normaldi. Gerçeklik netti kafamda. Sonra yavaş yavaş düşünceler dönmeye başladı; farklı farklı senaryolar… Önce hepsi bir fantaziden ibaretti, sonra aniden gerçekçi olmaya başladılar. Yavaş yavaş ele geçirdiler beynimi. Kurduğum o senaryoları o kadar yaşadım ki beynimde artık ne gerçek ne değil ayırt edemez hale geldim. O hayal dünyasından çıkıp gerçekliğe dönmek istiyordum ama sanki hayalimdeki ben beni tutuyor ve gitmeme izin vermiyordu. Kafamın içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyordum. Kazıyıp atmak istiyordum her şeyi ama olmuyordu. Ben kazımaya çalıştıkça daha da işleniyordu kafama. Mantıklı düşünemez hale gelmiştim artık. Kafamın içinde olanlar gerçeklerden çok güzeldi, belki de o yüzden kurtulamıyordum. Bir hayale, bir umuda tutunup o şekilde yaşamaya çalışıyordum.
Etrafımdaki insanlar beni tutup sarsıyorlardı, yüzüme karşı bağırıyorlardı ama işe yaramıyordu. Hiçbir şekilde vazgeçemiyordum. Gittikçe daha da kopuyordum gerçeklikten. O acımasız gerçekle yüzleşmektense sahte mutluluğum yetiyordu bana. Sonra o acımasız gerçek hücum etmeye başladı beynime yavaş yavaş. Gittikçe ele geçirdi sahte mutluluğumu, silmeye başladı yüzümde oluşan aptal sırıtışı. Yerine ise tebessüm etmeye bile isteği olmayan o bakış yerleşti. Tekrardan kaçıp sığınmak istiyordum ilk başta çıkmak istediğim hayal dünyasına. Tekrardan gülümsemek istiyordum ama bu sefer de gerçeklik beni sıkı sıkı tutmuştu ve bırakmıyordu. Kelepçelemişti beni gerçek dünyaya. Ben ise içimdeki hücrede oturmuş sonsuz gerçekliğe mahkûm edilmeyi bekliyordum. Kaderime razı gelmek istemiyordum ama başka çıkar yol bulamıyordum. Çırpınmaktan bunalmış ve pes etmiştim.
Konuşmak, anlatmak istiyordum içimdekileri. Bağırmak, ağlamak ve haykırmak istiyordum. Ama içimdeki küçük, yıpranmış kız çocuğu “Yapma, zayıf yönünü gösterme insanlara,” diyordu. “Yine kullanırlar onlara açtığın duyguları, sana karşı kullanırlar anlattıklarını. Tekrar ve tekrar yaralarlar seni. Kimseye ağlama, güçsüz olduğunu gösterme. Seni üzmelerine imkân sağlama. Gerekirse ‘duygusuz, taş gibi soğuk’ desinler. Sadece sus ve gülümsemeye çalış. İçinde yaşadıklarını içinde tut ve asla salma dışarı. Gösterme kimseye içindeki fırtınayı. Bırak seni içten içe bitirsin. O fırtına sonun olacaksa da sen kendi sonun ol, başkalarına yardım etme seni sonlandırmasına.”
Hikaye•BERİRE REYYAN YILMAZ•30.11.2025
Yalnızlığın Merdivenleri
Basamaklar birbirini takip etmiyordu; sanki hepsi aynı noktaya çıkıyor, aynı noktada bitiyordu. Zamanın akışı bile burada anlamını yitirmişti. Gölgesini üzerine seren bu adam, kendine ait olmayan bir dünyada misafir bile değil, yalnızca unutulmuş bir ayrıntıydı. Tüm varlığı, devasa bir boşluğun kıvrımlarında silik bir çizgi gibi titriyor, yok oluşun eşiğinde sallanıyordu.
Her basamak, üst üste biriken günahların, pişmanlıkların ve söylenmemiş cümlelerin ağırlığını taşıyordu. İnsan, kalabalık içinde yalnız kalmaktan korkar; oysa gerçek yalnızlık, kalabalığın olmadığı yerde başlar. Burası, kalabalığın bile reddettiği bir çukurdu. Ne bir ses vardı ne de bir hareket. Hatta sessizlik bile burada kendini saklamış, yankısını bile bırakmaya cesaret edememişti.
Adam, dizlerini kırarak oturmuştu; sanki çökmüş bir binanın yıkıntıları arasında kalmış gibi. Gözleri ufka değil, içinin karanlığına bakıyordu. Çünkü insan artık dışarıyı göremez olur; içerideki karanlık dışarıyı da yutar. İçinde taşıdığı tüm sorular cevapsız kalmış, her cevap ihtimali kendi kendini boğmuştu. “Burada nedenim ne?” diye düşündü. Ardından bir düşünce daha belirdi: “Belki de asıl soru bu değil; asıl soru, ‘Neden hiçbir nedenim yok?’ olmalı.”
Basamaklar, dev bir organizmanın kaburgaları gibi uzanıyordu karşısına. Her biri, hayatından eksilen bir yılı temsil ediyordu sanki: çocukluk, gençlik, umut, aşk… Hepsi birer gölgeye dönüşmüş, gölgeler ise kendi sessizliklerinde çürümeye yüz tutmuştu. Bir zamanlar kalbinin attığını hatırlıyordu; şimdi kalbi, sadece yaşadığını ispat etmek zorunda olan bir zorunluluk gibi ritmini sürdürüyordu.
Belki biri gelir diye bekliyordu; bir ses, bir ayak sesi, hatta bir kuş kanadı… Fakat zaman, buraya uğramaktan utanç duyuyor gibiydi. Bu alan artık dünyaya değil, düşüncelerin mezarlığına aitti. Her basamakta gömülü bir hatıra yatıyor, her hatıra kendi taşsız mezarında unutulmaya terk edilmişti.
Adam başını geriye yasladı, gözlerini kapattı. O an içinden geçen tek cümle şuydu: “Keşke hiçbir şey hissetmeseydim.” Çünkü hissetmemek, hissetmekten daha büyük bir özgürlüktü, ama aynı zamanda daha derin bir hapishaneydi. Yalnızlık ona kendini unutturmuyor; tam tersine, onu kendine mahkûm ediyordu.
Ve o orada otururken zaman bir kez daha üzerine kapandı. Ne geçmişten bir iz kaldı ne de gelecekten bir ihtimal. Sadece “şimdi” vardı: ağır, bunaltıcı, kaçışı olmayan bir şimdi. Her basamak ona aynı gerçeği fısıldadı: “İnsan bazen yaşamaz, sadece var olur. Var olmak ise bazen yaşamaktan daha ağırdır.”
Adam gözlerini açtığında hiçbir şey değişmemişti; fakat içindeki ağırlık daha da büyümüştü. Sanki bilinmeyen bir el, ruhunun üzerine taş yığıyordu. Basamakların arasındaki boşluklar bile onu izliyor gibiydi; varlığı yalnızlığını büyütüyor, yalnızlığı varlığını kemiriyordu. “Buradan kalksam ne olur?” diye düşündü. “Hiçbir yere varamayacaksam, hareket etmenin anlamı nedir?”
Ayağa kalkmayı düşündü ama düşünce bile yorucuydu. Çünkü insanı yoran adım atmak değil; attığı her adımda aynı noktaya döneceğini bilmektir. Ve şu an o, nereye giderse gitsin kendi kendisine çarpacağını biliyordu. Kaçacak yer yoktu; kaçmak istediği şey, bizzat kendisiydi.
Basamakların gölgeleri uzuyor, her gölge diğerine karışarak tek bir karanlık oluşturuyordu. O karanlığın içinde kendi siluetini seçmeye çalıştı fakat göremedi. Kendini görememek, artık var olmadığını hissettirdi. Belki de ölmek böyle bir şeydi: bedeni terk etmek değil, kendinden uzaklaşarak görünmezliğe karışmak.
Zihninde bir anı belirdi. Çocukken yüksek bir duvarın üzerine çıkmıştı. Aşağıya bakmış, düşme korkusuyla değil; düşememe korkusuyla titremişti. Belki de kurtuluş düşmekteydi. Fakat düşemezse? Sonsuza dek orada kalırsa? İşte o an düşmekten değil; düşememekten korkmuştu. Çünkü düşmek bitişti; bitiş kurtuluştu. Ama bitmemek, sonsuza dek sürmek; devam eden bir boşlukta devinmeden kalmak… İşte gerçek cehennem buydu.
Şimdi o çocuk değildi, ama duvar daha yüksekti. Ve düşemeyecek kadar tükenmişti.
Bir fısıltı duydu. Nereden geldiği belli olmayan, insan sesiyle rüzgârın arasında sıkışmış bir fısıltı… Hiçbir dilde yazılmamış bir söz söylüyordu; fakat anlamı çok açıktı: “Buradasın çünkü geçmiş seni bırakmıyor.” Adam başını eğdi. “Beni bırakmayan geçmiş değil,” diye geçirdi içinden, “Ben bırakamadım geçmişi.”
O an fark etti ki bu basamaklar bir amfi değil; kendi iç dünyasının kabuğuydu. Her basamak, yıllardır içine gömdüğü duyguların, susturduğu çığlıkların, yarım kalmış cümlelerin donmuş hâliydi. Burası sadece yalnızlık değildi; burası inkârın somutlaşmış hâliydi. Kendi varlığının karşısına dikilmiş dev bir aynaydı. Ve insan kendine bakmaya cesaret edemediği sürece hep böyle oturacaktı: Donmuş. Yarı ölü. Yarı diri.
Nefesi daralmaya başladı. Boşluğun ortasında havanın bile ağırlaştığını hissetti. “Belki de bu, varoluşun son evresidir,” diye düşündü. “Yaşamakla ölmek arasında sıkışıp kalmak. Ne gidebilmek ne de kalabilmek. Sadece sürüklenmek.”
Ve o anda, hiçbir şey yapmadan yalnızca orada oturarak hayatının en büyük çabasını verdi. Çünkü bazen yaşamak, hareket etmek değil; hareket edememeyi kabullenmektir. O kabulleniş umut değil; derin bir teslimiyetti: karanlığa, boşluğa, kendi içine…
Belki kalkmayacaktı; belki sonsuza dek o basamakta kalacaktı. Ama içindeki bir ses fısıldadı: “Devam etmek zorunda değilsin. Sadece var ol.”
Ve varoluş, o an için bile olsa, ağrıyan bir yaranın üzerine konan soğuk bir dokunuş kadar hafifledi.
Karanlığın içinde ilk defa gerçek bir şey hissetti: Acı bile değil, daha derin bir boşluk. Bu boşluk ona ölümü hatırlatmıyordu; çünkü ölüm bile bir bitişti. Bu boşluk sonsuzdu, bitmeyendi. Bittiğini sanıp yeniden başlayan bir döngüydü.
Ve o döngünün merkezinde, hareket etmeyen yalnız bir adam vardı. Kendi kendine, kısık bir sesle fısıldadı: “Belki de kurtuluş yok. Belki bu basamaklardan çıkış, onların bittiği yerde değil; onları kabullendiğim yerde başlayacak.” Ama kabullenmek bile çok uzaktı. Ve bazı ruhlar için ulaşılmaz olan tek şey kurtuluş değil; kabullenişti.
Adam başını eğdi. Gövdesi kıpırdamadı. Zaman durdu. Ve yalnızlık bir kez daha derinleşmeye başladı…
Henüz bitiş yoktu. Ama artık başlangıca da gerek yoktu.
Şiir•Hamza Soysal•30.11.2025
bir taş attı adam
camı kırıldı denizin
bir taş attı adam denize
ve kırıldı camı denizin
ne gecenin ne gündüzün
olmadı haberi bundan
oturup ağladılar
içli içli uzun uzun
kah sevinçli
kah mahzun
diz dize
denizle
ve birden açılıp
önlerine bir kapı
girdiler içeri
buldular orada
her şeyi
tastaman
yepyeni
o an
bir buhurdan gibi
tütüp ten gölgeleri
ve kırılıp
kalp şehrinin
gam şişeleri
kayboldu vehmin
tüm endişeleri
hamza soysal
Şiir•Hüseyin Say•30.11.2025
mazi bir ömür
yüz'lerce kitap vardı
okunacak
raflarda/dünyada/ruhlarda
gah sesli gah ezberden gah yüzünden
gah hafi gah cehri
geçmişten gelen
biliyorum
bir sabah insanlar uyanacak
taşınacaklar mazinin sayfalarına
mazi, her anı bir tarih olan
kimine şanlı
kimine kanlı
kimine hâlâ capcanlı
bir can üfleyen
mazinin görünmez nehirlerinde şimdi
ruhumun kulaçlarıyla yüzüyorum
buncadır renklerde yaşayan kimdi
rengârenk desenlerinde g/özlüyorum
mazi belki bir ölüler denizi
dalga dalga ruhlarımıza vuran
bir define arar gibi arayanlar
bulur mazinin dağlarında bizi
uzaklık nedir, ölçüsü nedir
gökyüzünde ay, pırıl pırıl
bazen ayça bazen bedir
uzaklık nedir bilmez yüreğimde
sular akar maziden şırıl şırıl
dünü bugünde yaşayan o ruhlar
geleceğin mührünü elinde taşır
mazinin solmaz rengiyle boyanan
her dem hakka, hakikate ulaşır
Hüseyin Say
Hikaye•Mehmet Tuna•30.11.2025
AH´LI HIRKA
Naciye’nin üzerindeki gül kurusu deseni olan yünü yıpranmış az ısıtan hırkayım, ne belalar geldi başıma bir bilseniz. Giyenlerin başına geldi sanıyorlar belaların, oysa ki bana geldi hepsi belaların. Nasıl bir yük. Ben Naciye’nin olana kadar, üç konak daha var beni giyen. Ruhumu sarınan üç konak daha var.
Ah çekerek ördü beni Zahire, kahır ahları ile ilmek ilmek örüldüm. Zahire on altısında geç evlenmiş kız, kardeşinin yerine evlenmiş, kocasını sevmek zorunda kalmış, sevmiş, kardeşini kurtarmış bir nebze, üç senelik nebze. O üç sene sonunda yine köy için geç kalmış bir gelin olarak, gelin sabah üşümesin diye, sabah serinliğinde giymek için gül kurusu, zarif, gonca gül desenli çeyizlik hırka olarak, örüldüm.
Zahire ah çekerek ördü beni. Üç sene kurtarabilmişti kardeşini, on üçünde çocuk Gülperi, gelin oldu, karşıki dağdaki yamaç köyden, taş evlerin sahibi üsseyin beye. Üsseyin bey on yedisinde. Pek hevesli, Gülperi’yi hevesle istiyor, içinin kıpırtılarının adını bilmiyor, ama isteğini hissediyor, kanı deli akıyor, akacak mecra buldu sanıyor, sansın tabii, yoksa hali harap, harabat ehli onu istemiyor, istemesin daha, on yedisinde kendini çoğaltacak dölü biliyor, ama özüne vakıf değil daha, yazık işte bu hallere.
Zahire beni ilmeklerken, ben de olmaya başlamışken, her ah ile manamı şekillendiriyordu. Zikirli hırkayım ben, her ah ile bin belayı kendimde düğümleyerek var oldum. Olacak varmış, ben de kahır zikrinin ah’lı hırkası olarak Gülperi’ye çeyiz, ablasından verildim. Hediye olarak Ah’dan hırka.
Zahire farkında değil, ama içi ah dolu, başka kelimesi yok ki dilinin. Kahrın hediyesi olarak çeyiz veriliyorum ben de. Ben kendimi gerçekleştirmek istediğim her anda sevinerek Ah çekiyorum, beni giyen üç konak üç farklı ah ile dile geliyor.
Naciye’ye gelene kadar, bir genç fidanı iyiliğe evirdim. Evire çevire ah diyen Zahire, nice Ah hallerini ilmeklediği gül kurusu örgülerinden birinde, Ah derken, ciğerinin kalp yerini hissederek demiş. İyiliğe evrilen genç fidan, Gülfidan, ruhumun bu ah haline mazhar. Öyleyim ben. Halden hale, taştan taşa vura vura akarım su misal.
Ruhum, var. Hırkanın ruhuyum. Konuşkan bir ruh değilim, yazışkan bir ruhum, gülmelere doyamayan, muzip bir dili olan. Ama ahdan hırka ne kadar gülebilirse o kadar.
Zahire’den tevellüd, Gülperi’de konak, Gülfidan kızına miras, oradan Gülfidan’ın torunu Naciye’ye kalan, eprimiş yorgun, gün yüzü görmeyi arzulayan, Allah demek isteyen tatlı bela hırka oldum son demlerde. Bir cinayetin utangaç tanığı, sebebi değil. Vallahi de billahi de sebebi değil, tanığıyım. Ama ilmeklerimdem birini tenine giyinen Naciye’nin üzerine döken, hüzün olan, ince sızılı bir hırkayım. Naciye kırgın. Öldürmek istiyor. Kırgınlığı böyle düzelir sanıyor. Kırgınlık düzelir mi ki?
Ben de kimin kaleminde dile gelmeyi isterken, Ahraz’a kalmış tutuk, şükürlü, hiç olmazsa dile gelmiş olarak huzurlu, bir daha beni giyene iyilikler sunacak hırkayım. Dile gelince onandım, yetti bu kadar dillenmek bile. Bilinmek istermişim ben de, Ali Haydar yazsaydı beni daha güzel olurdu, ne önemi var demeyin, çok önemli, hiç olmazsa yazmanın adabını biliyor Ali Haydar. Bir daha beni giyen olur mu ki okuyucu?
Tehlikeli bir hikayeyi beraber yaşar mıyız?
Okudukça giyinen olur musun? Ah dan hırkayım, ‘ah demek Allah demek’ derim şimdi. Yolum kahırdan şükre vardı. Serüven sana da geçsin ister misin?
Oku.
***
Naciye Ahraz’a anlattığında hikayeyi, Naciye’nin üstünde idim. Ahraz üşüdü, Naciye vereyim hırkayı sana abi dedi, Ahraz güldü, tam tersi olur kız bu işler, erkek verir ceketini kıza üşümesin diye dedi. Naciye güldü, aman abi lafımı olur böyle şeylerin ısıtsın işte seni biraz, walla vereyim işte. Ahraz dördüncü giyinen, cinayeti o işledi. Ben üzerindeydim düşünürken, planlarken. Naciye kırgın, onuru zedeli, öldürünce dik yürüyecek.
Yürümek önemli, dik yürümek daha önemli. Öldürecek kadar yakın. Öldürmek isteyecek kadar içine dokunmuş. Naciye, İzzet’i öldürmek istiyor.
İzzet, Kemaraltı’nda kahve işletiyor. Naciye’nin yavuklusu. Bir tek onu seviyor. Zeki Demirkubuz’un Masumiyet filminin ilham kaynağı ilişkileri. Masum olan tek sevgileri. Gerisi kahırlı hikaye. İzzet, namuslu, izzetli biri. Sevmiş olan Naciye, sevilen İzzet. Ama İzzet, izzetli, sevilen olunca bile sevenden daha bağlı sevgisine. İzzet evli, evsiz, kiracı. Naciye evsiz, evli, mülk sahibi. Ne önemi varsa bunların. Ama izzet ev almak için Naciye’den para istedi. Naciye ikiletmedi. Ama para kıymık gibi izzeti mahvetti. İnceden ezildi. Bilemezdi böyle olacağını. İzzeti nefsine dokundu. İzzetin nefsi vardı da Naciye ağaç kovuğu mu? İzzet’in eşi, Naciye ablasını aradı, abla sana çok yük olduk ben o parayı sana verecem dedi. İzzet bilmiyor bunları. Altı bileziğinden dördünü sattı. Zaten hep iki bileziğini takardı koluna, İzzet farketmedi. Naciye istemem sağol dedi, almadı. Çok ısrar üzerine aldım ama bilezik olarak bende duruyor dedi. Bana borcunuz yok sizin dedi. İzzet’in eşi, Naciye Ablasını dünya Ahiret abla biliyordu. İzzet Naciye’yi gerçekten severdi. Ahiretlik gibi. İzzet’in eşi, Sümbül, fitnesi olmayan güzel huylu kız, meraktan, Naciye Ablasına İzzet’i şikayetlendi. İsteği izzet’inin başkası gözünde nasıl göründüğü idi. Naciye Ablası çok güzel anlattı İzzet’ini. İzzet, başkalarının gözünden de yakışıklı, iyi huyluydu.
Ben hırka, tanık oldum, Barbar’da, ‘abi İzzet’i öldür gözünü seveyim’ deyişine. Sırtındaydım, paralandım. Hangi Ah’tan sirayet etti, bilmiyorum. Hangi ilmeğim o anın içine nüfuz etti bilmiyorum, ama şimdi dile gelen olarak üzgünüm ve tanığım, fail değil.
***
Ahraz Abi, kalıbının adamı değilmiş İzzet. Sadece sevmek, beklentisiz sevmek, zormuş. Gözümden düştü, yaralandım, ve bu yara kan kaybından beni öldürdü. Farkında İzzet, bana bir şey yapamaz, kıyamaz diyor, işte bunu düşünecek kadar içten pazarlıklı. Kıyamıyorum ona, o yüzden öldürmeli.
Eleştiri•Selim Gül•30.11.2025
Döngüsellik, Tanım ve Sistem İlişkisi
Bu makalenin temel amacı, güya bir sisteme uymadığından dolayı, kimilerince Kur’an’dan olmadığı ‘iddia’ edilen, Tevbe Suresindeki 128. ve 129. ayetler hakkındadır.
Aşağıda okuyacağınız satırlar özetle, iddia sahiplerinin gösterdikleri argümanların ‘matematiksel olarak matıksızlığını’ izah etmektedir.
Matematiksel anlamda bir küme düşünüldüğünde, önce elemanlarının niteliği tanımlanır. Bu iyi tanımlama ile, kümenin elemanlarının niceliği hakkında, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılan, insanların aklında zorunlu bir konsensüs sağlanmış olur. Bu uzlaşı olmazsa tanım geçerli değildir.
Mesela 5 elemanlı bir A kümesi {1, 2, 3, 5, 7} şeklinde tanımlansın. Bu kümenin elemanları açık seçik bellidir. Niteliğinde, niceliğinde ve dolayısıyla eleman sayısında bir ikilik olmaz.
A kümesinin kendisi hakkında, doğru mudur ya da yanlış mıdır diye bir soru sorulamaz. Sorulursa bu mantıksız bir safsata olur. Çünkü tanımı tektir, nesneldir, objektiftir. Ancak elemanları hakkında, kümenin elemanı mıdır, elemanı değil midir, şeklinde sorular sorulabilir.
A kümesine eşit, en az 2 farklı kümenin birleşimi olan, çok sayıda küme tanımlanabilir. A = B ∪ C, A = D ∪ E ∪ F, A = G ∪ H ∪ K ∪ L gibi A kümesine eşit birçok benzer formlar bulunabilir.
Mesela A = B ∪ C ikili formunu ele alarak devam edelim. Burada A, B ve C farklı tanımları olan 3 kümedir. B ve C kümesinin tanımları hem kendi aralarında hem de A kümesiyle farklıdır.
Özdeşlik İlkesi
M = {2, 3, 5, 7} , N = {1} tercih edildiğinde A = M ∪ N olur. Fakat P = {1, 3, 5, 7}, R = {2} tercih edildiğinde bu sefer de A = P ∪ R olur.
M ile N ve P ile R farklı tanımlı kümeler olduğundan, bu M, N, P ve R küme tanımları üzerinden A bulunamaz ve sorgulanamaz. Sorgulanması durumunda, doğrudan doğruya mantığın birinci ilkesi olan 〝A, A olandır özdeşlik prensibi〞ile çelişir. Bu gayet açık bir durumdur.
Ayrıca, A kümesine bağlı kalarak, M ile N veya P ile R gibi formlar bulunduğu ise ortadadır.
A kümesini doğru bir öncül ya da doğru bir tanım kabul etmeyerek, M ile N kümesini veya P ile N kümelerini; keyfi, öznel, subjektif olarak birçok şekilde seçme tasarrufunu yapan ikinci şahıslardır. Yani A kümesini belirleyenin dışında olan bir durum söz konusudur.
Sistem, A = M ∪ N olarak seçilirse, M kümesinin elemanları için,〝 0 ile 8 arasındaki asal sayılardır 〞denebilir. Sistem, A = P ∪ R olarak seçilirse, P kümesinin elemanları için, 〝 0 ile 8 arasındaki tek sayılardır 〞denebilir.
Birinci sistem tercih edilirse, N = {1}, dışarıda kalır. Yok şayet ikinci sistem tercih edilirse, bu sefer de R = {2} dışarıda kalır.
Halbuki ne M kümesinin ne de P kümesinin tanımı, A kümesi ile özdeş değildir. Sistemler, dikkat edilirse dışarıdaki ikincil tercih ediciler tarafından, açıkça bağımsız bir şekilde〝 0 ile 8 arasındaki asal sayılardır 〞veya〝 0 ile 8 arasındaki tek sayılardır 〞olarak çoğaltılabiliyor.
Burada M ve P kümeleri, önce A kümesinin içerisinden tercihli ve keyfi olarak belirleniyor. Bunların tanımındaki sistem, kesin doğru bir öncül kabul ediliyor. Daha sonra M kümesinin tanımına uymadı diyerek N = {1} kümesi dışarıda bırakılıyor. Ya da P kümesinin tanımına uymadı diyerek R = {2} kümesi dışarıda bırakılıyor.
Bu yöntem ile A kümesinin elemanları tartışılamaz. A kümesinin elemanları her iki durumda da aynıdır. Sadece, dışarıdan belirlenen herhangi bir sistemle, zaten baştan kabul edilen bir kümeyi, farklı alt gruplara bölebilirsin. O kadar!
Döngüsellik Mantık Hatası
A kümesinin içerisinden seçilen bir alt kümedeki sistemi kesin doğru görerek, daha sonra bu kabulden hareketle, A kümesinin elemanlarının tamamında da, bunun olması zorunlu bir kritermiş gibi sorgulamak, döngüsellik mantık hatasına girer. Çünkü burada, doğru zannedilen öncülün yine kendisi ile sonuç doğrulanıyor. Bu ise sahte bir çıkarım olur. Böylesi bir netice, mantık ilkeleri ve bilimi açısından kesinlikle kabul edilemez.
Oysa A kümesi, kesin doğru kabul edilerek, farklı sistemler pekâlâ yine tanımlanabilir. Mesela, A kümesine, bu kümenin elemanlarından {2} hariç, geriye kalanları〝 0 ile 8 arasındaki tek sayılardır 〞denebilir. Ya da A kümesine, bu kümenin elemanlarından {1} hariç, geriye kalanlar〝 0 ile 8 arasındaki asal sayılardır 〞denebilir.
Sonuçta, anlaşıldığı üzere sistem ile tanım aynı şeyler değildir. Tanım sabittir ama sistem değişkendir. Tanım nesneldir ama sistem özneldir. Tanım objektiftir ama sistem subjektiftir. Tanım tektir ama sistem çoktur.
Bu konuyu böylece detaylı açıklama yapmanın elbette bir nedeni var. Şöyle ki:
19 Sisteminin İddiası
A = M ∪ N olarak yukarıda soyut olarak açıklanan matematiksel, mantıki ve bilimsel izahları şimdi de birlikte somutlaştırabiliriz.
A = {6348 elemanlı küme: Kur’an’ın tamamındaki ayetler} olsun.
M = {6346 elemanlı birinci küme: 19 Sistemine uyan ayetler} ve
N = {2 elemanlı ikinci küme: 19 Sistemine uymayan Tevbe Suresindeki 128. ve 129. ayetler} şeklinde alt kümelere ayrılabilir.
Böylesi bir taksim, malum olduğu üzere Reşat Halife'ye (ö. 1974 ) aittir.
İşte ikincil şahıslar tarafından eksik olarak üretilen ve M kümesinin ancak bir bölümü için tanımlanan sistemi, kesin doğru öncül ya da doğru bir tanım kabul ederek, önce N kümesini ayrı tutmak, sonra bu kriteri A kümesinin de sağlaması şartını koşmak, bu sağlamayınca da hemen ardından 〝 Esasında A değil, M kümesi orijinaldir. A kümesine N kümesi sonradan ilave edilmiştir. 〞çıkarımında bulunmak, matematiksel olarak doğru değildir. Mantıksal açıdan safsatadır ve yanlıştır. Bu hatalı çıkarım türünün adı da döngüselliktir.
Matematik eğitimi alan biri olarak söylüyorum, merhum Reşat Halife, bence bu önemli ayrıntıyı fark edemedi. Fakat, Mustafa Kurdoğlu, meseleye daha bilimsel yaklaştı ve Ortak Akıl Yayınları tarafından yayımlanan ‘‘Kur’an-ı Kerim’in Sayısal Yapısı’’ adındaki kitabında ayrıntılı olarak izah etti. Böylelikle hem onun hatasını düzeltti hem de matematiksel bir kriptoloji keşfetti.
Dolayısıyla, Tevbe Suresindeki 128. ve 129. ayetlerin Kur’an’dan olmadığı iddiasını matematiksel ve mantıksal olarakta çürütmüş oldu.
Son Söz
Küme sisteme feda edilemez, sistem kümeye feda edilir.
Küme sahibine bakar oysa sistem algılayana bakar.
Küme sabittir, açıktır, objektiftir ama sistem değişkendir, kapalıdır, subjektiftir.
Sistem, kümeyi korumaz. Ama korunan kümenin içerisinde, farklı sistemler bulunabilir.
Sistem, alt kümenin bir kısmını kapsar fakat bütünü kapsamaz.
Sistem kümeyi değil, küme sistemi kuşatır.
Sistem, kümeyi bağlamaz. Yani küme sisteme tabi değildir, sistem kümeye tabidir.
Küme sistemi sorgular fakat sistem kümeyi sorgulayamaz. Zaten kümeyi sisteme indirgemek ise başka bir mantık hatasıdır.