Şiir, zaman ve bekleyişle içe çöken insanı anlatır. Yolculuklar yapılır ama kaçış yoktur; gri gökyüzü her yere taşınır. Söylenemeyen sözler, kapanan kapılar ve büyüyen boşluk sonunda suskun bir kabullenişe dönüşür.
Oku31.12.2025
Şiir •İrfan Erden
İnandık
İnandık
Biz yıkılmamayı
ayakta kalmayı öğrendik
iki kırmızı bu hayatta
taş üstüne taş koyarak
haritalarda yeri olmayan acıl...
Oku31.12.2025
Şiir •Ömer Dilbaz
Bir Şeyin Bitmeden Önceki Hali
Bir Şeyin Bitmeden Önceki Hâli
Zaman,
bana hiç ait olmadı
ama hep benden geçti.
Bir gölge gibi omzuma dokundu,
adımı bilmeden.
Çoc...
Oku31.12.2025
Şiir •Yaşar Beçene
Sen Geldin!..
Birinin gelişiyle hayatın tamamlandığını, aşkın ve huzurun her nefeste yeniden yazıldığını fısıldayan dizeler…
Oku31.12.2025
Eleştiri •Emine Köse
Entel Köy… Filmi ve Çocuk Kalmak
Entel Köy Efe Köye Karşı filmi üzerinden bireysel ve toplumsal psikoloji eleştirisi.
Oku31.12.2025
Şiir •BAYBARS
KIŞA BAKARAKEN BAHARI GÖRMEK
Oku31.12.2025
Sinema •Raif Mihmandar
Canım Kardeşim (1973) – Toplumsal Gerçekçiliğin Sessiz Çığlığı
Canım Kardeşim (1973), yoksulluk içinde yaşayan Murat ile arkadaşı Halit’in, Murat’ın hasta küçük kardeşi Kahraman için verdikleri sessiz mücadeleyi anlatır. Kahraman’ın son isteği olan bir televizyon, film boyunca yoksulluğun ve sınıfsal eşitsizliğin simgesine dönüşür.
Oku31.12.2025
Editörden •Gökhan Bozkuş
Güneşe Sözümüz Var
Yeni Yıla Şiirle Açılan Bir Kapı
Oku31.12.2025
Şiir •Salih İpek
İçimdeki Çalgı
ruhumun sızısı
Oku31.12.2025
Şiir •Ahmet Terzioğlu
GÜZEL
~GÜZEL~
Ey güzele meftûn
'Güzeli bulmak mesele'
Diyen dost!
Güzeli gecelerde ara
Gece,
Sevenlere güzel
Sevdâya
Aşka güzel.
Bir ba?...
Oku31.12.2025
Şiir •RIDVAN ZILELI
Bir Âna Sığan Aşk
Bu şiir, “ân” kavramı üzerinden sevgiliye duyulan mutlak ve derin aşkı anlatır. Sevgilinin bir bakışıyla zamanın durduğu, kalbin aydınlandığı; varlığının vuslatta huzur, ayrılıkta ise sabır ve hasret doğurduğu vurgulanır. Şiir boyunca sevgili, gönlün tek sultanı, aşk ise hem yakıcı bir ateş hem de y
Oku31.12.2025
Şiir •Tuba Toprak
Ömürcesine
Henüz düşmedi kalemime gece
Bir hayal gezinir mavi ummanlarda sessizce
Sensiz yarım kaldı cümleler,
Harf harf
Hece hece
Sanki hayalin taştı odama gizlice
Oku31.12.2025
Deneme •Betül Yenilmez
Bahara Emanet Kalanlar
Vedasız vedan üzerine..
Oku31.12.2025
Şiir •Talha T Gülasrı
Anılarla Ayakta Kalan Ve Hâlâ Işığı Yanan Bir Ev
Eski evi üzerinden geçmişe özlem..
Oku31.12.2025
Deneme •Mustafa Döşdemir
GEÇTİĞİMİZ YILIN KÜLTÜR-SANAT Z RAPORU NİYETİNE SON DERECE ŞAHSİ BİR DENEME
Bir edebiyat dergisine o yıl beni ençok etkileyen kitap, film, müzik için kısa bir paragraf yazmam istenmesi üzerine, bütün bir yıl edebiyat, sanat ve kültür alanında yaptıklarımı gözden geçirmem ve bu muhasebenin önemini fark etmeme dair bir deneme.
Oku31.12.2025
Şiir •Beyruha
AYNI
Susup konuşmuyorsam, dilsiz belleme beni
Hem kurda, hem kuzuya, postu giydiren aynı
Azıcık yükselince, düşmez sanma gövdeni
Hem göğü, he...
Oku31.12.2025
Şiir •Cafer Başer
DEMİR ÇOCUK
DEMİR ÇOCUK
sorarım size
sevinç nasıl uçarmış
gökyüzüm demir
duvar çok yüksek
göğü örmüş dikenler
ipleri demir
ka...
Oku31.12.2025
Deneme •Hasan ÇAĞLAYAN
Şairin Seyahati Üslûbun Lezzeti
Özellikle çocukken, yaşadığımız kasabanın ötesinde kim bilir hangi dünyalar var diye düşünür, habire hayaller kurardık.
Oku31.12.2025
Hikaye •Şeyma Tavlaşoğlu
37 SANİYE
37 SANİYE
Kapı, yılların ağırlığını taşıyamamış gibi ağır ağır açıldı. Bir zamanlar gururla girdiği o kapıdan şimdi başı u...
Oku31.12.2025
Şiir •Murat Emir
ağla/ma
Oku31.12.2025
1 / 20
Başlık
Şiir•Mahir Karasu•31.12.2025
Kendi içine doğru devrilen yaşlı ağaç,
Köklerinde biriken
zamanın nemli
ağır tortusu
çürüyor usulca
Suların çekildiği kıyılarda
paslı bir sandal gibi unutuluyoruz
Beklemenin kemirgen pası
yorgun gövdemizi usulca
kaplıyor artık
Hiçbir rüzgârın
kıpırdatamadığı ağır
bir perdeye dönüşüyor zaman
Cam kırıklarıyla dolu
tekinsiz bir uykunun ortasında
uyanıyoruz ansızın
Geceyi ikiye bölen
keskin ve soğuk
tren düdüğü
çınlıyor içimizde
bavullara sığmayan
dağınık ve yarım eşyalar,
hangi şehre gidilse
peşinden gelen gri gökyüzü
Yüzüne kapanan kapıların ardında
derin bir boşluk büyür,
Dudakların kenarında
donup kalan
sözlerin ağırlığıyla
susuyoruz birlikte
Şiir•İrfan Erden•31.12.2025
İnandık
Biz yıkılmamayı
ayakta kalmayı öğrendik
iki kırmızı bu hayatta
taş üstüne taş koyarak
haritalarda yeri olmayan acılardan
sessiz isyanlardan
bir ülke kurduk kendimize
geceler ağırdı
omuzlarımıza çöken gökyüzü kadar
ama biz umudu
bir türkü gibi sakladık iç cebimizde
umut insanı var eder dedik
umutla uyandık her yeni güne
biraz isyan biraz öfke ile
öfkemizi bile
namuslu taşıdık
ihanete benzemesin diye
uğradığımız haksızlıklarda
suslarımız çok oldu
sabrımîz yettigince
insan bazen en çok kendine yenilir
kendine kızar dedik
kimseleri suçlamamayi ögrendik
her sorumlulugu üzerimize aldik
her düşüşe biz musade ettik
işte o yüzden
dizlerimizdeki yarayı
toprağa sürüp kalktık
başak verdik boy boy
yıkmadık kendimizi
yıkıntılardan geçtik yalnızca
gökyüzüne başımızı uzattık
kalbimizi
O vazgicilmez vuslata yasladık
ve her seferinde
bir çocuğun gülüşünü
bayrak yaptık yarınlara
güneşi doğuran sabahları
başımıza taç ettik
biz yenilgiyi hiç kabullenmedik
teslimiyeti asla...
bir türkü duydugumuzda uzaklardan
ateşler yaktık dağ başlarından
ve sabah yeniden doğdugunda
inandık
umut ettik
insanın
yeniden insan doğacağına...
İrfan Erden
Şiir•Ömer Dilbaz•31.12.2025
Bir Şeyin Bitmeden Önceki Hâli
Zaman,
bana hiç ait olmadı
ama hep benden geçti.
Bir gölge gibi omzuma dokundu,
adımı bilmeden.
Çocukluğum hâlâ bir yerde
nefes alıyor olabilir.
Belki bir rüyada,
belki eski bir sesin içinde
yanlış hatırlanarak.
Büyümek dediğin şey
bir şeyi kaybettiğini fark etmektir
ama ne olduğunu
asla tam çıkaramazsın.
Sadece yokluğuna alışır,
adını unutursun.
Aynalar dürüst değildir.
Seni gösterir
ama senden eksik.
Çünkü yüzün vardır,
geçmişin yok.
Ölüm,
büyük bir sessizlik değil belki de.
Belki yalnızca
tamamlanmış bir cümledir.
Noktasını koyduğunda
kimse alkışlamaz.
En zor olan
veda etmek değil,
veda etmeyi gerektirecek
bir şeyin
gerçekten yaşanmış olmasıdır.
Bazı anlar vardır,
tekrar etmez.
Bazı insanlar da
bir kez anlaşılır
ve bir daha asla.
Eğer bir gün
hiçliğe benzersem,
bil ki kaybolduğumdan değil;
kendime
fazla yaklaştığımdandır.
Ve hayat…
hayat dediğin
belki de sadece
bir şeyin bitmeden önceki
son hâlidir.
Ömer Dilbaz
Şiir•Yaşar Beçene•31.12.2025
Sen Geldin!..
Sen geldin —
zaman durdu bir an.
Takvim sessiz kapandı,
sabah adını fısıldadı.
Sözlerin
dudağımda ince bir iz bıraktı.
Dünya dönüyordu,
biz yavaşça onun kalbine yerleştik.
Sen geldin —
çocukluğunun sesi aktı toprağından,
bahar kelimelerime karıştı.
Evet, bahar içimde
seninle yürür artık.
Geceye kök salan sözcükler
dallar arasından
sessiz bir düş taşır.
Sen geldin —
fındık bahçeleri,
taflan kokusu,
ince bir sabah…
Sen gülerken
gökyüzü hafiflerdi.
Ben ise yağmurla
toprağın konuşmasını dinledim.
Bazen sadece susardık —
en çok o zaman anlardık birbirimizi.
Yarım bir kahvaltı,
soğumuş bir çay,
bıraktığımız gölgeler…
Bir oğul büyüttük;
iki narin çiçek açtı
kalbimizin kıyısında.
Sabrı öğrendik,
sevginin sessiz hesabını.
Sen geldin —
hiçbir harfim eksilmedi.
Yaş almak değilmiş bu;
zamanla dost olmakmış.
Dualarım göğe
senin yüzünü çizer oldu.
Sen geldin —
ve yıllar…
Hayat, şiire dönüştü.
Ben seni yazmaya çalıştım,
ama en güzel dizeleri
senin bakışların yazdı bana.
Gül dalında güzeldir derler —
sen dal oldun.
Ben gölgende
uzun uzun soluklandım.
Rüzgâr sustu —
sen geldin.
Eleştiri•Emine Köse•31.12.2025
Son yıllarda içimde bu süreci gözlemliyorum. Tabi ki terapistimin desteğiyle. Nerede çocuk gibi, nerede yetişkin gibi, nerede ebeveyn gibi davranıyor veya algılıyorum etrafında olup biten hadiseleri?
Yetişkin taraf; dengede olan, seçim yapan, yaptığı tercihin değerinin ve sorumluluğunun farkında olan taraf. Sorumluluk alarak hareket ettiği için hesap vermeye hazır aynı zamanda.
Çocuk taraf ise ; safi, dürüst ama bir o kadar gördüğünde ve o anda istediğinde ısrarcı. Orijinal, doğal , kendi gibi, bireysel. Fakat lezzet ve merak peşinde koşarken ne dağıttığı yerlerden haberi var ne de onları düzeltme sorumluluğunu alacak bilinci.
Ebeveyn taraf: Korumacı fakat eleştirel. Gelişimi değil mevcudu korumayı, arıza çıkarmamayı, topluma uyum sağlamayı önemseyen taraf.
Bu farklı parçaları fark edip kabul ettikçe algıların değiştiğini ve farklı bakış açılarının nasıl da hayatımı kolaylaştırdığını gözlemliyorum. Ve onları „ kendi konumunda kabul ettikçe „ hayatın daha kolay akar hale geldiğini.
Yetişkin tarafı güçlendirmenin gerçekten „ büyüme“ denen şey olduğunu da öğrendim.
Şimdi çocuk kalmış yanlarımı keşfedip şefkatle sarıldıkca ve „seni anlıyorum“ diyen yetişkin iç sesimi güçlendirdikçe görüyorum: Ne de çok çocuk varmış yeryüzünde; boyu yaşı makamı koca koca... Size de selam. İçten bir selam.
Çocuk kalmak, yetişkin olmak derken bunun toplumsal versiyonuna temas eden bir film geldi aklıma.
Arada bu filmi izlemek iyi geliyor. Nasrettin Hoca fikrası gibi; güldürürken düşündüren bir film. Hem memleket havası hem eskide kalmış samimi sosyal ilişkiler, hem de son dönemde yüzleşmek zorunda kaldIğımız toplumsal çürümüşlüğümüzü yansıtan taraflarını buldum bu defaki izleyişimde… Tebrik ve takdire şayan bir film oldu her izlediğimde.
Youtu.be/PiGnNUOnBEs..
Filmin başında „ anarşist“ kelimesinin
Türkiye toplumundaki karşılığı ile
Gerçek anlamının karşılığı işleniyor….
„Ekolojik Anarșist“ bir grup
Entellektüelin İstanbul’un bunaltan şehir hayatından kaçma arayışı sonucu; sakin, doğayla iç içe bir hayat kurma kararları.
Kendi değerlerinden kopmuş köy halkının
Tek değerinin para haline gelmesi nedeniyle oluşan çatışma…
Entelköy halkinin Efeköy halkına gerçeği
Anlatmak için mücadele etmesi… Sanatın
Birleştiren rolü.. Dinin ve kutsal değerlerin
yozlaşan zihinler tarafindan nasıl da
kullanıldığı….
Kıymeti bilinmeyen, ‚köyün delisi‘ olarak
Görülen, „Cebinde kaç para var senin“ denerek aşağılanan ‚Aşırı‘ nın film sonunda kıymete binmesi…
Küçük çocuk gibi iyi idare edilmesi gereken toplumun; aynı insanı nasılda hem yere batırıp hem de kolayca aşırı yükseğe çıkakarabildiği … ( Böyle bir toplumun verdiği veya vermediği kıymet ne kadar değerli olabilir? Ne kadar güvenilebilir ? )
Bütün bu olayların arasında çaresizce
Sıkışıp kalan köyün muhtarı. Catışmaların
Büyümesini engelleyen ince nokta ise : parayı önceleyen muhtar ile ‚ortalığı karıştıran anarșist grub’un elebaşısı olarak görülen Alman kızın birbirlerine hissettikleri duygunun iyi niyeti beslemesi, düşmanlığı giderecek çözümler aramasına vesile olması.
Bir çok şeyin bir arada işlendigi vakit
Harcamaya değer bu filmden dikkate değer
Sahneler:
Dk 7-10.30 Anarşistlik üzerine geçen
Dialoglar ve misafirlerin herşeye ragmen
Kucaklanması evde misafir edilmesi.
Dk 19- 28 Eșeğe siddet uygulanmasından
Kurtarma girişimleri, Termik Santral
Haberi.
Dk 46-58, Entel köylülere tiyatro ve konser
Vasıtasıyla gerçeği anlatma çabası. Bu arada dini değerlerin manipülasyon aracı olarak kullanılması.
63- 71 Para kazanamayan Efe köylülerin
Entelköyün yaptıkları ile daha çok para
Kazandığını görmeleri ve şaşkınlıkları.
Dk 86.30 – 96 Değer verdiği tek şey; statü ve para olan toplumun savruluşu. Önce
Küçük gördüğünü sonra kıymetli görmesi.
Hakiki değerden uzak olduğu icin yine
De bocalamaya mahkum kalışının ibretlik
Sahnesi…
Dk 97-101 Güzel Ege manzarası eşliğinde
Muhabbet ve türkü. Alman kızın Türk muhtara verdiği türkülerin mânâsı dersi.
İlgisini çekip izleyeceklere şimdiden iyi seyirler dilerim.
Şiir•BAYBARS•31.12.2025
KIŞA BAKARAKEN BAHARI GÖRMEK
Yine dayandı kapıya gri bir sessizlik,
Camlar buğulu, sokaklar derin uykuda.
Kimi için kar, bir vedanın beyaz örtüsüdür,
Bir yalnızlık türküsü gibi düşer çatılara.
Kimileri kapanır içine gün kısaldıkça,
Ayaz, bazılarının sesini de dondurur.
Kış gelirken, birileri eksilir içinde,
Bir veda daha yaşanır, sessizce ve soğukça.
Ama ben ;
Ben bambaşka bakarım bu mevsime.
Soğuğun ardında yeşeren bir şey var,
Buzun içinde kıpırdanan, sessiz bir kıvılcım.
Her donmuş toprağın altında
Bir filiz uyur, bir rüya bekler.
Ve ben, o rüyayı duyarım içimde,
Her kar tanesi bana bir başlangıç fısıldar.
Çünkü bilirim;
Kış, son değil sadece bir duraktır.
Bir nefes, bir hazırlık, bir geçittir,
Yeniden doğacak günlere yazılmış bir önsöz gibi.
O yüzden ben,
Ayazda bile yakarım içimdeki kandilleri.
Umut, bazen en çok
Soğuğun ortasında parlar.
Sinema•Raif Mihmandar•31.12.2025
Türk sinemasının en sarsıcı yapıtlarından biri olan Canım Kardeşim, yönetmen Ertem Eğilmez imzasını taşımasına rağmen onun alışıldık sıcak komedilerinden oldukça farklı bir yerde durur. Senaryosunu Sadık Şendil ve Arzu Okay’ın yazdığı film, 1970’ler Türkiye’sinin sınıfsal eşitsizliklerini, yoksulluğunu ve umutsuzluğunu son derece sade ama derinlikli bir anlatımla gözler önüne serer.
Konu ve Anlatı Yapısı
Film, hayatın kıyısında yaşayan iki kardeş figürü etrafında şekillenir. Murat (Tarık Akan), umutsuzluğa kapılmış, hayata tutunma gücünü büyük ölçüde kaybetmiş bir gençtir. Onun arkadaşı Halit (Halit Akçatepe) ise aynı yoksulluk koşullarında yaşamaya çalışsa da daha dışa dönük ve hayata mizahla tutunan bir karakterdir. Murat’ın küçük kardeşi Kahraman’ın ağır hastalığı, filmin dramatik omurgasını oluşturur. Kahraman’ın son isteği olan bir televizyon, hikâyeyi bireysel bir arzudan toplumsal bir trajediye dönüştüren sembolik bir unsura dönüşür.
Karakterler ve Oyunculuklar
Tarık Akan, bu filmde alışılmış “jön” imajını tamamen geride bırakarak içe kapanık, kırılgan ve umutsuz bir karakter portresi çizer. Bu rol, Akan’ın kariyerindeki en önemli dramatik dönüşümlerden biri olarak kabul edilir. Halit Akçatepe ise genellikle komediyle özdeşleşmiş oyunculuğunu burada daha gerçekçi ve hüzünlü bir zemine taşır. Akçatepe’nin karakteri, yoksulluğun insanı nasıl güldürerek de yaralayabileceğini gösterir.
Temalar ve Semboller
Canım Kardeşim, yoksulluk, sınıf farkı, çocukluk masumiyeti ve umutsuzluk temalarını merkezine alır. Televizyon, film boyunca yalnızca bir tüketim nesnesi değil; modern hayata, mutluluğa ve “başka bir dünyaya” açılan bir pencere olarak simgesel bir anlam kazanır. Ancak bu pencere, yoksullar için ulaşılması neredeyse imkânsızdır.
Film, duygusal manipülasyondan kaçınarak acıyı gündelik hayatın sıradanlığı içinde sunar. Kahraman’ın hastalığı dramatize edilmez; tam tersine, sessizlikler ve bakışlar aracılığıyla seyirciye hissettirilir. Bu da filmin etkisini daha da güçlendirir.
Yönetmenlik ve Sinematografi
Ertem Eğilmez’in yönetimi son derece ölçülüdür. Kamera, karakterlerin yüzlerine ve yaşadıkları mekânların gerçekliğine odaklanır. Gecekondular, dar sokaklar ve boş arsalar, filmin ruhunu besleyen mekânsal unsurlar olarak öne çıkar. Melih Kibar’ın müzikleri ise minimal kullanımıyla sahnelerin duygusal ağırlığını derinleştirir.
Sonuç
Canım Kardeşim, Türk sinemasında toplumsal gerçekçiliğin en yalın ve en acı örneklerinden biridir. Umudu bağırarak değil, fısıldayarak arayan bu film; seyircisini ağlatmayı değil, düşünmeye zorlamayı hedefler. Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin güçlü performanslarıyla hafızalara kazınan yapım, aradan geçen yıllara rağmen güncelliğini ve etkisini korumaya devam eder.
Editörden•Gökhan Bozkuş•31.12.2025
Yeni Yıla Şiirle Açılan Bir Kapı
Yeni bir yıl… Takvim yapraklarının değiştiği bu eşik, yalnızca zamanın ilerlediğini değil; umutlarımızın, sorumluluklarımızın ve sözlerimizin de yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini hatırlatıyor bize. 2026’ya girerken, Cizlavet olarak edebiyatın, sanatın ve düşüncenin insanı diri tutan asli damarlar olduğuna olan inancımızı bir kez daha yineliyoruz.
Zor, hızlı ve çoğu zaman hoyrat bir çağda yaşıyoruz. Gürültü çok, söz ise giderek azalıyor. İşte tam da bu yüzden kültür ve sanat, yalnızca estetik bir uğraş değil; bir karşı duruş, bir hafıza, bir umut alanı olarak daha da anlam kazanıyor. Cizlavet, bu alanı diri tutma çabasını yeni yılda da sürdürmeye; şiiri, öyküyü, düşünceyi ve eleştiriyi aynı masada buluşturmaya devam edecek.
Bu sayımızda, yeni yılın ruhuna yakışır biçimde, sözü şiire ve dirence bırakıyoruz. Ocak 2026 kapağımızda, şiiri yalnızca bir yazı türü değil, bir yaşama biçimi olarak gören bir isim var: İrfan Erden.
Güneşe Verilmiş Bir Söz
İrfan Erden’in şiiri, karanlıktan beslenen ama karanlığa teslim olmayan bir damar taşır. Onun dizelerinde hüzün vardır ama umutsuzluk yoktur; öfke vardır ama yıkıcılık değil, direnç vardır. “Güneşe Sözüm Var” derken, bir romantik iyimserlikten değil; adalete, eşitliğe, barışa ve insan onuruna verilmiş bilinçli bir sözden bahseder.
Ankara’da başlayan ve yaklaşık otuz yıldır Berlin’de devam eden yaşam serüveni, Erden’in şiirini çok katmanlı bir zemine taşır. Göç, aidiyet, toplumsal hafıza ve insanın iç sesi, onun şiirinde iç içe akar. Sosyoloji eğitiminin kazandırdığı bakışla, bireysel olanı toplumsaldan ayırmadan yazan Erden, şiirin yalnızca “hissetmek” değil, aynı zamanda sorumluluk almak olduğunu da hatırlatır bize.
Bu sayımızda yer verdiğimiz kapsamlı söyleşide, İrfan Erden’in şiire bakışını, sanatı neden bir kaçış değil bir yüzleşme alanı olarak gördüğünü, Berlin’in çok kültürlü sanat ortamının üretimine nasıl katkı sunduğunu ve şiiri neden bir “cesaret” olarak tanımladığını okurlarımızla paylaşıyoruz. Onun sözlerinde sıkça karşımıza çıkan ortak bir hat var: kirlenmiş bir çağda, kirlenmemiş yarınlara inanma ısrarı.
Sanat, Toplum ve Umut
İrfan Erden’in de altını çizdiği gibi, sanatçı toplumdan bütünüyle kopamaz. Sanat; bir annenin ağıtında, bir çocuğun nefesinde, bir kalbin sessiz çarpıntısında var olur. Bu nedenle şiir, yalnızca bireysel bir iç döküş değil; topluma, zamana ve insana yöneltilmiş bir çağrıdır.
Cizlavet olarak biz de bu çağrının izini sürüyoruz. Yeni yılda da edebiyatın birleştirici, iyileştirici ve düşündürücü gücüne alan açmaya; farklı coğrafyalardan, farklı seslerden gelen metinleri bir araya getirmeye devam edeceğiz. Çünkü inanıyoruz ki söz çoğaldıkça karanlık azalır.
2026’nın; daha adil, daha merhametli, daha çok okunan ve daha çok düşünen bir yıl olmasını diliyoruz. Bu yıl da güneşe sözümüz var.
İyi okumalar.
Gökhan Bozkuş
Editör
Şiir•Salih İpek•31.12.2025
İçimdeki Çalgı
Bir makara gibi sarar geceyi,
her döngüde biraz daha eski bir şarkı olurum.
Zamanın telini tutan eller,
sık sık kayar,
bir an için sesim kaybolur.
Tezene, bir duvarın ucunda beklerken,
sessizce yankı yapar toprağa.
Bir çığlık gibi yükselmez,
gölgesi bile kocaman bir boşlukta silinir.
Ve kirman,
yavaşça düşer yerden yukarıya,
kırık bir taştan düşen hayallerin
yavaşça parçaladığı düşüncelerim gibi.
Hevin gelir,
bazen bir esinti,
bazen bir rüzgarın adı.
Beni sarar,
bütün kırılganlıklarımı kucaklar,
ve bir daha ben yokum.
Bir makara daha sarılır,
bütün gözlerim kaybolur.
Bir çark daha döner,
ve yine içimdeki her şey
bir başka şekil alır.
Şiir•Ahmet Terzioğlu•31.12.2025
~GÜZEL~
Ey güzele meftûn
'Güzeli bulmak mesele'
Diyen dost!
Güzeli gecelerde ara
Gece,
Sevenlere güzel
Sevdâya
Aşka güzel.
Bir başka güzeldir
Yıldızlı mor geceler
Yakamozlar başka
Ay başka güzel.
……….
Çareyi gecelerde ara
Düşersen
Onulmaz derde.
Buluşur yaralı gönüller
Ay ışığının
Düştüğü yerde.
Bir başka güzeldir
Şafak beyazı
Aydınlık geceler
Duâlarla tüllenen
Gönüller başka
Dil başka güzel.
……….
Vuslatı gecelerde ara;
Menzîl olur geceler
Hasret yüklü kervanlara.
Bir vaktinde gecenin
Açılır semâ kapıları
Kavuşur sâkinleri
Göklerin ve yerin.
Bir başka güzeldir
Lâcivert geceler
Gül kokulu âyinlerin
Şebleri başka
Arûsu başka güzel.
~a terzioğlu~
Şiir•RIDVAN ZILELI•31.12.2025
Bir âna sığdı ömrüm, cemâlinle münevver,
Zamân sustu o demde, kalbim sana müyesser.
O ân ki nazarın değdi, dilimde âh u figân,
Gönül tahtımda sensin, hükmün kalbimde revân.
Bir ânda çözdü hüznü, tebessümün nigâhı,
Harâb-ı dilde açtı güller gibi sabâhı.
O ân ki vuslatınla titredi rûh-ı perîşân,
Ne mâzî kaldı geride ne istikbâl-i giryân.
Bir ânlık firkatinle cihân oldu bana dâr,
Sabır secdesine vardı bu gönl-i bî-karâr.
O ân sen olmayınca zaman zindân kesilir,
Nefeslerim sayılır da ömür eksilir.
Bir ân seninle olmak bin bahâra bedeldir,
Bu aşk ki sînede sır, hem ateş hem emeldir.
O ânda anladım ben: ezel sensin, ebed sen,
Duâmda adın kaldı, gönlümde yâdigâr sen.
Şiir•Tuba Toprak•31.12.2025
ÖMÜRCESİNE
Henüz düşmedi kalemime gece
Bir hayal gezinir mavi ummanlarda sessizce
Sensiz yarım kaldı cümleler,
Harf harf
Hece hece
Sanki hayalin taştı odama gizlice
Ne ellerin kaldı avucumda ıslak ve soğuk
Ne de sesin dalgalarda boğuk boğuk
Henüz düşmedin ömrüme,
Bekliyorum bak açık kapı pece
Bir zamanda durdu saatler duvarda
Gözlerim takılı kalır
İsmini anar kış kokulu rüzgârlar
Karanlık sorular büyür içimde
Dudakları dikili rüyalarımın
Öylesine saçma
Öylesine sinsice
Suskunluğum çarpar kapılara usulca
Her susuşunda biraz daha çoğalır yokluğun
Bir geceye daha sığmaz bu hasret
Bilirim
Tattım daha önce
Bir ömre yayılır sevdan
Bir saniye silinmezsin soldan
Belki bir düş olursun
Belki de bir sabah
Kirpiklerimde uyanırsın ansızın
O vakit kalemim geceyi tanır
Başlar bendeki ebedi semah
Ve sen
İlk kez
Düşüverirsin ömrüme
Ömürcesine...
Tuba Toprak
21.12.2025
Deneme•Betül Yenilmez•31.12.2025
*Bahara Emanet Kalanlar*
Bugün onu aradı gözlerim.
Aynı havayı solumamış, göz göze gelmemiş olsak da,
gönlüm elinde bir fenerle dolaşıyor;
bir ümit, onu bulmaya çalışıyor.
Rüyalar yokluğunu hissedip kabuslara fısıldıyor.
Battaniyem kısa bu gece;
açıkta kalan ayaklarım, üşüyen ruhuma sesleniyor:
“Zavallı yetim,” diyor.
“Zavallı yetim…”
İnsan hiç görmediği birini özler mi?
Bugün öğrendim cevabını.
Meğer özlemek için sevmek yetiyormuş.
Ama sevmek, özlemi dindirmiyormuş.
Çünkü hâlâ eksiğim.
O gittiğinden beri eksiğim...
Gidecek olan biri, önce gelir.
Gönlüne dokunur, bir iz bırakır.
Sonra vedasını eder;
ama bazen o veda, eksik bir kalbe uğramadan geçip gider.
O geldi… yüreğime değdi.
Ama dünyaya dediği “hoşçakal”ı
benim yüreğime hiç demedi.
Hayat, yetim olarak da olsa devam ediyor.
Ama bir yetime nasıl devam eder ki hayat?
Çorabının söküğünü, ruhunun öksüzlüğünü kabullenerek mi?
Yoksa her sabah yeniden başlayarak,
eksikliğiyle yaşamayı öğrenerek mi?
Sağımda sonbahar rüzgârı esiyor,
şalımı havalandırıyor.
Hafif hafif yüzümü okşayıp,
her hasretin bir vuslatı olduğunu hatırlatıyor.
Bir gemi yaklaşıyor kıyıya.
Acınası hâlimi görüyor olsa gerek,
yolcularını teker teker uyarıyor:
“Ellerinizi sallayın,” diyor.
“Ellerinizi sallayın…”
Gittiğin günden beri
şu sonbaharın kurumuş yaprakları
takvim yaprakları gibi.
Sanki vedasız vedan üzerinden geçen zamanı hesaplıyorlar.
Ellerimde bavullar, sırtımda çantam...
Kalbimden taşan sevgiyi içlerine doldurdum.
Sen durma! Yürü ruhunun ufkuna!
Ben, gönlümdeki bu aşkla,
ölünceye dek beklerim seni bu limanda.
Belki uğrarsın rüyalarıma,
sesin karışır dualarıma,
gönlün yine aç ruhuma dokunur;
bir çare olur yalnızlığıma.
Bahara emanet edip gittin bizi,
ama sensiz geçen baharların
kışlardan bir farkı yok ki!
Şefkatinin sesi bir boşlukta yankılanıyor.
Binalar ışıl ışıl gözümü kamaştırıyor.
Işıklar dalgalı denize çarpıp gökyüzüne yansıyor.
Sabah olurken,
gündüz mü geceyi yutuyor,
gece mi gündüzü,
emin olamıyorum.
Zamanın da sensiz anlamı yok çünkü.
Şu soğuk,
bu hissettiğim kimsesizlik
terbiye ediyor nefsimi.
Boğazıma oturtuyor bir yumru gibi heveslerimi.
Ruhum kırışıyor, adına yaşlılık değil olgunluk deniyor.
Bazen mırıldanıyorum:
“Sevdalısı olduğun bakiye kavuştun,
ne olur beni de al yanına.”
Güneş doğarkenki şu kızıl deniz iletiyor mu sana?
Bir anda darıldım bu dünyaya.
Ne kızgınım, ne de öfkeli…
Sadece kırgınım.
Martılar artık cıvıldamıyor, sadece simitlerimi çalıyor.
Gemiler limanda salınıp denize bir melodi armağan etmiyorlar.
Sadece limandan ayrılıyorlar.
Gidiyorlar…
tıpkı senin gibi.
Artık beklemek bile yoruyor beni.
Gözlerim seni aramaktan değil, seni görememekten yorgun.
Evimden, barkımdan kovuldum, gurbette boğuldum, hicrette kayboldum.
O dar zamanlarda iğne iplik ile geldin yanıma — vaazlarınla mı?
Gözyaşlarınla mı? Bilmem...
İlmek ilmek ördün Allah aşkını, yaralarımı kapattın.
Bak ezan okunuyor, baki sevgilin beni çağırıyor.
Namaz için camiye doğru adımlanırken onları görüyorum elele,
limanın kenarında oturmuşlar.
Onlar kim biliyor musun?
Onlar senin vedanla benim vefam.
Şiir•Talha T Gülasrı•31.12.2025
Anılarla Ayakta Kalan
Ve
Hâlâ Işığı Yanan Bir Ev
Eski evler gibiyim,
içimde bir sürü anı.
Duvarlarımda
sesini unutmamış kahkahalar,
bir köşede
yarım kalmış duâlar asılı.
Kapılarım gıcırdar
her hatırlayışta.
Girip çıkan çok oldu;
kalan az,
kıran fazla.
Pencerelerimden
hep geçmişe bakılır.
Gelecek,
arka bahçede büyüyemeden kurumuş
bir fidan gibi.
Saatlerim hep geri kalır.
Zaman,
bana uğrayıp geçmez;
oturur,
demli bir çay daha ister.
Bir oda var içimde,
hiç açılmayan.
Orada
babamın sesi,
annemin bekleyişi,
çocukluğumun dizleri kanayan
masumluğu durur.
Çatım akıtır bazen;
gece olur,
hatıralar yağmur gibi sızar içeri.
Uyuyamam.
Eski evler
uyumaz zaten.
Arada bir
birileri gelir.
Sorularla dolaşır odalarımda.
Cevap vermem.
Bazı gerçekler
misafirlik değildir.
Yine de
bir kandil yanar içimde.
Adı sabır.
Dumanı göğe yükselir,
Allah görür.
Eski evler gibiyim..
yıkılmam,
sadece susarım.
Çünkü bilirim:
Bazı anılar
ancak sessizlikte korunur.
Talha T Gülasrı
Deneme•Mustafa Döşdemir•31.12.2025
GEÇTİĞİMİZ YILIN KÜLTÜR-SANAT Z RAPORU NİYETİNE SON DERECE ŞAHSİ BİR DENEME
Bir yılın bitip yenisinin başlayacağı bu demlerde insan, kendisini rutinin telaşesinden sıyırıp bir muhasebe yapma gereği duyuyor. Zihnimin tam da “Bu yıl neler planladım, neler yaptım, yapmayı düşündüklerimin ne kadarını gerçekleştirdim?” gibi sorularla meşgul olduğu bir sırada e posta kutuma bir ileti geldi. Daha önce bir öykümün yayımlandığı bir edebiyat dergisinden gelmişti bu ileti. Dergiye eser göndererek katkıda bulunan yazarlardan ve şairlerden, bu yıl okudukları, izledikleri veya dinledikleri en iyi film, dizi, video, albüm, şarkı ve kitap gibi Türkçe eserleri kısa birer paragraf yazıyla birlikte paylaşmalarını rica ediyorlardı. Malum, yayınlar yıl sonu listesi hazırlamayı sever. Bu dergi de bu listeyi 2025 yılı için, o yıl dergide eseri yayımlanmış yazar ve şairlerle beraber hazırlamak istemişti.
Edebiyatın bir vesileyle içinde olmama rağmen bunu hiç düşünmediğimi fark ettim. Bitmek üzere olan yıla dair kafamda muhasebesini yaptığım birçok konu başlığı vardı aslında. Edebiyata ve sanata dair o yıl ürettiklerimin ve tükettiklerimin hem niceliksel hem niteliksel değerlendirmesi ne kadar önemliydi halbuki. Evet, birçok kitap okumuş, film ve dizi seyretmiştim. Yeni şarkılar dinlemiş, yeni videolar keşfetmiştim. Hemen zihnimi hızlıca yokladım; en çok etkilendiğim film ve kitap kendini hemen hatırlattı zaten. Zor değildi bu sorunun cevabını vermek ama benim için yeni olan, geçmiş yılın muhasebesini yaparken okunan kitapların, seyredilen filmlerin ve dinlenilen şarkıların da hesaba katılmasıydı.
Geçtiğimiz yıl birbirinden farklı türler arasında gezinmiştim. Bazen bir roman karakterine kızmış, bazen bir öykünün geçtiği mekânı tasvir eden yazara hayran kalmıştım. Altını çize çize okuduğum denemeler, derkenar notlar aldığım fikir inceleme kitapları olmuştu. Çokça eski şairleri okumuş, yer yer yeni şairlerin mısralarını çözümlerken bulmuştum kendimi. Kendimi birçok farklı müzik türüne ilgi duyan bir adam olarak addetsem de telefonumdaki müzik uygulamasının yaptığı bu yıla dair dinlenen şarkıların özet listesi aslında çoğunlukla benzer türlerde dolandığımı göstermişti. Ayrıca şöyle bir zihnimi yokladığımda, koca bir yıl boyunca iki elin parmağı kadar bile film seyretmediğimi fark etmiştim. Bu durum, her ne kadar yıl içinde farklı konulara odaklanmamdan kaynaklanmış olsa da bu başlık özelinde işlerin kesat gittiği ortadaydı.
Düşünmeye başladıkça olay kitap, müzik, dizi ve filmle kalmadı tabii. Geçtiğimiz yıl hiç tiyatroya gitmiş miydim? Yahut kaç konsere gitmiş, hangisinde daha çok eğlenmiştim? O yıl hangi müzeleri gezmiştim? Katıldığım kültürel etkinlikler bende ne gibi izler bırakmıştı? Bu gibi sorular aslında muhasebe yaparken, geçmiş yılda olanı olmayanıyla ve yeni yılda olması arzu edileniyle edebiyat, kültür ve sanatın ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu başlığı olduğunu hatırlattı bana. Evet, geçtiğimiz yıl beni en çok etkileyen kitap, film ve dinlediğim müzik üzerine düşünürken aslında bütün bir yılın edebiyat ve kültür başlığı altında Z raporunu almış olarak buldum kendimi. Bakalım seneye bu zamanlar alacağım Z raporu bu yılkinden ne kadar farklı olacak. Bu arada dergiye verdiğim cevabı merak ettiğinizi varsayarak aşağıya bırakıyorum, bu yazının kapanış paragrafı niyetine.
Sevgili Dost, diye başlayan Ali Ural’ın Posta Kutusundaki Mızıka isimli kitabını bu yıl okuduğum en iyi Türkçe eser olarak yazabilirim. Deneme türünde olmakla birlikte yazarın üslubundaki edebî ton ve şiirsel tarz sizi kolayca içine çekiyor. Kitap aslında mektup şeklinde kısa metinlerden oluşuyor. Her bir mektup hayali bir dosta hitaben yazılmış. Her mektup ayrı bir meseleye odaklanıyor. Yer yer güncel hayatın içinden örneklerin şiirsel bir üslupla harmanlandığı, yer yer kadim dönemlerden ve tarihin farklı dönemlerinden günümüze iz bırakmış önemli şahsiyetlerin eserlerinden alıntıların olduğu özgün bir kitap. Mektup tarzında olması dolayısıyla yazarın size samimâne içini döktüğünü hissediyorsunuz birçok yerde. Evet, “Sevgili Dost” satırlarıma burada son verirken sana da bu kitabı tavsiye eder, selamlarımı gönderirim.
Roberto Benigni’nin yönettiği ve oynadığı, Türkçeye Hayat Güzeldir olarak çevrilmiş, orijinal adı Life Is Beautiful olan film, bu yıl seyrettiğim ve beni en çok etkileyen filmdi. Bu filmi yıllar önce seyretmiştim aslında ama yetişkinliğimde çok daha farklı bir gözle izledim. Film, İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin maruz kaldığı soykırımı bir babanın çocuğuna oyun olarak betimlemesi üzerine kurulu. Daha bir durumsal farkındalıkla izlendiğinde senaristin diyalogların arasına gizlediği mesajları, seyircinin üzerine boca etmeden, çok estetik bir şekilde verdiğini fark ediyorsunuz. Mizahın, aslında travmatik olayları ifade etmede ne kadar güçlü bir enstrüman olduğunun da ispatı mahiyetinde bir film. Gazze’de hâlihazırda yaşanan bunca zulme bakınca filmi karmaşık duygular içerisinde izlediğimi söylemeliyim. Ayrıca Roberto Benigni’nin günümüzde Filistin halkının maruz kaldığı zulme yüksek sesle karşı çıkması da onurlu bir duruş olarak kayıtlara geçti. Hâsılı, bu yıl seyrettiğim filmler arasında bu filmi ayrı bir yere koyuyorum. Biraz uzattım, belki konudan da saptım farkındayım ama son bir gevezelik yapasım var. :) Filmin başlığından bahisle, hayat güzel midir değil midir kesin bir şey diyemem; zamana, mekâna, kişiye ve bağlama göre cevap değişir. Ama hayatı güzelleştirmek için kavga vermek var ya, işte o gerçekten güzel.
Şiir•Beyruha•31.12.2025
Susup konuşmuyorsam, dilsiz belleme beni
Hem kurda, hem kuzuya, postu giydiren aynı
Azıcık yükselince, düşmez sanma gövdeni
Hem göğü, hem de yeri başa gösteren aynı
Söylerim dinlemezsin, sen haddini bilmezsin
Ağlamayı unuttun, bir insana gülmezsin
Dilin acıyı söyler, kalpten kini silmezsin
Hem rahmet, hem gazabı nasibin eden aynı
Sözünün durağında, vezinden yok hiç eser
Üç afilli cümleyle, cahil ahkamı keser
Zülfüne gölge düşse, dalda yaprağa küser
Hem dostu, hem düşmanı cana yettiren aynı
Yaşadığın sırça köşk, urban incili kaftan
Her saat ziyandasın, geçiyor günün haftan
Kefenin markası yok, vazgeç bunca zaaftan
Hem günah, hem sevabı hesap ettiren aynı
Baharımızı çalıp, sen gülümüzü yoldun
Esfel-i safilinin mihmandarı sen oldun
Bula bula bu bağı, bahçemizi mi buldun?
Hem alim, hem zalimi illa bitiren aynı
Mühür elinde diye olmasın beyim havan
Ağzında taze lokman, olur elbette yavan
Atlas yorganın gider, kalır topraktan tavan
Hem beyi, hem köleyi dize getiren aynı
Beyruha
Şiir•Cafer Başer•31.12.2025
DEMİR ÇOCUK
sorarım size
sevinç nasıl uçarmış
gökyüzüm demir
duvar çok yüksek
göğü örmüş dikenler
ipleri demir
kalbimde tik tak
parmaklıklar kafesim
kapılar demir
ellerim pamuk
her kes bana çocuk der
oyunlar demir
yıldızlar varmış
güneş konsa sıcacık
camlar da demir
desem koşmak nedir
uyur oyun ranzada
yatağım demir
bir babam varmış
aslan gibi yürekli
soyadı demir
on yaşındayım
bembeyaz ruh içimde
yaşlı bir çocuk
Cafer Başer
13/12/25
Deneme•Hasan ÇAĞLAYAN•31.12.2025
"Bize çarpıcı gelen sözler, kendimize mal ettiğimiz –içinde yaşadığımız– bir evrende yankılar yapan sözlerdir. Bu titreşim, içimizde yeni başlangıç noktaları bulmamıza yardım eder." Cesare Pavese
Özellikle çocukken, yaşadığımız kasabanın ötesinde kim bilir hangi dünyalar var diye düşünür, habire hayaller kurardık. Kuş olup uçmak, seyyah olup diyar diyar göçmek isterdik. Ne zaman ki televizyon ile tanıştık, merakımız hepten çoğaldı. Sonra gazeteler, kitaplar derken gezi yazıları girdi hayatımıza. Girdi ve gezmek ve görmek hasretimiz oldu. Ama gün geldi; hayalini kurduğumuz, düşlerini gördüğümüz o dünyanın kapıları aralanıverdi. Öyle ki sadece şehirler değil, ülkeler gezip dolaşmaya başladık. Başladık lâkin o büyük tılsım kayboldu; o büyü, o rüya bozuldu sanki. Galiba, çocukluk ve gençlik yılları hayal kurma çağıydı; hayaller duruldu. Duruldu da büsbütün öldü mü peki? Tabii ki hayır. Kendimizi bulduk aslında. Gezmek ve görmek, çoşku alanından çıktı; farklı bir anlam kazandı. Benzerlerimiz ile karşılaşınca, onlar bize ayna oldu. Bir ben değilmişim böyle gören, böyle düşünen, böyle hisseden dedirtti.
İşte, Frankfurt Seyahatnamesi de o aynalardan biri oldu benim için. Meğerki Haşim de benzer hislerle gezip dolaşmış, yazıp söylemiş. Onun şeker ezer gibi, bal süzer gibi satırlarını okurken üslûbun lezzetini de tattım: "Zannedilir ki ufuklarımızın ötesi bambaşka alemlerin eşiğidir. Güneşin battığı yerde, bulutlardan saraylar kurulduğunu, erguvandan kaleler yükseldiğini, ateşten caddeler açıldığını, zümrüt veya yakuttan tavuslar ve horozlar dolaştığını görenler, kendi hayatlarından artık tat almaz olur ve ufukların arkasında emsalsiz bir cihanın saklandığını zannederek bu alemin hasretini çekmeye koyulur."
İyi bir şair olduğu kadar iyi bir denemeci ve seyyah da olan Haşim, keskin bir gözlemcidir aynı zamanda. Şair yanıyla gezip dolaşırken bir sosyolog ve filozof gibi gözlemler yapmadan da duramaz. "Cins cins zannettiğimiz insanlar da her yerde birdir ve aynı şeyleri söyler." der. Der ve gezmenin olmazsa olmazı fotoğrafları, fotoğraf çektirme seanslarını dolar diline. "Hele Kodak (yani fotoğraf makinesi. H.Ç), seyahatte, nice bayağılıkların tespiti vasıtasıdır. Her dağ köşesinde, her dere kenarında, her kaya, her ağaç altında birbirinin fotoğrafını almakla meşgul muhakkak çirkin bir çifte tesadüf olunur. Bu resimler, ancak dönüşte dostlara ve akrabalara emsalsiz bir maceranın vesikaları şeklinde gösterilmekten başka hiçbir maksatla çekilmiyor." Belli ki sıkça şahit olmuştur böylesi durumlara. Aslında bugün de şahit oluyoruz bunlara, hatta daha da fazlasına; ama bir farkla: Sosyal medya üzerinden.
O, sıkı bir gözlemci olarak yine gezen ve yazan insana yöneltir satırlarını. Seyahat esnasında, neredeyse birdenbire geçici bir cehaletin gelip çöktüğünü ve artık o gözle gezip dolaşmaya durduğunu tespit eder onun. Ama neticede ortaya serilen gözlem ve düşünceleri şiire kardeş sayar: "Hele" der, "muvakkat bir şair olan seyyah, yabancı alemler içinde kendisine arız olan zaruri cehalet sayesinde etrafını daima uydurucu bir gözün hayretleriyle görecektir: Evliya Çelebi'nin eski Türkiye'si, Comte de Gobineau'nun Afgan'ı ve lran'ı, Pierre Loti'nin lstanbul'u, Paul Morand'ın New York'u ancak seyyah gözünün yoktan yaratıp görebileceği birer harikulade hayaldir. İşte şair ve seyyahın bu akrabalığı yüzündendir ki seyahatname, hiçbir lisan hünerine muhtaç olmaksızın bir şiir kitabının kardeşidir."
Sonra, yabancı bir diyarda gezmenin getirebileceği en olası ihtimali düşünerek küçük bir tiyatro sahnesi düşlemeden edemez. Muzipliği sever. Mevzu dildir ve yaklaşım da hayli ilginç ve esprilidir: "Ya şimdi yere düşsem, elim ayağım kırılsa, üstümden bir otomobil geçse, ben ne yaparım? Halk beni saracak, ismimi, memleketimi, yerimi soracaklar, ben ise asfalt üzerinde kaymış bir araba beygiri gibi, etrafımdakilere sessiz bakmaktan başka ne yapabilirim? O zaman dünyanın en güzel bahçelerinden biri olan Frankfurt Hayvanat Bahçesi'ne koşardım ve bu gurbet diyarında, yağmurlu havada, demir kafeslerin arkasında, yaşlı gözlerle kendilerini seyre gelenlere dalgın dalgın bakan dilsiz hayvanlara bir kardeş acısıyla bakardım."
Böyle dese de seyahate yabancı değildir aslında. Her seyyah gibi o da ilkbahar ve yaz günlerini tercih eder gezmek için. Fakat gerek Fransa gerekse Frankfurt seyahati ne büyük şanstır ki güze denk gelmiştir. Böyle olunca, sulara ve mermere alevler düşürmeyi seven şair, bu sefer, güzün sunduğu cömert manzaraları seyre dalarak altınlar saçar: "Fransa'ya birçok defalar seyahat ettim. Fakat ikametlerim hiç sonbahara tesadüf etmemişti. Bu sefer Avrupa sonbaharını Frankfurt dağlarında doya doya seyrettim. Hâlâ gözlerim, gördüğü o muhteşem şeyin yığın yığın ihtiyar altınlarıyla kamaşmakta..."
O, Frankfurt'a gelince, şehre yakın ve o zaman köy olan Bad Homburg'a davet edilir. Burada konfeksiyonculuk yapan arkadaşı, yemek öncesi otomobille bir dağ gezintisi teklif eder. İşte, "Hayretle kabul ettim. Zira, kafamdaki bütün dağ mefhumları uzak, sert, vahşi ve korkunçtu." cümlelerini kurduğu yer burasıdır. Otomobile biner ve yola koyulurlar. O günün Türkiye'sinde şehir merkezleriyle sınırlı olan asfalt yolun dağlara kadar uzanmasını hayranlıkla anar.
Mamur bir ormanın ortasında inerler. Hava bulutlu, tepe rüzgârlıdır. Etrafa göz gezdirmeye başlar. Bir şair nazarıyla, rönesans tablolarını andıran ve ressamları kıskandıracak derecede şiirli bir bakışla renklere, desenlere boğar okuru. Ve elbette yine yangınlar çıkarmadan duramaz: "Fakat yerde ve daldaki yaprakların hepsi de kırmızı ve sarı idi. O kadar kırmızı ve o kadar sarı ki, güya büyük bir yangının alevleri ormanın her tarafını sarmış ve bütün ağaçlar büyük birer meşale halinde bu bulutlu sonbahar seması altında sessiz bir yanışla yanıyordu."
O gün öyle de bugün farklı mı peki? Elbette ki hayır. Eğer bu yılki sonbaharı görmemiş olsaydım, Haşim'in yazdıklarını şairliğine verirdim. Ama işte, özellikle bu ekimde ve Taunus bölgesinde öyle şiirli bir sonbahar oldu ki şaştım kaldım. Yaşadığım köy Taunus'un bir yamacında, Bad Nauheim ile Bad Homburg hattında bir vadide yer alıyor. Yani Haşim'in yazdığı manzaralar bu bölgeye ait.
İlginçtir ki Almanya'ya ve bu ülkeye geldiğimde de ekim başıydı ve bir şair dostumla Haşim'in dolaştığı Großer Feldberg'e çıkmıştık. Bütün çevre sararmaya ve kızarmaya duran bir deniz gibi güneşleniyordu. Esintili hava hafiften serinlik veriyordu. Kışın az bir süreliğine de olsa kara bürünen ve kayak alanı olan bu yerler, bir kez daha güzün tadını çıkarıyordu.
Evet, Frankfurt Seyahatnamesi, meraklı okurlarını bekliyor. Taunus da tıpkı o günlerde olduğu gibi bugün de bir tablo, bir renk cümbüşü olarak yerinde duruyor. Ve her güz, Haşim'in de dediği gibi, altınlar, gümüşler ve yakutlar saçarak insanın aklını başından alıyor.
Hasan Çağlayan
Ekim 2025 Ober Mörlen
Hikaye•Şeyma Tavlaşoğlu•31.12.2025
37 SANİYE
Kapı, yılların ağırlığını taşıyamamış gibi ağır ağır açıldı. Bir zamanlar gururla girdiği o kapıdan şimdi başı utançla eğik, pişmanlığın gölgelediği bakışlarla adım attı. Tozlu odanın içinden süzülen güneş hüzmesi, havada asılı duran zerreciklere çarparken adamın boğazına bir yumru oturdu. Yutkunamadı. İçine tıkanıp kalmış yılların söylenmemiş sözleri miydi bu, yoksa yalnızca havadaki toz parçaları mı, ayırt edemedi.
O mavi duvarlar hâlâ oradaydı… Ama artık bir renk değil, bir hesap tutuyorlardı. Her çatlak, her dökülen parça ona fısıldıyordu:
“Senin yüzünden…”
Bir zamanlar övgüyle anlattığı başarıları, yokluktan varlığa uzanan hikâyesi, kendisine biçtiği büyüklük ve “hep daha iyisi” diye kurduğu ucuz hayaller… Hepsi bir anda uçup gitmişti. Bir an hiçbirini hatırlayamadı. Çünkü gözleri odanın ortasındaki sarı koltuğa takılmıştı.
Tüyleri dökülmüş, rengi hafif solmuştu; ama belleğin acımasız parıltısıyla hâlâ capcanlı duruyordu karşısında.
Eşinin çok severek oturduğu, bazen parmak uçlarıyla kolçaklara şekiller çizdiği, dalıp gittiğinde kimbilir hangi hülyalara sürüklendiği; beş aylık oğlunu üzerinde emzirip ninniler söylediği o koltuk…
İki yaşındaki büyük oğlunun saçları da koltuk gibi sarıydı. O koltuğun dibinde, annesinin ayağındaki terliklerin içindeymiş gibi küçük adımlarla dolaşır, bazen de sehpanın üzerindeki çarklı oyuncakla oynardı. O çark döndükçe çıkan basit ses bile tarifsiz bir neşe getirirdi evin içine.
Adam düşündü:
Asıl ev, artık burası değil; kendi içine döndüğü o karanlık yüreğiydi.
Yüzleşti.
Bu ev, gizleyemediği çığlıkların yankısıyla doluydu zihninde. Karısının yalvarışları, bebeğinin kesilen nefesi, iki yaşındaki oğlunun korkudan eli ağzında ağlaması… Ve o gün kapıyı üzerlerine kilitlediğinde çıkan o metal ses…
Hatırladıkça ürperdi.
Sanki dik bir yokuşu çıkıyormuş gibi çırpındı kalbi.
Kimse görmesin diye avucuna sıkıştırdığı kazağının koluyla hızlıca sildi gözlerinden süzülen yaşları.
Öğlen vakti birkaç evrak almak için eve girdiğinde, karısının rengi kaçmış yüzü onu karşılamıştı. Kadın, bebekteki gariplikleri, çırpınan minik göğsünü, solan yüzünü anlatmaya çalışıyordu. Ama adam hiçbir şeyi duymadı.
“Abartıyorsun!” diye haykırdı.
Tehdit etti.
Hakaretler savurarak evraklarını topladı. Kapıya doğru ilerlerken karısı arkasından koştu, ceketinden tuttu, yalvardı:
“Ne olur doktora götürelim…”
Ama onun o günkü asi ruhu hiçbir şeyi duymak istemiyordu. Öfkesinden telefonu sehpadaki nakış makasıyla kesti. Sonra hızını alamayıp kapıya yöneldi ve kaderlerini kedere çevirecek o kilidi vurdu.
Ardından gelen çığlıkları duysa sorumluluk alacaktı.
Duysa işleri yarım kalacaktı
Duysa, anneliğin sezgisine yenilmiş olacaktı.
Duymadı.
Duymak istemedi.
Bir kilit sesi…
Bir kader sesi…
Böyle başlamıştı o masumun hikâyesi.
O ses, alnından terler dökülen, dilinden dualar akan o masum kadına 37 saniyelik bir cehennem yaşattı.
Bebek nefessiz kaldı.
Bahçeye açılan o minik pencereden anne soluksuzca bağırdı; sesi duvarlara çarpıp düştü.
Kadın, koltuğa tutunup ağlayan iki yaşındaki oğlunun ayaklarının dibine yığıldı.
Bebeği kucağına aldı; kendi nefesiyle ona can vermeye çalıştı.
Zaman durmuştu sanki…
Kadın ağladıkça saniyeleri saydı.
Tam 37 saniye sonra bebek tekrar ağlamaya başladı.
İşte o an, makus kaderinin başladığı andı.
Adamın hayatı birkaç gün sonra eski hâline döndü. Hastane süreçlerinden sonra vicdanını rahatlattığını sandı. O eve artık ömrü boyunca engelli kalacak bir yavru, canlı bir cesede dönmüş bir anne ve etrafı anlamsız gözlerle inceleyen masum bir çocuk bıraktı. Sonra kendi dünyasına daldı.
Kadın ise hiçbir zaman gitmedi o adamın “yeni dünyası” dediği sahte hayata.
Harabesinde, harap olmuş bir gönülle yaşadı.
Sırtını sarı koltuğa dayayarak geçirdi günlerini .
O koltuk, hem sığınağı hem mezarı gibiydi.
Ağladı, düşündü, dualar uçurdu Rabbine…
Hareketsiz yatan oğluna umut olduğunu düşündüğü bir yumak ip hazırladı; tek hareket eden elini canlandırıp çocuğunu ayağa kaldırdığı o hayali hiç bırakmadı. İpi her çözdüğünde çocuğu tebessümle ona bakıyordu , sanki o ip hayata tutunmanın vesilesiydi.
Büyük oğlu içine kapanmıştı. Yılların sessizliği onu da tüketmişti. Ama annesinin elini hiç bırakmadı.
17 yıl böyle aktı.
Küçük oğul o yatakta büyüdü, sonra bir gün aynı yatakta ruhunu teslim etti.
Gri bir günün karanlığında annenin yüreği de kararmıştı.
17 yıl önce kundakta getirdiği oğlunun, artık koca bir delikanlı bedeniyle cenazesinin o evden çıkışını izlerken içi söndü.
Büyük oğlu dayanamadı artık. O evde kalmak nefesini kesiyordu. Yurt dışına çıkmaya karar verdiğinde annesi onu duaları ve gözyaşlarıyla uğurladı.
Bir bahar akşamı, kadın sarı koltukta tesbihini çekiyordu.
Ruhu daraldıkça daraldı.
Kalbi kuş gibi çırptı.
Gözleri yıllarca canlı ceset gibi yatan oğlunun yatağına kaydı.
Aklı 17 yıl önceki o 37 saniyeye,
sol yanı ise kapıdan çıkıp giden diğer evladına…
Ve ruhunun ufkuna sessizce yürüdü.
Adam, yıllarca sadece vicdanını susturmak için bu harap evi ziyaret etmişti.
Ama o büyük ayrılıkların hiçbirinde kendine emanet edilen değerlerin yanında değildi.
Ömürlerini ziyan ettiği üç can gitmişti hayatından.
Duvarlara dokundu. Parmak uçlarından dökülen boya değil, yıllarca susturulmuş karısının çığlıkları, bir ölümün sessiz tanığı, bir gidişin en eski şahidiydi.
Sehpadaki o çarklı oyuncak…
Çocuklarından kalan son izdi.
Bir anda çöktü.
Sarı koltuğun dibine yığıldı.
Yıkılan duvar değil, adamın kendisiydi artık.
Kapanan kapı değil, kendi içiydi.
Ve şimdi vicdanı kilitlemişti onu o odaya.
İlk kez hıçkırarak ağladı.
Zihni sustu, kalbi konuştu.
Acısını terbiye edemedi; edemediği her duyguyu tahliye ediyordu yürek zindanından .
37 saniyeyi, bir ömrü ve kaderi düşündü…
Düşündü…
Düşündü…
Sonra koltuğun ayaklarına tutunarak değil, adeta ona sarılarak doğruldu.
Yaktığı gönlün, yıkılan duvarların, boş kalan yatağın ve sönmüş bir hayatın ardından…
Kilidi bu sefer kapatmadan çıktı ve uzaklaştı.
Ve o ev, sessizliğiyle ardında sadece bir hakikat bıraktı:
Bazı acılar geçmez.
Bazı duvarlar tamir olmaz.
Bazı kilitler, bir kez kapandığında ömür boyu açılmaz.
Şiir•Murat Emir•31.12.2025
ağla...
ağlaman
ağlamaman
-dan kurtarılmış
bir umar kalkışması
ihtişam:
asil bir uvertür
isyan.
gölgeler...
çuvaş kovalıyor marşandizlerde
gölgeler...
karantina altındaki bölgelerde
alnına bir kurban ısmarlıyor
bir meriç
bir gardiyan
bir mah-i devran
(sen)
çocuktum oysa, öperken alınganlıklarından
ve senin şarkını söylerdim
söylerdik
asalet sana verilmiş bir seçkinlik
dahası az... bir seçkinlik
anla...
anlaman
kurulmuş bir çalar saat
zembereğine pusatlanmış natuvan alınganlıklar
anlamaman
yeğdir