Şubat: Nehirlerin Akışında Bir Modern Zaman Masalı
Değerli Cizlavet okurları,
Şubat kapımızı çaldığında, heybemizde yine kelimelerin büyüsü ve anlatıların gücüyle huzurlarınızda...
Oku31.01.2026
Şiir •Yaşar Beçene
Aynı Kapıda /Kar Yağdığında Oğlum
baba ve oğul özlemi
Oku31.01.2026
Eleştiri •Kübra Aydın
Gökyüzünde Nehirler Var: Sessiz Bir Uzlaşının Romanı
Elif Şafak’ın Gökyüzünde Nehirler Var romanı daha ilk sayfalardan itibaren okurunu tanıdık bir iklime çağırıyor. Sanki daha önce de uğ...
Oku31.01.2026
Şiir •Ahmet Terzioğlu
MAVİ
MAVİ
Sen ey huzûrun mâvisi,
Ve sonsuzluğun bestesi.
Derin bir hayâle dalıp,
Rûhumu dinler gibisin.
Hasretin enginliğinde,
Ümidin se...
Oku31.01.2026
Şiir •Süleyman Ayhan
Babam ve Oğlum
Bir babanın babasına ve oğluna duyduğu hasret......
Oku31.01.2026
Şiir •Ömer Dilbaz
Umut ve Barışın Tabloları
Umut ve Barışın Tabloları
-Sabahın Altın Işığı
Şehir uyanır yavaşça,
çatılar altın bir süs gibi parlar.
Kaldırımlar kırık,...
Oku31.01.2026
Hikaye •Mahir Karasu
KIRIK KALEMİN MÜREKKEBİ VE LEKELİ CÜBBE
Emekli hâkim Mümtaz, oğlunun işlediği cinayeti örtbas edip masum bir genci mahkûm ettiğini yıllar sonra vicdanında yargılar. Oğlunu kurtaramamış, adaleti ise katletmiştir. Sonunda gerçeği itiraf etmeye ve bedelini ödemeye karar verir.
Oku31.01.2026
Deneme •Emine Köse
Neden Yazıyorum?
Kendimi yazmaya ikna sürecinin kısa bir fotoğrafını sunuyor.
Oku31.01.2026
Şiir •Fercan Opia
Evimin önünde limon ağacı
Şiir
Oku31.01.2026
Hikaye •Şeyma Tavlaşoğlu
Yaralar İyileşince Ölür
Söylenmemiş bir aşkın içte kök salan kabuk bağlayan bir yaralı aşk hikayesi
Oku31.01.2026
Deneme •Salih İpek
Modern Zaman Masalcısı
Aslında Elif Şafak denince benim aklıma ilk gelen şey, elinde kocaman bir kepçeyle dev bir kazanı karıştıran bir "modern zaman masalcısı" olduğu. O kazanın içine ne bulursa atıyor: Tasavvufun naifliğini, İstanbul’un arka sokaklarındaki o ağır kokuları, İngiltere’deki bir göçmenin yalnızlığını, hatta
Oku31.01.2026
Gezi Yazısı •Hasan ÇAĞLAYAN
Bir Müze Köy Hessenpark 2
Evet. Bir gezinin daha sonuna geldik. Üçüncü kez dolu dolu gezmeme rağmen doyamadım. Burada beni çeken bir şeyler var.
Oku31.01.2026
Deneme •Hülya
Edep ya huu
Bugün gözümü açtığımda içimde bir fark ediş uyandı. Bazı şeyler netleşti, bazı duygular yerini buldu. Konu başlığım değişmedi, de...
Oku31.01.2026
Şiir •RIDVAN ZILELI
Ümîd
Ümîd, karanlık bir çağ tasviriyle başlayarak toplumun suskunluğunu, çıkar ve hevâ karşısında eğilişini sert bir dille eleştirir. Zulmün geçici olduğu vurgulanır; umutsuzluğun bu vatanın evlâdına yakışmadığı hatırlatılır. Şiir, kaderi suçlamadan zulme karşı durmayı, secde ve imanla yeniden doğrulmayı
Oku31.01.2026
Hikaye •Betül Yenilmez
Reçete
Gönlü semadan geniş insanları bulma yolculuğu.
Oku31.01.2026
Deneme •Özlem Gürhan
Orhan Veli
Garip akımı ve şiiri
Oku31.01.2026
Şiir •Murat Han Kuloğlu
Gönül Elçileri
Gönül elçileri
Barış için atıldık yeryüzüne
Varım dedik gül yüzlünün sözüne
Düşmüş ateş gönlümüzün özüne
Tohum oldu...
Oku31.01.2026
Gezi Yazısı •Hasan ÇAĞLAYAN
Ein Museumsdorf: Hessenpark 1
Nach einigen Windungen erreichten wir den Hessenpark. Er liegt in der Nähe von Neu-Anspach, an den südlichen Ausläufern des Großen Feldbergs. Da diese Gegend sowohl natürliche Mischwälder als auch offene ländliche Landschaften vereint, gleicht das Beobachten der Herbstfarben hier dem Betrachten eine
Oku31.01.2026
Deneme •Zehra Arıcı
Geceye Esir Şehir
Gecenin şehir üzerindeki etkilerini gözlem yazısı
Oku31.01.2026
Şiir •Cafer Başer
GÜNDÜZ PERDESİ
GÜNDÜZ PERDESİ
olduğun yerde gayb/olduğun için gidemediğini
bilmediğim yerden çıkagelir diye bekledim yazmayı
oysa sen kendini beklet...
Oku31.01.2026
1 / 20
Başlık
Editörden•Gökhan Bozkuş•31.01.2026
Değerli Cizlavet okurları,
Şubat kapımızı çaldığında, heybemizde yine kelimelerin büyüsü ve anlatıların gücüyle huzurlarınızdayız. Bu sayımızda, edebiyatımızın dünya çapındaki sesi Elif Şafak’ı kapağımıza taşımanın heyecanını yaşıyoruz. Şafak, sadece bir yazar değil; coğrafyalar, diller ve kalpler arasında köprü kuran usta bir hikâye anlatıcısı.
Dosya konumuzu, bu ustalığı iki farklı perspektifle ele alarak derinleştirdik:
Kübra Aydın, yazarın son başyapıtı Gökyüzünde Nehirler Var üzerine yazdığı incelemesiyle bizi Mezopotamya’dan Londra’ya uzanan o kadim suların akışına davet ediyor.
Salih İpek ise "Modern Zaman Masalcısı" başlıklı yazısında, Elif Şafak’ın anlatı dünyasındaki o eşsiz dokuyu; geleneği modernle nasıl harmanladığını mercek altına alıyor.
Ancak Cizlavet’in bu sayısı sadece bir dosya konusundan ibaret değil. Arka sayfalara doğru ilerlediğinizde, edebiyatın her rengine bürünmüş bir şölen bekliyor sizi. Birbirinden değerli şairlerimizin dizeleriyle nefes alacak, yazarlarımızın denemelerinde kendinizi bulacak ve hikâyelerimizle bambaşka hayatların kapısını aralayacaksınız.
Kışın en keskin günlerinde, kelimelerin sıcaklığına sığınmak isteyen herkes için derli toplu, dopdolu bir seçki hazırladık. Her satırda emeği geçen kalem dostlarımıza ve bizleri yalnız bırakmayan siz okurlarımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Keyifli okumalar dileriz.
Şiir•Yaşar Beçene•31.01.2026
AYNI KAPIDA
Kar Yağdığında Oğlum...
kar yağdığında oğlum,
dünya susmayı hatırlar;
gök, beyaz bir sırrı
yere bırakır
ve zaman
kendi ayak izlerini siler.
o an
içimde bir avlu açılır:
annemin sessizliği,
sobanın soluk soluğa nefesi,
babamdan kalan
eksik bir gölge.
kar yağdığında oğlum,
kısa süren babalık
bir çocuğu ısıtmaz;
yalnızca üşümeyi öğretir—
üşüdükçe büyümeyi,
büyüdükçe içine çekilmeyi.
kar yağdığında oğlum,
içimde bir kapı vardır
baba diye anılan;
ne tam kapanır
ne tam açılır.
eşiğinde
hem çocuk kalırım
hem bir yetim.
bizim evlerimiz
akşamdan yapılırdı;
akşam olur,
babalık gelirdi—
sessiz,
acele,
ve eksik.
kar yağdığında oğlum,
sen ağlarsın
içimde
yıllardır susan çocuk uyanır
ilk kez
derin bir nefes alır.
bir gidiş düşer aklıma:
küçük bir çantayla
arkama bakmadan;
bilirdim,
bakarsam kalırım,
kalırsam eksilirim
kar yağdığında oğlum,
sen büyürsün
yitik bir adaletin eşiğinde
temiz bir yürek olursun;
ve ben hâlâ
gurbeti avuçlarında ısıtan
hüzünlü bir baba.
bil ki,
ikimizin içindeki çocuk
aynı kapıda durur:
ben babamı beklerim,
ve sen beni.
kar yağdığında oğlum,
beklemek üşütür
ama öldürmez.
çünkü umut,
en soğuk günde bile
yolunu bulur;
ve gök,
iki yaralı kuşu
aynı ışığa doğru bırakır.
kar yağdığında oğlum,
Eleştiri•Kübra Aydın•31.01.2026
Elif Şafak’ın Gökyüzünde Nehirler Var romanı daha ilk sayfalardan itibaren okurunu tanıdık bir iklime çağırıyor. Sanki daha önce de uğradığımız bir duygu coğrafyası bu. Göç, aidiyet, kimlik, hafıza… Şafak edebiyatının yıllardır kurduğu anlatı evreninde sık sık karşılaştığımız temalar burada da romanın merkezinde duruyor. Bu yüzden kitap, bende yeni bir söz söylemekten çok, tanıdık bir duyguyu yeniden dolaşıma sokuyormuş hissi uyandırdı.
Bu tanıdıklık aslında romanın en güçlü taraflarından biri. Okurla hızlı bir bağ kuruyor. Metnin içine girmek kolay, akışı rahat. Şafak’ın dili sade, anlatı ritmi dengeli. Duygular titizlikle kontrol ediliyor; roman okuru zorlamadan, yormadan ilerliyor. Bu da bir güven hissi yaratıyor. Okurken sanki “burada güvendesin” diyen bir anlatıcı var.
Ama roman ilerledikçe bu güvenli alanın başka bir şeye dönüştüğünü hissetmeye başlıyorsun. Çünkü bu güven, aynı zamanda bir mesafe yaratıyor. Metin, okuru rahatsız edecek sorular sormaktan bilinçli olarak kaçınıyor gibi. Anlatı karanlık bir bölgeye yaklaşsa bile geri çekiliyor. Acı var, kayıp var, yerinden edilme var ama bunların içine tam anlamıyla düşmüyor roman. Okuru sarsmıyor, daha çok sakinleştiriyor.
Bu durum özellikle romanın politik arka planında daha görünür oluyor. Çünkü Gökyüzünde Nehirler Var göç ve yerinden edilme gibi son derece politik meseleleri anlatıyor. Bunlar çağımızın en sert gerçeklerinden biri. Ama roman bu başlıkları daha çok evrensel bir duygu düzeyinde ele alıyor. Politik olan, kişisel olanın içine eritiliyor. Çatışmalar yumuşatılıyor, keskinlikler törpüleniyor. Okur, büyük bir acının içinden geçiyor ama o acı romanın içinde çok fazla sivrilmiyor.
Bu yaklaşım romanı kapsayıcı kılıyor elbette. Herkesin içine girebileceği, herkesin kendinden bir şey bulabileceği bir dil kuruluyor. Ama aynı zamanda politik gerçekliğin sert yüzü metnin dışında kalıyor. Göç burada bir kırılma değil de ortak bir hüzün gibi duruyor. Oysa bazen insan, edebiyatın sadece anlamasını değil, biraz da rahatsız etmesini bekliyor.
Elif Şafak’ın bugün bulunduğu edebî ve kamusal konum da bu tercihlerle birlikte düşünülünce daha anlamlı hale geliyor. Şafak artık yalnızca bir romancı değil; küresel ölçekte dinlenen, temsili yüksek bir entelektüel figür. İngiliz Kraliyet Yazarlar Birliği başkanlığı gibi kurumsal temsiller, onun edebiyatındaki tonun da daha uzlaşmacı bir çizgiye oturmasına neden oluyor gibi. Romanın dili de bu kamusal görünürlükle uyumlu bir dikkat taşıyor. Söylenen her şey ölçülü, her şey kontrollü.
Gökyüzünde Nehirler Var çağın acılarını tanıyan, onlarla empati kuran bir roman. Bu empati çok kıymetli. Ama burada empati, dönüştürücü bir sarsıntıya değil, sessiz bir kabullenişe evriliyor. Metin okuru ortak bir duyguda buluşturuyor; fakat onu yerinden etmiyor. Roman bitince insanın içinde bir hüzün kalıyor ama o hüzün bir değişime, bir sarsıntıya dönüşmüyor.
Belki de asıl soru tam burada ortaya çıkıyor: Bu kadar yerinden edilmenin yaşandığı bir çağda, edebiyatın görevi yalnızca anlamak mı? Yoksa biraz rahatsız etmek de mi? Okuru güvenli bir duyguda tutmak mı, yoksa onu o duygunun içinden çekip çıkarmak mı?
Şafak bu romanda daha çok ilkini seçiyor gibi görünüyor. Ve belki de romanın “sessiz uzlaşma” dediğim tarafı tam da burada yatıyor.
Şiir•Ahmet Terzioğlu•31.01.2026
MAVİ
Sen ey huzûrun mâvisi,
Ve sonsuzluğun bestesi.
Derin bir hayâle dalıp,
Rûhumu dinler gibisin.
Hasretin enginliğinde,
Ümidin serinliğinde.
Sessizce ufka yaslanıp,
Bir dostu bekler gibisin.
Yosun kokulu aşkları
Ve hülyâlı bakışları
Anarken gurûba bakıp
Geçmişi özler gibisin
Ümitsiz bir sevdâ ile
Zamansız bir vedâ ile
Ardında izler bırakıp
Giden gemiler gibisin
Sen ey huzûrun mâvisi
Efsane aşklar râvisi
Beni sînende saklayıp
Sırrımı gizler gibisin.
a terzioğlu
Şiir•Süleyman Ayhan•31.01.2026
Bir babanın babasına ve oğluna duyduğu hasret...
Şiir•Ömer Dilbaz•31.01.2026
Umut ve Barışın Tabloları
-Sabahın Altın Işığı
Şehir uyanır yavaşça,
çatılar altın bir süs gibi parlar.
Kaldırımlar kırık, ama ışık dolu,
ve bir çocuk gülümser uzak bir balkondan.
Dünya, bir anlığına durur,
nefes alır gibi, hafif ve dingin.
- Sessiz Nehir
Barış akar sokaklarda,
çatlak duvarlardan, unutulmuş avlulardan süzülür.
Ağaçların gölgesinde dans eder,
kuşların kanat çırpışında melodiler bırakır.
Her adımda bir köprü kurar görünmez,
insanları birbirine bağlar,
sessiz ama sağlam.
-Gökyüzü ve Uçurtmalar
Mor ve turuncu bulutlar sarılır gökyüzüne,
uçurtmalar süzülür özgürce,
biz de birer uçurtmayız rüzgarla savrulan,
ellerimiz ipte, birbirimize bağlı.
Yalnız olmadığımızı biliriz,
ve rüzgar fısıldar: “Birlikteyiz.”
-Yağmurun Ritmi
Damlar düşer çatıların üzerine,
taşlar melodiyi taşır sokaklara.
Her damla bir hatırlatma:
hayat kırılgan ama güzeldir,
ve fırtınadan sonra çiçek açar.
Ayaklarımızın altında, dünya bir ritimdir,
kalbimizle uyumlu, sessiz ama güçlü.
-Ağacın Gölgesi
Bir ağacın gölgesinde otururuz,
yapraklar fısıldar:
“Gözlerini aç, gör, hisset…
Dünya hep güzeldi,
biz bazen unuttuk sadece.”
Gölgeler ve ışık iç içe,
her solukta doğa bir resim çizer.
- Tohumlar ve Filizler
Kelime kelime tohum serperiz,
her tebessüm bir filiz,
her nazik söz bir kök.
Zamanla filizler büyür,
dallar göğe uzanır,
ve tüm dünya çiçek açar.
Renkler parlar gözlerimizde,
her insan bir başka insana umut fısıldar.
-Yıldızlar ve Sonsuzluk
Karanlık gecede bile bir yıldız parlar,
eller birleşir, kalpler birleşir.
Umut ve barış artık hayal değil,
her adımda, her nefeste gerçeğe dönüşür.
Daha güzel bir dünya,
bir tablo gibi, canlı, parlak ve sonsuz,
bizim ellerimizde, bizim yüreğimizde.
Hikaye•Mahir Karasu•31.01.2026
Dışarıda kar yağıyor. Ankara’nın o meşhur, insanın kemiklerine işleyen, nefesi kesen kuru ayazı, bu gece camlarımı zorluyor. Penceremin pervazında biriken kar yığınlarına bakıyorum; ne kadar da beyaz, ne kadar da lekesizler. Tıpkı, kırk yıl boyunca omuzlarımda taşıdığım, halkın gözünde "adaletin namusu" sayılan o beyaz yaka gibi. Oysa o yakanın altındaki siyah cübbe, benim ruhumun coğrafyasıydı. Dışarıdan bakıldığında heybetli, dokunulmaz, ilahi bir otoriteyle donatılmış... Ama içi; korkuyla, bencillikle ve bir babanın zaafıyla örülmüş zifiri bir karanlık.
Ben Mümtaz. Hâkim Mümtaz. Koridorlarda adını duyduklarında mübaşirlerin ceketlerini iliklediği, sanıkların dizlerinin bağının çözüldüğü o meşhur Reis Bey. Önümde eğilen başlar, titreyen eller, ağıt yakan analar ve benim dudaklarımın arasından çıkacak tek bir kelimeye bakan hayatlar... Yıllarca o yüksek kürsüden aşağıya, insanlara bir tanrı gibi baktım. Elimdeki tahta tokmak, sadece bir ağaç parçası değil, bir kader mührüydü. Onu mermere vurduğum an, zaman durur, bir ömür ya rutubetli bir zindana gömülür ya da gökyüzüne kanat çırpardı.
Herkes benim "kılı kırk yaran", "adalet timsali", kanun maddelerini ezbere bilen o titiz hâkim olduğumu sanır. Dosyaları eve götüren, gözlüklerinin camı kalınlaşana kadar sabahlara dek delilleri inceleyen o disiplin abidesi... Doğrudur, inceledim. Ama adaleti tesis etmek için değil; bazen gerçeği o dosyaların, o tozlu klasörlerin, o karmaşık paragrafların arasına nasıl gizleyeceğimi bulmak için.
Bu gece, o kürsüden iniyorum. Artık ne sanık sandalyesinde bir başkası var ne de kürsüde ben. Şimdi yargılanan da benim, hükmü verecek olan da. Ve ne yazık ki evlat, vicdan mahkemesinde zaman aşımı yoktur; orada temyiz hakkı da yoktur.
***
Her şey yirmi yıl önce, o lanetli Şubat gecesinde başladı. Oğlum... Canımdan çok sevdiğim, üzerine titrediğim, "aman ayağına taş değmesin" diye yollarını halıyla döşediğim tek varlığım, Sinan. Hukuk fakültesini benim zorumla, ite kaka bitirmiş, serseri ruhlu, maymun iştahlı, hayata karşı hiçbir sorumluluk hissetmeyen o çocuk. Benim zaafım. Benim yumuşak karnım. Benim imtihanım.
Gece yarısı telefon çaldığında, ahizenin ucundaki sesin titreyişinden, o kesik kesik nefes alışlardan anlamıştım felaketin kapıya dayandığını. "Baba," dedi. Sesi bir kuyu dibinden gelir gibiydi. "Ben bir şey yaptım. Çok kötü bir şey. Bittim ben baba."
Olay yerine gittiğimde gördüğüm manzara, hâlâ rüyalarımda boğazımı sıkar, beni ter içinde uyandırır. Şehrin kuytu, izbe, sokak lambalarının bile yanmaya korktuğu bir çıkmaz sokağı. Yağmur çiseliyor, yerdeki kanı yıkamaya çalışıyor ama nafile. Yerde, sırtüstü yatan gencecik bir çocuk. Bir üniversite öğrencisi. Göğsünde açılan delikten sızan kan, yağmur suyuyla birleşip kaldırım taşlarının arasına sızıyor. Ve başında, elindeki silahı düşürmüş, korkudan bembeyaz kesilmiş, dişleri birbirine vuran oğlum Sinan. Sarhoştu. Ayakta bile duramıyordu. Tartışmışlar, o anlık öfkesine, o lanet olası kibrine yenilmiş, çekip vurmuştu.
Yerdeki cesede baktım. Gözleri açıktı. Gökyüzüne, o gri bulutlara bakıyordu. Sonra oğluma baktım. O an, beynimin içinde o meşhur terazi kuruldu. Ama bu, Adliye Sarayı’nın önündeki heykelin elinde tuttuğu o adil terazi değildi. Bu, ibresi şaşmış bir vicdanın terazisiydi. Bir kefede adalet, yeminim, namusum, devletin bana verdiği o kutsal görev ve yerdeki o masum çocuğun hakkı vardı. Diğer kefede ise oğlum. Benim kanım, benim soyadım, benim geleceğim.
Eğer polisi ararsam, Sinan bitecekti. Hapislerde çürüyecek, "Reis'in katil oğlu" damgasıyla yaşayacak, belki içeride şişlenecekti. Benim yıllarca ilmek ilmek ördüğüm o kusursuz itibarım yerle bir olacaktı. Bir hukukçu olarak yapmam gereken belliydi: Oğlumun bileklerine kelepçeyi kendi elimle takmak. Ama bir baba olarak... Ah, o babalık denilen, insanı bazen meleğe bazen de vahşi bir hayvana dönüştüren o köreltici içgüdü.
Oğlumu oradan sürükleyerek uzaklaştırdım. Silahı aldım, ceketimin cebine koydum. O ağır demir azrail, göğsümü yaktı. Delilleri kararttım. Olayı, faili meçhul bir sokak kavgası, bir gasp girişimi gibi gösterdim. Kendi ellerimle, adaletin olay mahallini temizledim. Ertesi gün, o dosya benim önüme gelmeyecekti elbette ama nüfuzumu, çevremi, yargı içindeki o "ağabey"liğimi kullanarak soruşturmanın yönünü, akan bir nehrin yatağını değiştirir gibi değiştirebilirdim. Ve yaptım.
***
Ama adalet, fizikteki boşluk kanunu gibidir; boşluk kabul etmez. Bir suç varsa, ortada bir ceset varsa, mutlaka bir fail de lazımdır. Toplumun gazını almak, dosyanın kapağını kapatmak gerekir. Polisler, cinayet mahallinin birkaç sokak ötesinde, o gece parkta uyuyan, sabıka kaydı kabarık, kimsesiz, gariban bir tinerci çocuğu, Erhan'ı gözaltına aldılar. Üzerinde bir sustalı çakı bulunmuştu. "Yaptıysa bu yapmıştır, tipi de müsait," dediler.
Erhan... Zayıf, çelimsiz, hayatta dayaktan ve soğuktan başka bir şey görmemiş bir sokak çocuğu. Onu sanık sandalyesinde gördüğüm günü, mahşer gününe kadar unutamayacağım. Gözleri, ürkek bir sokak köpeğinin gözleri gibiydi. Ne bir kini vardı hayata ne de bir umudu. "Ben yapmadım Reis Bey," diyordu. Sesi bile çıkmıyordu. Avukatı bile ona inanmıyordu.
"Vallahi ben yapmadım, ben sadece oradan geçiyordum, üşümüştüm."
Dosya tesadüflerle (!) benim mahkememe düştü. Önüme geldiğinde, ellerim titredi ama kimseye belli etmedim. Gerçeği biliyordum. Katil, o an evde, sıcak yatağında mışıl mışıl uyuyan ya da vicdan azabıyla tavanı seyreden oğlumdu. Ama karşımda duran bu çocuk... Bu "kimsesiz", bu "değersiz", bu toplumun sırtında bir yük gibi görülen çocuk, oğlumun kurtuluş biletiydi. Eğer onu beraat ettirirsem, dosya yeniden açılacak, izler sürülecek, balistik raporları didiklenecek ve namlu er ya da geç Sinan'a dönecekti. Bir kurban lazımdı. Ve biz, o steril mahkeme salonunda, o çocuğun boğazını kestik.
Karar duruşmasıydı. Salon hınca hınç doluydu. Ölen çocuğun ailesi en ön sıradaydı, annesi ağıtlar yakıyordu. O kadının acısı, benim yüreğime bir ok gibi saplanıyordu ama yüzümde en ufak bir mimik oynamıyordu. Ben "Reis Bey"dim. Taş gibiydim.
Mübaşirin "Karar!" diye bağıran sesi, salonda bir kırbaç gibi şakladı. Herkes ayağa kalktı. Ben de kalktım. Cübbem omuzlarımda tonlarca ağırlıktaydı. Sanki bütün dünya omuzlarıma binmişti. Erhan'ın gözlerine bakamadım. Bakarsam, orada kendi cehennemimi, kendi çürümüşlüğümü görecektim. Gözlerimi karşı duvardaki, o altın yaldızlı harflerle yazılmış "Adalet Mülkün Temelidir" yazısına diktim. O yazı, sanki bana alaycı bir kahkahayla gülüyor, harfler yerinden oynayıp "Yalancı!" diye bağırıyordu.
"Sanığın..." dedim, sesimdeki o yabancı soğukluktan tiksinerek. "Kasten adam öldürme suçundan, hafifletici sebepler de göz önüne alınarak..."
Elimi masadaki kaleme uzattım. O kırmızı, ince kaleme. Kalemi kırdım. O çıt sesi... O incecik kalemin kırılırken çıkardığı o kuru, o kesin ses... O ses aslında Erhan'ın boynunun kırılma sesiydi. Ve aynı zamanda, benim vicdanımın omurgasının, insanlığımın bel kemiğinin kırılma sesiydi.
Erhan'a yirmi dört yıl verdim. Annesinin (Erhan'ın kimsesiz sanılan o yaşlı teyzesinin) arkadan attığı o çığlık... "Oğlum suçsuz! Allah'ınızdan bulun! Yaktınız ciğerimi, sizin de ciğeriniz yansın!" diyen o feryat, yirmi yıldır her gece, istisnasız her gece yastığa başımı koyduğumda kulaklarımda yankılanıyor. O kadın, benim yüzüme değil, doğrudan ruhuma tükürdü o gün.
***
Oğlumu kurtardım. Sinan hapse girmedi. Demir parmaklıkların arkasına düşmedi. Ama adalet, o tuhaf ve görünmez mekanizma, intikamını almakta gecikmedi. "İlahi adalet" dedikleri şey, benim mahkememdeki gibi delil istemiyordu; o doğrudan kalbe hükmediyordu.
Hapis yatmayan Sinan, vicdanının hapsine dayanamadı. O geceyi, o kanlı görüntüyü, bir başkasının onun yerine çürüdüğü gerçeğini unutmak için kendini uyuşturucuya verdi. Her gün biraz daha battı, her gün biraz daha yok oldu. Benim "kurtardığım", üzerine titrediğim hayatı, bir çöplüğe çevirdi. Gözlerimin önünde eridi. Ve karardan tam beş yıl sonra... Erhan hapishane ranzasında beşinci yılını doldururken, Sinan aşırı dozdan bir otel odasında, tek başına, kusmuğunun içinde ölü bulundu.
Ben, masum bir genci hapishanelere gömerek, kendi oğlumu yaşatmaya çalışmıştım. Sonuç? Biri mezarda, diğeri zindanda. Ben ise... Ben, Ankara'nın en saygın, en "adaletli", en "tavizsiz" hâkimi olarak emekli oldum. Plaketler aldım, hukuk fakültelerinde "yargı etiği" üzerine dersler verdim. Genç hukukçuların gözlerinin içine baka baka "Vicdanınız pusulanız olsun, adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun," diye nutuklar attım. Her alkışta, her övgüde, her "Sayın Reis'im" hitabında, Erhan'ın o ürkek, o çaresiz bakışları gelip saplandı göğsüme.
Ziyaretine gittim bir keresinde. Emekli olduktan sonra. Hapishanede. Yıllar onu çökertmişti. O çocuk gitmiş, yerine dişleri dökülmüş, yüzü jilet izleriyle dolu, bakışları donuklaşmış bir adam gelmişti. Yaşayan bir ölüye dönmüştü. "Beni hatırladın mı?" dedim, camın arkasından. Boş gözlerle baktı. Tanıdı ama tepki vermedi. "Sen Hâkim Bey'sin," dedi. Sesi paslı bir demir gıcırtısı gibiydi. "Kalemi kıran adam." "Affet," diyemedim. "Ben yaptım," diyemedim. Dilim varmadı. Korkaklığım yine galip geldi. Sadece ona bir zarf içinde para uzattım. "İhtiyacın olur," dedim. Parayı almadı. Elinin tersiyle itti. "Bana gençliğimi verebilir misin Hâkim Bey?" dedi. "Bana o dört duvar arasında geçen, gökyüzüne hasret kaldığım geceleri geri verebilir misin? Veremezsen, paranı al git. Bizim hesabımız mahşere kaldı. Orada senin cübben seni koruyamaz."
***
Şimdi bu çalışma odasında, etrafım deri ciltli kanun kitaplarıyla, Yargıtay içtihatlarıyla, anayasalarla çevrili halde oturuyorum. Kanun... Neydi kanun? Güçlülerin yazdığı, zayıfların okuduğu ve uyguladığı o masal kitabı mı? Ben kanunu uyguladım ama adaleti katlettim. Bir babanın sevgisi, bir masumun celladı olabilirmiş; bunu en acı şekilde, evladımı toprağa verdiğim gün öğrendim.
Önümde bir dilekçe var. Kendi el yazımla, titreyerek yazdığım bir ihbar mektubu ve itirafname. Olayın aslını, Sinan'ın suçunu, benim delilleri nasıl kararttığımı, Erhan'ın masumiyetini... Hepsini tek tek, tarih tarih, saat saat, delil delil yazdım. Bu mektup, benim ömür boyu sürecek hapisliğimin anahtarıdır. Biliyorum, Sinan öldü, ceza alamaz. Ben yaşlandım, belki hapse bile girmem, ev hapsi verirler. Ama Erhan... O çocuk hâlâ içeride. Belki ömrünün kalan üç-beş yılını dışarıda, o hasret kaldığı gökyüzünün altında, deniz kenarında bir çay içerek geçirir. Bu bile, benim cehennem ateşimi söndürmeye yetmez ama belki biraz hafifletir.
Duvardaki askıdan cübbemi alıyorum. O siyah, saten yakalı, ipek kumaşa dokunuyorum. Üzerinde görünmeyen kan lekeleri, görünmeyen gözyaşı izleri var. Yıllarca arkasına saklandığım o zırh. Onu şömineye atıyorum. Evet, yanlış duymadın. O kutsal cübbeyi ateşe atıyorum. Alevler önce saten yakaları yalıyor, sonra siyah kumaşı sarıyor. Odadaki o ağır küf ve kitap kokusu, yanık kumaş kokusuna karışıyor. Seyrediyorum. Bir ömürlük yalanın, bir ömürlük kibrin yanıp kül oluşunu, siyah dumanlar halinde bacadan uçup gidişini seyrediyorum.
Adalet mülkün temeliymiş... Yalan. Adalet, insanın vicdanındaki o sızlayan, o kanayan yaradır. Ve o yara bir kez enfeksiyon kaptı mı, ne mülk kalır ne de temel. Hepsini çürütür. Ben Mümtaz. Yıkılmış bir binanın enkazı altında kalmış, kendi verdiği hükmün altında ezilen o eski Reis. Kalem kırıldı evlat. Mürekkep kurudu. Ve ben, kendi kıyametime, kendi hükmümü vermeye gidiyorum. Savcılığın kapısı beni bekler.
Deneme•Emine Köse•31.01.2026
Ben yazmayı biraz sindirmeye benzetiyorum.
Yazmak; vücuda ait olmayan, bana ait olmayan herşeyi fark etmeme, parçalara ayırmama, bünyeme yerleştirmeme ve yerleştiği yerden bünyeye katkı sunmaya destek oluyor.
Lakin "bu sindirim sürecinin neresini başkaları ile paylaşmak iyidir?" kafamda hep bir soru işareti. Her aşaması birilerinin işine yarar mutlaka. Ama sorumluluğu almaya değecek kadar faydalı mı olur? Ahirette karşıma çıkacak bir hesaba mı dönüşür? Bu ikilem beni geride tuttu. Üstadın "kuş yavrusuna kusmuk, koyun süt verir.“1 dediği örnek...
İsterim ki iyice sindirilmiş, kimseye dokunmayacak kadar saflaşmış kısmını paylaşayım bendekilerin. Bunu yapanların temkini ve hassasiyeti öyle derin ki... Öncekilerden aktarıyor ve kendilerinden çok az birşeyler katıyorlar. Bu da bana iyi gelmiyor. 'Mutlaka kendimden birşeyler katmalıyım' duygusu çok baskın.
Bu defa da; 'süte çevirmeden paylaşırsam, acele edip içimdeki kusmuğu veya fışkıyı da sunarsam insanlara' korkusu2... Ne zaman 'bu süt oldu' diyecek kadar kıvamdan anlarım onu da bilmiyorum.
Son zamanlarda süt alerjisinin yaygınlaşmasının, katkı maddeli ölü yiyeceklerin gıda diye tüketilmesinin revaçta oluşunun çağrıştırdığı bir şey de canlanıyor önümde ve; "bu kadar sorgulayıp durma, yaz ve gönder gitsin. Ona da ihtiyaç duyan, ondan da istifade eden olur elbet" diyen ses yükseliyor. Bu defa da; insanlığın bu kaoslu psikolojik durumuna yazarların etkisini düşünüp, bunun parçası olmaktan tekrar korkar hale geliyorum yeniden.
Son zamanlarda beni ikna eden ve biraz daha cesaret veren şu oldu yazdığımı paylaşma ile ilgili:
1- Hastalığım artıyor kendimi ifade etmediğimde ve etrafımda paylaşacak biri olmadığında. Bu sıkışıklıkla olmadık zamanlarda sözler fikirler çıkıveriyor lüzumlu lüzumsuz yerlerde. Kusmuğa dönüşüyor ilgisiz kişilere. Öyleyse yazmalıyım!
2- Kur’an-ı Kerim ve Risale-i Nur‘un anlatım metodunu rehber alırsam daha az riskli bir yolda ilerlemiş olurum. Öyleyse yazabilirim!
3- Rabbim'in isim ve sıfatlarını bu eylem sırasında okumayı öğrenmek. O'nun yazmasını yazarken öğrenmek ihtiyacı. Öyleyse yazmalıyım!
Bunlar beni yazmaya ikna ediyor. Öyleyse artık yazabilirim. 🤗🥳😇
Evimin önünde limon ağacı Küçücük iki el yumuk yumuk
Dikmişti toprağa limon ağacını
O yeşillendikçe
Yanaklar kızardı
Limonlar büyüdükçe
Kalpte sevda dalgası taştı da taştı
kışın beyaz gölgesi düştü üstüne limonların
Yinede dallarında sevda teknesi iki güvercinin
Zaman fısıldayarak mevsim mevsim baş döndürdü
Her hayal bir yapraktı
döküldü
Her kavuşma bir çiçekti limon oldu
Sapsarı bir hatıraydı
evimin önünde limon ağacı
GulsahCa
Hikaye•Şeyma Tavlaşoğlu•31.01.2026
YARALAR İYİLEŞİNCE ÖLÜR
Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında…
Mısralarının olduğu sayfaya ayracını koydu. Eliyle sayfayı okşadıktan sonra kitabı kapattı. Kıymetini bilemediği iki kutsal, elinden kayıp gitmişti: Biri, üzerine Allah’ın yemin ettiği zaman; diğeri, kalbine nasip olmuş sevgi.
Bu kaybın burukluğuyla hüzünlü gözlerini, çatlak tavanın dört bir yanında gezdirdi.
Kendini, bir turnikenin mekanik sistemine takılmış gibi hissediyordu. Metaller dönüyor ama o bir türlü içinden çıkamıyordu. Hep aynı sıkışmışlıklar dolanıyordu hayalinde; çünkü onda değişen hiçbir şey yoktu.
Kaldırımda yatan çaresiz biri kadar yalnızdı. Ayağına dar gelen eski bir ayakkabının acısı gibi, ruhunda derin bir sızı hissediyordu.
Kaynayan çaydanlıktan ocağa sıçrayan suyun sesi, dışarıdan esen rüzgârla birlikte adeta fısıldaşıyordu.
Bu dünyada, hakkıyla kendisi olamamış her şeyle bütün hissediyordu kendini. Onların gölgesinde fark edilmemiş, yabani bir ot gibi; kenarda, ayrı…
Oysa ismi, “Çamurlu sularda yetişmesine rağmen kendini temiz tutmasıyla bilinen, saf ve zarif bir su bitkisi” anlamına geliyordu: Nilüfer…
İsminden ona kalan; içinde usulca yeşerttiği aşkı ve bu aşka gizlice akıttığı gözyaşlarıydı. Acılarıydı sanki ona güç veren…
Kalktı, ocağı kapattı. Kalbi gibi yıpranmış perdeyi usulca araladı ve yıllardır açılmamış, tozdan ve çamurdan gölgeler oluşmuş cama baktı.
Bilal’in gözleriyle buluşacağı anı bekledi. Kalbi, bir kuş kalbi gibi çırpındı; uçtu, gitti, tozlu pervazlara kondu.
Tıklatsa cama…
Sahi, Bilal açar mıydı?
Yer ıslaktı…
Dal, ağaç, yaprak…
Bilal de “ıslaklık” ve “nem” anlamına geliyordu. Bilal, onda ancak bir damla gözyaşı olarak kalmıştı.
Camda kendi yansımasıyla göz göze geldi. Reşat Nuri’nin, “İnsanlar hiçbir vakit ıztırap çektikleri kadar güzel olamazlar,” sözüyle kendini tekrar tekrar izledi.
Yanakları kızardı. Parmakları siyah saçlarına dolandı.
Ve perdeyi kapattı…
Uçup giden kuşlar mıydı yalnızca?
Savrulan yapraklar mı?
En güzel zamanları, yalnızca bir “anı” olarak kalmıştı. Aşkının en zarif hâli olan Bilal, artık sol yanında ince bir sızıydı.
Ona hiçbir zaman “Seni seviyorum” diyemedi. Nedendi, niçindi? Elbette karşılık bulamama endişesindendi.
Sevgisini böyle kovuşturdu; sandıklara kapattı. Gecesi gündüzle hep buluştu da bir tek Bilal’e ulaşamadı. Kalbinde, kanadı kırık sevda kuşlarıyla…
Zaman, kör kuyuya atılmış Yusuf gibiydi; kıymetli ama bir o kadar yitik…
Hayat, sanki ona iki mevsimden ibaretti: Sonbahar ve kış. Sonbaharda başlayan aşkı, bir kış ayında; Bilal’in o mahalleden ayrılmasıyla, buz gibi bir acıyla ellerinde eridi, kalbine aktı.
Bilal, o sonbahar ona tebessümle bakmasa, o böyle sevmezdi. Oysa Bilal, gülüşlerini hüzünle süslemişti.
Nereden bilsin; o günden sonra düşünde, benliğinde ve hislerinde Nilüfer’in onu tahta oturtacağını…
İncinmekten hep korkan Nilüfer, gizli sevdasının ve uçup giden zamanın, sanki ona yoldaş olan sırrının buruk telaşıyla perdeyi kapattı.
Ve kitabı yeniden açtı.
Sayfanın sonuna gelmişti:
“Yara iyileşmez; o hep kendini kanıyor zanneder.
Yaralar iyileşmek istemez.
Çünkü yaralar iyileşince ölür, Bukre.
İyileşince ölür…”
Bir kez daha kalbini hüznün akşamına, geceye emanet etti.
Ve iyileşmeyen yaralarına, gizlice sevindi…
Deneme•Salih İpek•31.01.2026
Aslında Elif Şafak denince benim aklıma ilk gelen şey, elinde kocaman bir kepçeyle dev bir kazanı karıştıran bir "modern zaman masalcısı" olduğu. O kazanın içine ne bulursa atıyor: Tasavvufun naifliğini, İstanbul’un arka sokaklarındaki o ağır kokuları, İngiltere’deki bir göçmenin yalnızlığını, hatta bazen cinleri ve perileri...
Onun romancılığında bence şu üç nokta çok belirgin:
"Sınırları Sevmiyor"
Şafak’ta hep bir "arada kalmışlık" ama bunu zenginliğe dönüştürme hali var. Ne tam Doğulu ne tam Batılı; ne tamamen geleneksel ne de tamamen modernist. Mesela bir bakıyorsun Aşk romanında 13. yüzyılın Konya’sına götürüyor seni, bir bakıyorsun hop, günümüz Amerikası'ndaki mutsuz bir ev kadınının yanındasın. Bu geçişleri o kadar doğal yapıyor ki, "Bu iki dünyanın ne alakası var?" demiyorsun.
Kelimelerle Oynamayı Çok Seviyor
Onun dilinde tuhaf bir çekim gücü var. Bazı yazarlar çok sadedir, Elif Şafak ise süslü sever. Eski kelimeleri, tozlu raflardan indirdiği o ağdalı ifadeleri modern bir cümlenin içine öyle bir yerleştirir ki, o kelime orada parlar. Mahrem’i veya Bit Palas’ı okurken o kelimelerin tadı damağında kalır. Ama işte bu nokta bazen eleştiriliyor da; "Çok mu vitrin yapıyor?" diyenler oluyor. Ama bence o, dili bir enstrüman gibi kullanıp o oryantal havayı vermeyi seviyor.
"Dertli" Bir Yazar
Şafak, suya sabuna dokunmayan hikâyeler yazmıyor. Bir derdi var; kadınlarla derdi var, azınlıklarla derdi var, "öteki" sayılan herkesle derdi var. On Dakika Otuz Sekiz Saniye’de bir hayat kadınının beyninin durma anlarını anlatırken aslında bize toplumun nasıl kör olduğunu yüzümüze vuruyor. Yani sadece "güzel bir hikâye anlatayım" demiyor, parmağını yaranın üzerine basıyor.
Ama Şunu da Kabul Etmek Lazım...
Seveni kadar "Bu kadarı da fazla, çok popülist" diyeni de çoktur. Bazıları onun her şeyi çok "paketleyip" Batı’nın sevdiği şekilde sunduğunu düşünür. İngilizce yazıp Türkçeye çevirtmesi de bu tartışmaları hep harlıyor. Ama günün sonunda, bugün dünyanın neresine gidersen git, bir kitapçıda "Elif Shafak" ismini görmek bir Türk okuru için hem gurur verici hem de onun ne kadar evrensel bir damar yakaladığının kanıtı.
Elif Şafak okumak, biraz bir ebru sanatına bakmak gibi. Renkler birbirine karışıyor, bazen çok kaotik ama her zaman çok estetik ve derinlikli.
Gezi Yazısı•Hasan ÇAĞLAYAN•31.01.2026
Üç Mimari Gelenek
Renk, desen ve inşa açısından birbirinden orijinal bu klasik Alman evleri, mimarî açıdan da önemli bilgiler barındırıyor. Almanya’da bina dış cephelerinde ahşap, taş ve saz (kamış) kaplamalar görülüyor; ama bunlar bölgeye ve mimari geleneğe göre değişiyormuş. Ahşap kaplama (Fachwerkhaus/ Holzfassade,) özellikle Hessen, Bavyera, Baden Württemberg gibi bölgelerde çok yaygınmış. Göze hoş gelen güzel bir görünümü var her birinin.
Taş kaplama ise, eski mimarinin korunduğu tarihî merkezlerde, Ortaçağ kalelerinin ve kiliselerin bulunduğu bölgelerde hâlâ kullanılıyormuş. Modern yapılarda ise doğal kayrak taşı veya taş görünümlü cephe kaplamaları hâlâ çokça tercih ediliyor. Bunun da ayrı bir estetik duruşu var. Kayrak (Şist) kayaçlarla kaplanan binalar, sanki ejderha pulları gibi son derece güzel bir zırha benzetilmiş; göze çok hoş görünüyor.
Saz kaplamaya gelince (Reetdach, Schilfrohrdämmung,) bu, daha çok kuzey Almanya’da, özellikle Schleswig - Holstein, Mecklenburg - Vorpommern'de meşhurmuş. Ayrıca kamış levhalar (Schilfrohrplatten) dış cephe kaplaması ve yalıtımda da kullanılabiliyormuş. Öyle sanıyorum bunun tarihi, insanlık tarihiyle yaşıttır.
Tematik Evler
Hemen önümüzdeki ev, kule saatleri yapımı için kullanılan bir atölye işlevi görüyormuş hâlâ. Bir insan uzunluğunda saatler, akrep ve yelkovanlar çeşit çeşit. Dışarıda detaylara bakarak gezerken Birgitte Yohanna Sofie isimli bir Hanım ile karşılaştık. Gün görmüş bir insan olduğu hemen belli oluyor. Sabine ile konuşuyorlar. Biraz anlıyorum ben de. Türkiye'ye gitmiş. Misafirperverliği övdü. Ama sokaklarda başıboş köpekler olduğundan bahsetti. İtalyan yazar Edmando de Amicis'in de "İstanbul" adlı eserinde bundan yakındığını hatırlıyorum. Sofie Hanım'ı eşi bekliyordu. Muhabbetle ayrıldık.
Mini Bahçeler
Evlerin arasından, sanki tarihi bir törende yürüyormuşçasına ilerlerken sonbahar bitkileri konsepti ile oluşturulmuş çiftçi bahçeleri (Bauerngarten) ile karşılalıyoruz. Bunlar ortama bir doğallık katıyor. Çiçekler, bitkiler ve sebzeler çeşit çeşit. Akşam sefası, yıldız çiçeği, aslan kulağı ve hatta bir rezene. Hele, burnuma hoş bir koku gelmişti; rezene (fenchel) olduğunu dikkat edince fark ettim. Bir baharat olan bu güzelim bitki, lezzet ve şifasıyla mis gibidir. Galiba burada da yaygın olarak kullanılıyor.
Evden eve yürürken ağaçların hemen önündeki küçük tabelalar dikkatimi çekti. Fotoğraflayıp okudum. Her ağacın ismi ve türü yazılmış. Ren Elması. Madam Verte. Kış armudu. Rheinische Schafsnase. Sonbahar Elması. Petersbirne: Peter'in Armudu. Yaz Armudu, Ballı Armut diye sıralanıp gidiyor. Burada her şey ince ince düşünülmüş. Şayet bu evlere aileler yerleştirilse rahatlıkla canlı bir köye dönüşebilir. Gerçi matbaa, postahane ve fırın gibi işlevsel evlerde birçok gönüllünün görev yaptığı görülüyor. Bu da ayrıca güzel düşünülmüş bir uygulama. Hem dostluk ve arkadaşlıklara vesile okurken hem de bunu yeni nesillere bir miras olarak devretme imkânı sunuyor.
Aklımda Annem
Oldukça tarihî bir evi geziyoruz. Bu ev, giriş katın solundaki mutfakta süt makinesi, kuzine sobası, reçel ve turşu kavanozları konulmuş raflarıyla hayli nostaljik geldi bana. Özellikle kuzine soba ile süt makinesi, beni birden çocukluğumun köyüne götürdü. Canım annem aynı böyle bir makine ile süt çeker, kaymak çıkarırdı. O sütten günlük veya kışlık tereyağı, peynir ve yoğurt yapılır bir güzel tüketilirdi.
Annem bir hamur ustasıdır. Kuzinenin fırın kısmında gömbe, börek gibi hamur işleriyle, kızartma ve hamsi dahil çeşit çeşit yemekler yapardı. Üst kısmında da kuru fasulye, patlıcan ve sair yemeklerden pişirir ve çay kaynatırdı. Tam anlamıyla fırınlı ocak idi kuzine. Ama bilen bilir, yakıtı elektrik veya odun değil kuru tezekti. Kuru tezeğin çeşitleri bile vardı: Kerme, kesme ve yapma. Şimdi o günler geçti. Hatıra oldu her şey.
Her ev başka bir âleme götürüyor insanı. Dolaşıp çıkıyoruz. Parkın sonlarına doğru üstlerini yosun kaplamış evlerle karşılaşıyoruz. Böyle çok otantik görünüyorlar. Bazı evlerde "enikli kapı"lar var. Küçük kapılar insan için, büyük kapılar ise traktör ve sair araçlar içinmiş. Muhtemelen atlar için de kullanılıyordu. Bugün ülkemizde, Antakya'dan Mardin'e kadar bütün Güney illerinde ve hatta diğer bölgelerde de böyle "enikli kapılar" mevcut. 'Kentlerden Notlar'da yazmıştım bunu.
Kahve Krep Molası
Bizimkiler yoruldu. Kahve ve krep satışı yapılan seyyar bir büfenin önüne geldik. Sabine ile eşim oturdu; kızımla ben de sıraya girdik. Tam bu sırada kendimi yerel halktan biri, bir Alman gibi hissettim. Ben ve ailem için bu ülkede yaşadığımız her şey yeni bir tecrübe demek. Her şeyin talebesi olduk bir nevi.
Tattığımız yiyecekler de ekseriyetle yeni. Hem konuşuyor hem de çevreyi seyrediyoruz. Bir yandan da Sabine'ye sorular soruyoruz. Her karşılaşmamızda onu ne derecede yorduğumuzun farkındayım. İstiyoruz ki dil pratiği yapalım, olabildiğince yeni şeyler öğrenelim. Şu var ki o da Türkçe pratik yapma imkânı buluyor bizimle. Böylesi çok anlamlı.
Geniş Bir Çiftlik Evi
"Stall" denilen at ahırları ile koyun ve keçi ahırları olan geniş bir çiftlik evinin avlusuna girdik. Ortada bir ceviz ağacı var; altında gübrelik (ein Misthaufen.) Duvarlarda büyük leğenler asılı. Tıpkı eski şaman anlayışında olduğu gibi burada da kapı üstlerine at nalı (huffeisen) çakıldığını gördüm. Bu, şans ve korunma amaçlı bir uygulama imiş. Gerek bu ülkede gerekse Türkiye'de paganik kültürün izleri öylece duruyor. Bu hayli enteresan bir şey.
İçeri girince hemen solda, kapının ardında, eski zamana ait kalın deri bot ve ayakkabılar gözüme çarptı. Bunlar en az yüzyıl öncesinin tasarımını yansıtıyor. Her evde odalar birbirini andırsa da kesinlikle aynı değil. Mesela bu evin mutfağında bakır kap ve tabakların yoğunluğu dikkat çekiyor. Yatak odasında ise, karyolanın yanı başındaki komodinin üstüne bir mum ve kutsal kitap bırakılmış. Gerçekte dindar bir ailenin evi olabilir burası.
Sürpriz İç Mekân
Geniş bir salonda bakır bir kap dikkatimi çekti. "Bettflasche" denilen bu kabı ilginç ve güzel buldum. Uyku öncesi ayakları ısıtmak için kullanılıyormuş. Bu salon, kırmızı bir halıyla, koltuklar, masa ve sandalyeler ile düzenlenmiş. Bir köşeye yün eğirmek için "Spinnrad" denilen bir iplik örme çarkı konulmuş. Yemek masası, gaz (petrol) lambası, avize ve ayaklı saat "Standuhr," soba, konsol ve tablolarıyla kendi zamanının modern bir evi olmalı bu. Öyle ki dolap üstü bir kütüphanesi bile mevcut. Her şey değişiyor ama bazı şeylerin değeri değişmiyor; artıyor hatta.
Yaşayan Avlu
Bahçeye yeniden inerek çitin olduğu yere doğru yürüyoruz. Tavuk ve horozlar, keçi ve koyunlar ve hatta bir de ayrı bir bölümde evcil bir domuz görüyoruz. Balyalarla, buğday ve çavdar sapıyla dolu samanlık, kışlık yem ihtiyacını karşılamak için dopdolu tutuluyomuş. Bitişikte marangoz bölümü var. Bıçak bileyleme makinesi, çeşit çeşit sabanlar, koşum takımları ve pek çok eşya ile tam bir çiftlik evi burası. Her ihtiyacın bizzat kendileri tarafından karşılandığı bir köy yaşamı var bu evde. Gerçi bugünün Alman köyleri de yine kendi kendine yetecek şekilde yaşıyor. Ama modern bir donanımla. Notlar alıyorum.
Dokuma Evi
Az ötede ilgi çekici bir kumaş ve dokuma evi var. Meyveleri olgunlaşmış bir ayva ağacının "Quitte" yanından geçerek o eve giriyoruz. Bitki lifleri ve yünden ip eğrilen ve kumaş üretilen bu yer, oldukça etkileyici. Hem hammadde örnekleri hem de kıyafetler sergilenmiş. Keten ve kendir liflerinden kumaş örneklerini ve koyun yününden yapılmış çoban paltosunu hayli dikkat çekici buldum. Duvarlara o günün aile resimleri asılmış. Kapalı kadınlar ve onlarla uyumlu erkekler, giyim ve kuşamlarıyla sanki Anadolu insanı gibi. Demek ki önceden dünya genelinde birbirine yakın bir kültür ve yaşantı hakimmiş. Bugünün insanı o zamanlara göre bir hayli değişmiş. Yalnızca buralarda değil, her yerde böyle.
Bir Sürgün Anıtı
Tekstil yapım evini gezdikten sonra çıkıyoruz. Az ileride tarihî bir çeşme görünce fotoğrafını çekiyorum. Salkım elmaları olan bir ağacın önüne varınca onu da fotoğraflıyorum. Sonra önünde vagon olan bir ev dikkatimi çekiyor. Oraya yöneliyoruz. Burası Avrupa'da sürgün yıllarını anlatan bir anıt evmiş. İkinci Dünya Savaşı yıllarında çeşitli ülkelerden insanlar, bir vagona 30 kişi sığacak şekilde ve kırk vagonlu trenlerle taşınmışlar. Büyük zorluklar çektiklerini tahmin etmek zor değil.
Böyle bir sürgünü Afrika'dan, Avustralya'dan pek çok insan da yaşamış; ama köleliğe yolculuk olarak. Sonra Sovyet Rusya dönemindeki Türkistan halkları da yaşamış bunu. O günün şartlarında Sibirya'ya gerçekleştirilen sürgünler de travmatik olmuş. İnsan kaynaklı daha nice mağduriyet ve mazlumiyet var dünyada kim bilir. Bunlar üzüntü verici.
Şimdi Herkes Zengin
Yakında bulunan "Das Haus aus Breitenbach" sanki yeni gibi geldi bana ve dıştan bakınca büyük de görünüyor. Ama içeri girince, onun, neredeyse bir aile oteli gibi ve küçük olduğunu fark ediyorum. O yıllarda oda oda kiralanmış meğer. İçeride dolaşırken, Sabine, küçük bir odaya dikkatimizi çekti. Orası hizmetçi kız odası imiş. Oda içlerinde banyo yok. Tuvalet ise dışarıda bulunuyormuş. Banyo işini nasıl çözdüklerini sordum. İhtiyaç olunca silinerek ve haftada bir hamama "Badehaus" giderek dedi. Bugün dünyanın pek çok yerinde böyle bir imkanı henüz görmemiş insanlar hâlâ var. Ve günümüzde bizler çok geniş imkânlara sahibiz. Şükredecek çok şeyimiz var.
Hamur Teknesi, Fırıncı Kürekleri
Bir başka eve doğru ağır adım yürürken bir armut ağacı "Birnen Quitte" gördüm. Yakınında temsili bir kuyunun da bulunduğu küçük bir bahçe var. Çeşitli çiçekler, ekinezya ve adaçayı "Salbei-çalba" dikkatimi çekti. Bir yandan yürüyüp bir yandan da notlar alarak çok daha eski tarihli bir eve yavaşça girdik. Hamur teknesi, tereyağı üretmek için yayık, ekmek pişirme kürekleri, tavanda asılı vaziyette et, sucuk ve pastırma temsilleri göze çarpıyor. O günün şartlarında bu yiyecekleri korumak zordu. Bunun için ocakta yakılan bir ateşin isiyle tütsülenmiş hepsi. O zaman gıdaların bozulması böyle önlenilmiş. İsleme, bugün de yaşatılan bir uygulama. Bunun da insanlık tarihiyle yaşıt olduğu söylenebilir. Gerçekten enteresan.
Nikâh Evi: Standesamt
Yorgunluk kendini göstermeye başladı artık. Dönüş vakti geldi. Genel olarak gezdik diyebilirim. Yine de bir nikâh salonu "Standesamt" dikkatimizi çekince yukarı çıkmadan edemiyoruz. Bugün ülkemizde de benzer bir uygulama söz konusu. Ortada bir nikâh masası ile çevresinde sıra sıra sandalyeler konulmuş. Bu salonda kim bilir kimler nikâh kıydı? Onlara şahit olarak kimler gelip oturdu buraya? Ve şimdi onlar neredeler? Film gibi bir gerçeklik bu.
Eve Dönüş Vakti
Artık dönüşe geçiyoruz. Burası yaşayan ve yaşatılan bir müze olarak hayli işlevsel bir kültür hafızası olmuş. Klasik ekmekler üreten fırından "Bäckerei," bakkala "Marktplatz," şerkerciden, klasik giysiler satan tuhafiyeye, ve hatta otelden şapele kadar hiçbir şey eksik bırakılmamış gibi. Kıyafet mağazasında satılan geleneksel giysilere "Trachten" ve "Landhaus Mode" yani kır evi modası deniliyormuş. Bu nostaljik bir güzellik bence.
Hediyelik ahşap oyuncak ve eşyalar satan dükkanda ise en çok, arı ve böcek evleri: "Hotel in Biene, Insekten Hause" dikkatimi çekti. Yarasa evi, kuş yemleme evi, bahçe süsleri ve dekorasyon eşyaları da var. Bir de düzenli olarak biçilen otları koymak için kompost sandıkları. Görünen o ki buralarda yalnızca tarihi ve kültürü değil, yaban hayatını da koruma odaklı bir anlayış gelişmiş. İyi de olmuş. Öyle sanıyorum bütün canlılar mutlu ve güvendeler bu ülkede. Darısı ülkemizin başına.
Evet. Bir gezinin daha sonuna geldik. Üçüncü kez dolu dolu gezmeme rağmen doyamadım. Burada beni çeken bir şeyler var. Kendi geçmişimle birlikte insanın geçmişi midir bu, yoksa bugün, yerini modern olana bırakan eşyalar ve yaşanmışlıklar mı bilmiyorum. Başka bir gün başka bir vesileyle yine geliriz belki.
Hasan Çağlayan
Ekim 2025 Ober Mörlen
Deneme•Hülya•31.01.2026
Bugün gözümü açtığımda içimde bir fark ediş uyandı. Bazı şeyler netleşti, bazı duygular yerini buldu. Konu başlığım değişmedi, değişmeyecek: Nankörlüğe kapalıyım.
Usul bilmenin, edep ve uslüp bilmenin insan olmanın temel taşlarından biri olduğunu bir kez daha idrak ettim. Onca yapılan iyiliği, gösterilen anlayışı, emekle örülmüş güzellikleri tek bir anlık öfkeyle, tek bir sözle çöpe atmak ne büyük bir kırılmadır. Karşı tarafın kalbini kırmak, onu incitmek, dökmek… Peki hiç durup düşündük mü? Onun da bir kalbi olduğunu, o gün belki iyi hissetmediğini, belki kendi içinde sessiz bir mücadele verdiğini?
İnsan çoğu zaman hayatı yalnızca kendi penceresinden izliyor. Sanki acı sadece kendisine uğruyor, yük sadece onun omuzlarında. Başkalarının hiç derdi yokmuş, hiç üzülmüyormuş, hiç yorulmuyormuş gibi davranıyor. Oysa herkesin görünmeyen bir hikâyesi, kimseye anlatamadığı bir yorgunluğu, içinde taşıdığı bir sızısı var.
İşte bu yüzden eskiler boşuna söylememiş: “Edep yahu.”
Tekkelerin kapısına “Edepsiz buradan giremez” yazılmasının sebebi buydu. Çilehanelerdeki kapıların bilerek alçak yapılmasının hikmeti de aynıydı; insan içeri girerken eğilsin diye… Nefsini değil, kalbini öne alsın diye. Kibirle değil, tevazu ile adım atsın diye.
Edep; kimseyi kırmamayı, dökmemeyi, incitmemeyi bilmektir. İnsanları yaralamamayı, kalplerinde iz bırakmamayı gözetmektir. Çünkü insan, en çok kalbinden yaralanır. Ve bazı yaralar, sessizce açılır ama derin izler bırakır.
Bu yüzden usul bilmek, edep bilmek; sadece bir davranış biçimi değil, insan kalabilmenin en ince yoludur.
Hülyado…
Şiir•RIDVAN ZILELI•31.01.2026
Ümîd
Bir zulmet ki çökmüş ufka; diller lâl, kalpler taş olmuş bir nesil.
Yer demir, gök bakır; âkıbetler hep zelîl.
Hak susturulmuş, sadâkat zindân-ı cevre mahkûm,
Vicdanlar sürgün bir menfaat diyarında; adâlet mazlûm.
Bir kahredici sükût ki neye bedel, kimin suçudur bilinmez,
Ne hayâ dile gelir artık, ne korku yüz gösterir; sezilmez.
Hevâya ram olup eğilen başlar!
Secde terk olundu mu, işte o vakit zillet başlar.
Lâkin bil ki zulmet ebed-müddet değildir;
Leyl ne kadar imtidâd etse, seher o kadar diridir.
Bir şerâre kâfîdir küllenen vicdanlara,
Bir nidâ yeter; can verir suskun meydanlara.
Ye’s yakışmaz bu vatanın evlâdına,
Bu kan korku için mi aktı toprağın bağrına?
Mazinin omzunda yükselen o iman,
Bugün de kâimdir; sanma ki inhidâm.
Kalk! Dik dur, mukadderâtı ithâm etme;
Alnın terle tathîr olur, dizle değil—kıyâm ile yürü, eğilme.
Zîrâ necât yoktur atâlette; bu yol bâtıldır,
Çâre sa’yde, imanda, ter dökmekte mezkûrdur.
İsyan et, arkadaşım, zulme; kadere değil;
Ümîdini rabt et Hakk’a, beşere değil.
Ve yakînen bil ki bu millet düşse de kalkar,
Çünkü bu kalpler, her vakit Allah’a istinâd ile çarpar.
Hikaye•Betül Yenilmez•31.01.2026
*Reçete*
Ruhumun ciğerleri kapkara. Sigara dumanını çeker gibi nefsimi çekmişim içime. Doktorum gözlerini kısıyor; başını iki yana hafifçe sallarken “Ben seni uyarmıştım.” bakışları fırlatıyor. O bakışlar ok olup göğüs kafesime saplanıyor.
Bir reçete uzatıyor elime.
İlk satırda, yanaklarımı bol gözyaşıyla ıslatmam gerektiğini yazmış.
İkinci satırda, dil damağa kavuşuncaya dek durmaksızın tövbe ederek iyileşeceğimi altını çizerek belirtmiş.
Bu ilk iki satır bana hiç yabancı değil.
Fakat üçüncü satır gerçekten düşündürüyor:
*“Gönülleri semâdan daha geniş insanlarla vakit geçir.”*
Doktora bakıp yarım ağız gülüyorum.
“Böyle insanlar kalmadı artık.”
Doktor, gülüşümü görünce gözlüğünü çıkarıp masaya bırakıyor.
“Sen öyle san.” der gibi bir nefes veriyor.
“İnsan, aramadığı şeyi bulamaz.” diye ekliyor sonra; sesi ne yumuşak ne sert… Tam orta yerimden yakalayan bir ton.
Ben ise reçeteye tekrar bakıyorum.
Üçüncü satır, sanki mürekkebi ağır bir hakikatle yazılmış gibi gözlerimi yakıyor.
Gönlü geniş insan…
Semâdan bile geniş…
Doktor ayağa kalkıyor, omzuma hafifçe dokunuyor.
“İyileşmek istiyorsan,” diyor, “önce karanlığın gerçek olmadığını kabul edeceksin. İnsan, kendi dumanında boğulmayı bırakınca ışığı daha kolay görür.”
Kapıya yönelirken sesleniyor:
“Ve unutma… Gönlü geniş insanlar kaybolmaz. Sadece daralan gönüllere görünmez olurlar.”
Akciğerlerimi işaret ediyor titreyen eliyle ve ekliyor:
“Onları bul! Göreceksin, sana ruhunu nefis ile değil, nefesle süslemeyi öğretecekler.”
Elimde reçete, koridora çıkıyorum.
Belki de iyileşme, tam da bu cümlenin içinde saklıdır.
Lâkin nerede bu insanlar? Hangi taşın altında? Hangi dağın ardında?
Keşke ben onları aramadan, onlar beni bulsalar…
Yolculuk için bavulumu hazırlamadan önce, reçetedeki ilk iki satırda yazan vazifelerimi yapıyorum.
İkindi ezanı eşliğinde evden çıkıyorum.
Ne kadar zaman geçiyor, bilmiyorum.
Telefonumun şarjı bitiyor, kalemimin mürekkebi… Umutlarımın sesi… Ayaklarımın dermanı… yitiyor.
Yolun kenarında bir taşın üzerine oturuyorum.
Ayaklarım sızlıyor ama asıl yorgun olan kalbim.
Reçeteyi çıkarıp tekrar okuyorum.
Mürekkep, gözyaşlarımla bulanmış.
İlk iki satır silinmiş gibi…
Ama üçüncü satır hâlâ orada.
Sanki her harfi içime işliyor:
*“Gönülleri semâdan daha geniş insanlarla vakit geçir.”*
Tam o sırada, yaşlı bir adam yaklaşıyor.
Elinde bastonu, sırtında eski bir heybe.
Yanıma oturuyor, selâm veriyor.
Yüzünde yılların çizdiği derin izler, ama gözlerinde çocukça bir parıltı var.
Bir süre sessizce oturuyoruz.
Sonra bana dönüp soruyor:
“Yolcu musun evlât?”
Başımı sallıyorum.
“Arıyorum.” diyorum.
“Neyi arıyorsun?”
“Gönlü geniş insanları.”
Gülümsüyor.
“Yanılıyorsun.” diyor bana.
Öfkeyle karışık bir şaşkınlıkla, “Nasıl yani?” çıkıyor ağzımdan.
“Eğer onları gerçekten arıyor olsaydın, ağzın tütün değil, umut kokardı genç adam!”
Deneme•Özlem Gürhan•31.01.2026
ORHAN VELİ’DEN ÖRNEKLERLE BİRİNCİ YENİ ŞİİRİ
Edebiyatımızda çok tartışılan ve tartışıldığı kadar da merak uyandıran iki yeni vardır. Bu akımlara “ yeni ” denmesinin sebebi yepyeni bir şiir anlayışı başlatmış olmalarıdır.Birinci yeni, yani Garip akımı, bilinen bir şiirle başlar: “ Kitabe-i Seng-i Mezar ” (Mezar Taşı Yazısı):
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada / Nasırından çektiği kadar/ Hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi……….Yazık oldu Süleyman Efendiye…
Bu şiir fırtınalar koparmıştı. Orhan Veli, eleştirilmiş, alaya alınmış, kimilerince övülmüştü. Tanpınar’ın şiirden uzaklaştıklarını söylediği I. Yeni şairleri, Sabahattin Eyüboğlu ve Nurullah Ataç tarafından büyük bir taltif ve destek gördüler. Şiire bir “ nasırın ” konu edilmesine o günün edebiyat otoritelerinin gösterdiği tepki, tam anlamıyla ters tepti ve I. Yeni şiiri fazlasıyla ilgi gördü. I: Yeni usulü ile şiir yazanlar, P. Safa’nın “hayret vurguncusu ” dediği şairler ve şiirleri edebiyat ortamında boy göstermeye başladı. Peki, hayret vurgunculuğu neydi? İşte Garip akımı öncüsü Orhan Veli’den bir örnek:
ÖĞÜT
Dişin mi ağrıyor?
Çek kurtul.
Başın mı ağrıyor?
Bir çeyreğe iki aspirin.
Verem misin?
Üzülme onun da çaresi var,
Ölür gidersin! Orhan Veli Kanık
Ve Garip akımına kapılan şairlerden iki örnek:
Şifre
Kaşın şifre
Gözün şifre
Gülmen konuşman şifre
Yaradan şifre yaratmış
Seni çözmek için şifre müdürü mü olmalı? ( Orhon Murat Arıburnu )
Sana balım diyemem
Balın tadı bozuldu
Şekerim hiç diyemem
Şeker odundan da yapıldı
Gülüm diyebilirim belki ama
Güle de hiç benzemiyorsun ki!
Edebiyat tarihçileri ve eleştirmenlere göre şair Orhan Veli, şiir hayatına aruzla şiir yazarak başlamış, fakat bunda muvaffak olamamıştır. Sonra kaleme aldığı Kitabe-i Seng-i Mezar ( Mezar Taşı Yazısı ) adlı şiirin devrin kalem erbapları tarafından bir hayli tepki gördüğünü yukarıda da belirtmiştik. Peki, bu şiir, öylesine, çalakalem mi yazılmıştı? Şiir üzerinde kafa yoranlar ve şiiri yorumlayanlar, bu şiirin gayet bilinçli yazıldığına dair kanıtlar ileri sürerler:
İlki, bu şiirin sıradan hiçbir özelliği olmayan bir insana yazılmış olmasıdır. Şiirde adı geçen Süleyman Efendi ile şair, Kanuni Sultan Süleyman’a, dahası ( Kanuni ) Sultan Süleyman mersiyesine gönderme yapmaktadır. Şair adeta kendi şiir anlayışını bu şiir de resmetmektedir. Sizler ekâbire, büyük devlet adamlarına mersiyeler dizebilirsiniz. Biz şiirlerimizde sıradan, her gün görebileceğiniz insanlarla hem hal olacağız, onları anlatacağız, demektedir.
Şiirin başlığı Osmanlı Türkçesidir. Kitabe-i Seng- i Mezar başlığının seçilmesi artık bu dile mezar taşlarında rastlayacaksınız mesajı mı taşımaktadır? Cevabın evet olması şaşırtıcı değildir. Zira şiirin diğer bölümleri günlük konuşma dilidir. Artık şiirin dilinin bu olacağı yönündeki görüşlerini şair böyle pekiştirmektedir.
Ya “nasır” sözcüğünün şiirde yer alması nasıl yorumlanmalı? Sanırım ilk defa “ Zerrattan şümusa kadar her şey şiirdir ” diyerek şiirin konusunu genişlettiği için edebiyat kitaplarımızda takdir edilen Recaizade Mahmud Ekrem bile bu kadarını hayal edebilmiş değildi. Şiirde bu gibi sözcükleri ilk kullanan şair olarak, aslında Orhan Veli şiirin sınırlarını genişletmekle kalmamış, yıkmış bile sayılabilirdi.
İşte dünyada en çok nasırından çeken, Süleyman Efendi’nin şiirini, ölçüsüz kafiyesiz, derinliği olmayan, sanatsız, bilinçsizce yazılmış bir şiir olarak görenlerin ve bu tarz şiirlerin tutmayacağı yönünde görüş bildirenlerin yanıldığı nokta bu idi. Orhan Veli, şiirinin her dizesini bilinçli kurmuştu.
Bu şiirin ne kadar bilinçli yazıldığını anlatan bir anekdot okuyalım, Sait Faik anlatıyor:
“ İstanbul’daki ecza laboratuarlarından biri satışa çıkaracağı nasır ilaçlarının ambalajına bu şiiri koymak istiyor, Orhan’a da epeyce bir para teklif ediyormuş. ‘ kabul etmedin mi yoksa? Diye sordum. O vakit birden ciddileşti. ‘ ben ne yaptığımı biliyorum, dedi. O şiir nasır ilaçlarının kutularına değil, bir gün batı edebiyatı antolojilerine girecek’…”
Yani şair ne yaptığını gayet iyi bilerek adım atmaktadır.
Zaten Garip edebiyatının bildirgesi sayılan, önsözündeki ifadeleri bunu destekler niteliktedir:
“ Tarihin beğenerek andığı insanlar, daima dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir ananeyi yıkıp yeni bir anane kurarlar.” demektedir.
Yine aynı önsözde:
“Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz.”
Üç şairin “ Garip ” adı verdikleri bu şiir akımında, sözcük tam anlamıyla “ tuhaf, alışılmadık ” anlamında kullanılmıştır. Sözü edilen şairlerimiz bu ismi pekiştirecek çizgide şiir yazmayı sürdürmüşlerdir. Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın bu sanat anlayışından kopmaları Orhan Veli’nin ölümünü takip eden yıllara uzayacaktır. Şimdi Garip şiirinin genel özelliklerine bakalım:
Garip şiiri alaycıdır. Şaka ve nükteye çok yer verir.
Cımbızlı Şiir
Ne atom bombası,
Ne Londra Konferans’ı;
Bir elinde cımbız
Bir elinde ayna;
Umurunda mı dünya!Orhan Veli
Sıradan insanları ve onları mutlu eden unsurları işler;
Çayın rengi ne kadar güzel
Sabah sabah,
Açık havada…
Hava ne kadar güzel!
…………..Orhan Veli
Ve sık sık çocukluğa kaçış arzusu şiirlerinde yer edinir:
Kargalar, sakın anneme söylemeyin
Bugün toplar atılırken evden kaçıp
Harbiye nezaretine gideceğim.
Söylemezseniz size macun alırım,
Simit alırım, horoz şekeri alırım. Orhan Veli
Orhan Veli’ye göre şiir duyguya değil, akla hitap eder:
“ Şiir bütün hususiyetini edasından alan bir söz sanatıdır. Yani tamamıyla manadan ibarettir. Mana insanın beş duyusuna değil kafasına hitap eder. ”
Her türlü kelime oyununa, bütün edebi sanatlara, şairaneliğe karşı çıkan Orhan Veli, Ahmet Haşim’in meşhur “ Karanfil ” şiiri üzerinden söz sanatlarını savunanlarla alay eder:
“ Hakkınız var, güzel değildir ihtimal
Mübalağa sanatı kadar
Varşova’da ölmesi on bin kişinin
Ve benzememesi
Bir motörlü kıtanın bir karanfile
Yârin dudağından getirilmiş.” Orhan Veli
Acılara bile mizahi bir yaklaşım belki isyan görülür:
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet
Esirlik bedava,
Bedava yaşıyoruz bedava. Orhan Veli
Bu isyan ve sosyalist ideoloji hiçbir zaman Nazım Hikmet’in şiiri gibi yüksek sesli ve kitlelerin öncülüğüne önderlik eden bir çehreye bürünmese de, kendisini hissettirir:
Pireli Şiir
Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak
Yedi nüfuslu haneye
Üç buçuk tayın yetecek. Orhan Veli
Yine sıradan insanların telaşlarını yaşadıkları zorlukları mizahı elden bırakmadan ama halk edebiyatına sık sık göndermeler yaparak şiir yazar:
Gelirli Şiir
İstanbul’dan ayva da gelir, nar da gelir
Döndüm baktım bir edalı yar gelir,
Gelir desen dar gelir,
Gün aşırı alacaklılar gelir,
Anam anam
Dayanamam,
Bu iş bana zor gelir. Orhan Veli
İşte halkın ekmek ve geçim derdini, şiirin ana teması yapan Garip şiiri, özetle dümdüz, dolaysız, aşırı ideoloji olmadan şiir yazabilme amacı gütmüştür. Edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi gerektiğini savunan Orhan Veli’nin burada kastettiği yüksek sesli bir ideoloji telkini değildir:
“ Edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okuryazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk, okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım… Bugünkü dünyada çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır. Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacaktır. ” diye düşüncelerini açıklayan Orhan Veli, insanların, özellikle dünyada hala çoğunluğu teşkil eden, fakir fukaranın hallerine değinir:
Macera
Büyüdüm, işsiz kaldım, aç kaldım:
Para kazanmak gerekti;
Girdim insanların içine,
İnsanları gördüm.
Ne yardan geçerim ne serden;
Ne denizden ne gökyüzünden ama…
Bırakmıyor bu son gördüğüm,
Bırakmıyor geçim derdi. Orhan Veli
İstanbul Orhan Veli’nin şiirlerinde türküdür, cıvıl cıvıl insan kaynar, çımacılar, balıkçılar, gemiler, balık ve kuşlarla kaynaşan hayat dolu bir İstanbul resmeder şair. Peyami Safa’nın yorumladığı haliyle Beyatlı ve şiirlerindeki buram buram tarih ve kültür kokan, gülleri ve bülbülleri, yalılarıyla anlatılan İstanbul’dan farklıdır.
Galata Köprüsü
Dikilir köprü üzerine,
Keyifle seyrederim hepinizi.
Kiminiz midye çıkarır dubalardan;
Kiminiz dümen tutar mavnalardan…
Ya da “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinde:
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.
Cıvıl cıvıl Mahmut Paşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan…
Orhan Veli memleketçi şiirin ve saf ( öz ) şiirin iki koldan güçlü bir şekilde yürüdüğü edebiyat dünyasında, ne hecenin beş şairi ne de öz şiirin iki güçlü temsilcisi Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in çizgisini seçti. Bu iki şiir anlayışına başkaldırı olarak nitelenen şiir anlayışı ile her iki taraftan da zaman zaman hakarete varan söz yazı ve karikatürlerle sataşmalar yaşadı.
Yahya Kemal, Orhan Veli’yi kastederek:
“ Bu şair, okuyucuyu kendine hayran bırakmak değil, hayrette bırakmak istedi. Hâlbuki hayret çabuk geçer, hayranlıksa uzun müddet devam eder. Şiirin gayesi hayret ettirmek değildir.” Diyecektir.
Bu tutumlar karşısında Orhan Veli’nin geri adım atmadığı da malumdur. İki şair bir karşılaşmalarında Orhan Veli, eski şiiri gayet iyi bildiğini, Yahya Kemal’e saygı duyduğunu ama onun şiir anlayışını kabul etmediğini gösteren bir davranışta bulunur. Bir karşılaşmada şair “ Efsane ” adlı şiirini Yahya Kemal’e okur:
Efsane
Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı
Gece sahilde sular fecre kadar çağlardı
O çağıltıyla beraber döğünürken def ü cenk
Bir güneş dalgalar üstünde doğar rengârenk
Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe
Rindler müğbeçeler mest bütün mecliste
Ve o haletle bütün kahkahalar nağmeleşir
Dilde Yahya Kemal’in şarkısı şehnameleşir
O gürültüyle sular çalkalanır çağlardı
Bir zamanlardı bu gamhanede bir dem vardı
Lakin artık o hayal âlemi bir efsane
Ses seda yok bu değil sanki o devlethane Orhan Veli
Bu şiiri dinleyen Yahya Kemal’in:
“ Siz biraz daha gayret etseniz, bizi de geçeceksiniz.” Demesi üzerine Orhan Veli: “Aman efendim, biz bunu alay olsun diye yazıyoruz.” demiştir.
Ve Yahya Kemal “ Garip” şiirine o kadar muhaliftir ki, Orhan Veli’nin cenazesine bile gitmez. Sebep olarak da, özetle: “ Onların şiir anlayışına ters düştüklerini, cenazeye gitmesinin garip şiiri için reklam olacağını ve kendi şiir yolunu takip edenler için, yol şaşırtıcı olacağını söyler. ”
Dünden bu güne edebiyatımız, muktedir şair Yahya Kemal gibi I. Yeni Şiirinin bir saman alevi, köksüz ve geleceği olmayan bir şiir anlayışı olduğunu söyleyen bir çok isim görmüştür. Orhan Veli’nin ölümünden sonra yol arkadaşları Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın şiir anlayışlarını değiştirmeleri d bu görüşü destekler niteliktedir.
İşte övülen, yerilen Orhan Veli, iki büyük dünya savaşı arasında bunalmış bir topluluğun Garip bir şairi olarak çizgisinden ödün vermeden yaşar ve vefat eder.
Orhan Veli ve şiiri Cemal Süreyya’nın ifadesinde şöyle yer almaktadır:
“ Şiire kasket giydirdi, sivilleştirdi onu. Bugünkü şiir verimleri onun da verimleridir biraz. ”
Bu ifadeden hareketle:
” Günümüzde şairi kısıtladığı, sınırladığı düşünülen, vezin, kafiye gibi öğelere serbest şiir anlayışında hemen hiç rastlanmamaktadır. Ve günümüzde serbest şiirler, en güzel verimlerini okurlarıyla paylaşıyorsa, bunun ilk tohumlarını I. Yeni Şairleri özellikle Orhan Veli atmıştır ” demek yanlış olmaz, sanırım.
Şiir•Murat Han Kuloğlu•31.01.2026
Gönül elçileri
Barış için atıldık yeryüzüne
Varım dedik gül yüzlünün sözüne
Düşmüş ateş gönlümüzün özüne
Tohum olduk sinelere saçıldık
Önden giden varıp açmış yolları
Ardında biz yeşertiriz gülleri
Sevda ötsün bülbüllerin dilleri
Gonca olduk gönüllerde açıldık
Rüzgar esti ordan ora savrulduk
Zulüm vurdu hep beraber kavrulduk
Yâr yolunda çilelerle yoğrulduk
Hamal olduk aşk yüküne seçildik
O’nun gibi yurdumuzdan kovulduk
Nehirlerden sevdamıza yol bulduk
Bulanıktık Kur'an üzre durulduk
Köprü olduk vefa ile geçildik
Dostluk ile ümitleri besleriz
Gök kubbeyi hoş sadayla süsleriz
Hakk yolunda Muhammedî sesleriz
Şerbet olduk deva diye içildik
Gezi Yazısı•Hasan ÇAĞLAYAN•31.01.2026
Der September neigt sich dem Ende zu. Manche Bäume beginnen sich zu röten, andere zu vergilben und ihre Blätter fallen bereits. Ja, man kann sagen: In diesem Land ist der September von Kopf bis Fuß ein Wandel der Farben. Doch keineswegs eintönig. An ein und demselben Baum zeigen sich gleichzeitig mehrere Farbtöne. Diese Buntheit, die vor allem den ganzen Oktober hindurch zu beobachten ist, kündigt mit ihrem allmählichen Verlöschen auch das Ende der herbstlichen Herrschaft an. Zum Glück gibt es immergrüne Bäume. Sie sind mir den ganzen Winter über ein Trost.
Ein Naturpark: der Taunus
Sowohl in den Straßen der Stadt als auch an Hängen und auf Hügeln sind es die farbenprächtigen Bäume, die man wohl als den schönsten natürlichen Schmuck dieses Landes und des Taunus bezeichnen kann. Dieser „Naturpark“, der sich von Bad Nauheim bis nach Mainz erstreckt, beherbergt zahlreiche Baumarten: von der Buche bis zur Hainbuche, von der Eiche bis zum Ahorn, von der Kiefer bis zur Fichte. Besonders entlang der Straßenränder und in den Parks sind Rosskastanien und Linden reichlich vertreten. Deshalb gleicht der Taunus einem Garten der Ruhe.
Auch die wild wachsenden Sauerkirschen und Pflaumen, die im Frühling mit ihren weißen Blüten auffallen, fehlen hier nicht. Je nach Gegend trifft man zudem auf Kastanien, Walnüsse, Brombeeren, Himbeeren und Hagebutten in großer Fülle. Durch den Wald ziehen sich zahlreiche Wanderwege und Fahrradstrecken. In dieser Umgebung, in der ich gelegentlich wandere oder Rad fahre, bieten die Dörfer mitunter märchenhafte Anblicke – als wären sie eigens für den Tourismus entworfen.
Vielleicht ist es gerade deshalb so, dass selbst Kaiser Wilhelm II. häufig hierherkam und auf dem Feldberg einen Aussichtsturm errichten ließ. Und sollte ein Dichter wie Goethe da etwa fernbleiben? Auch er gehörte zu jenen, die diesen Berg beehrten. Wenn man seinen Aufzeichnungen im berühmten "Frankfurter Reisebericht" folgt, dann war sogar Haşim hier. Und wer weiß, wie viele andere vor ihnen kamen und wieder gingen.
Eine bedeutsame Einladung
So werden wir an den letzten Tagen des Septembers auf Einladung unserer Famillienfreundin und Gesprächspartnerin Frau Sabine Frank, die selbst Türkisch lernt, den Hessenpark besuchen. Dieses Museumsdorf, das ich zuvor schon mit meinen Freunden aus Cizlavet – Herrn Gökhan, Herrn Yaşar und Herrn Kenan – besichtigt hatte, wollte ich erneut sehen. Denn diesmal werde ich die Gelegenheit haben, es mit jemandem zu erkunden, der die Kultur, in der wir leben, sehr gut kennt. Für mich ist dies eine Gelegenheit zum Schreiben, für meine Familie ein Wochenendausflug. Ich bin überzeugt, dass sich diesmal viele Details zeigen werden, die ich zuvor gesehen, aber nicht wahrgenommen habe – und dass ich sie nun festhalten kann.
Ein schöner Tag
Nach dem Frühstück traten wir vor das Haus. Sabine wird um elf Uhr kommen, und von dort aus werden wir gemeinsam weiterfahren. Das Wetter ist ausgesprochen schön – zumindest wird es nicht regnen. Bei Regen ist es kaum möglich, sich im Freien aufzuhalten oder zu verweilen, ganz abgesehen von den Unannehmlichkeiten des Nasswerdens. Auch wenn man in Deutschland das Haus gewöhnlich mit passender Kleidung und einem Regenschirm verlässt, haben wir heute keinen mitgenommen.
Eine wertvolle Freundin
Endlich kam Sabine. Man kann sagen, dass sie inzwischen zu unserer Familie gehört. Sie ist nicht nur eine Freundin, sondern vielmehr eine Art Familienälteste, fast wie eine Mutter – wir haben sie sehr lieb. Denn sowohl meine Frau als auch ich leben fern unserer eigenen Familien. Ich selbst habe seit drei Jahren weder meinen Sohn noch meine Eltern oder Geschwister gesehen. Vielleicht ist es gerade deshalb so, dass Sabine für uns zu einer Familie geworden ist.
Herbstfarben unterwegs
Wir sind unterwegs. Der herbstliche Hauch hat die Landschaft bereits erfasst. Die Bäume scheinen die Tage bis zu ihrer großen visuellen Aufführung zu zählen. Manche haben sogar schon vorgegriffen und sich in zartes Rosa, leuchtendes Gelb oder tiefes Rot gehüllt. Solch farbenprächtige Blätter, wie ich sie aus Dokumentarfilmen kannte, habe ich erst nach meiner Ankunft in diesem Land aus nächster Nähe gesehen. Es ist eine Schönheit, die beinahe einem Brand gleicht – eine schillernde, festliche Pracht, die den Blick fesselt.
Nach einigen Windungen erreichten wir den Hessenpark. Er liegt in der Nähe von Neu-Anspach, an den südlichen Ausläufern des Großen Feldbergs. Da diese Gegend sowohl natürliche Mischwälder als auch offene ländliche Landschaften vereint, gleicht das Beobachten der Herbstfarben hier dem Betrachten eines poetischen Gemäldes. Als mir Haşims Satz in den Sinn kam – „In dieser kühlen herbstlichen Dämmerung, die an das Zwielicht des Abends erinnerte, versanken wir staunend im Anblick dieses imaginären goldenen Feuers“ –, konnte ich nicht umhin zu denken: Wie hätten wohl andere Dichter, die wir lieben, diesen Ort gesehen, und was hätten sie darüber gesagt?
Ein Museumsdorf
Der Hessenpark liegt ganz in der Nähe des Dorfes, in dem ich lebe. Doch er unterscheidet sich von allen Museen, die ich bisher gesehen habe. Denn dieser Ort ist als ein Museumsdorf konzipiert. Wie sehr man von solchen Orten profitiert, hängt letztlich von der eigenen Perspektive ab.
Man sagt ja: „Das Auge ist blind für das Nahe.“ Gerade deshalb erfordert es mehr Aufmerksamkeit, das Nahe wahrzunehmen. Denn was etwas bedeutungsvoll macht, ist unsere Sichtweise. Wie und von wo aus schauen wir auf etwas? Welche Gefühle und Gedanken weckt es in uns? Zu welchen Träumen und Horizonten führen uns die Orte, die wir besuchen? All das ist wichtig.
Jedes Museum enthält zahlreiche wissenschaftliche und kulturelle Daten – von Geschichte über Philosophie bis hin zur Soziologie. Orte wie dieser, an denen Folklore und Ästhetik mit der Natur zusammentreffen, sind umso wertvoller. Man kann sich plötzlich mitten in der Geschichte wiederfinden. Genau deshalb sind Museen kulturelle Schatzkammern. Doch nur in dem Maße, in dem wir sehen und fühlen können, werden wir Teil davon.
Offen gesagt gehe ich mit dem Fokus auf Sehen und Fühlen durch diese Räume. Ich kann nicht anders, als zu staunen, in Gedanken zu versinken und manchmal auch bewegt zu sein. Denn hier sprechen viele menschliche Erinnerungen still zu uns.
Ein Druckereihäuschen
Wir kauften unsere Eintrittskarten und begannen unseren Rundgang zuerst in Melgershausen, gleich rechts vom Eingang. Dieser Ort ist als Druckereihäuschen gestaltet. In gewisser Weise kann man ihn als Gedenkort für Johannes Gutenberg und die erste moderne Druckerpresse betrachten. Denn die Druckerei hat nicht nur Deutschland, sondern als Auslöser für die Renaissance, die Reformation und die Aufklärung auch die ganze Welt beeinflusst. Es ist beeindruckend, einen so bedeutenden Schritt zu machen.
Einen so bedeutungsvollen Ort zu betreten, wirkt auf den Menschen beeindruckend. Bei unserem früheren Besuch waren in allen Räumen Mitarbeitende anwesend. Wir hatten die Gelegenheit, ihnen zuzuhören und den Maschinen bei ihrer Arbeit zuzusehen. Dieses Mal sehe ich nur eine Mitarbeiterin, mit der wir ins Gespräch kommen.
Wenn man mit der Absicht des Schreibens unterwegs ist, entdeckt man andere Details. Die aus Blei gefertigten Setzbuchstaben und das Schaubild eines Stammbaums gehören dazu. Ich erinnere mich: Im Jahr 2001, an meiner ersten Arbeitsstelle, wurden meine Artikel und Gedichte für die Lokalzeitung in genau solchen Druckereien und mit dieser Art von Satz gedruckt. Ich hatte sogar miterlebt, wie ein Text Buchstabe für Buchstabe gesetzt wurde. Das habe ich nicht vergessen.
Nicht Gold, sondern Blei
Wieder mache ich Fotos und nutze die Bildübersetzungsfunktion von Google Lens – sehr hilfreich. Auf Karten und Tafeln stehen bemerkenswerte Sätze. Zwei davon fallen mir besonders auf. Der erste lautet:
„Ich habe keine Zeit, mich zu beeilen.“
Der zweite:
„Zeit gehört zu den Dingen, mit denen man sorgfältig umgehen muss; man darf sie nicht verschwenden.“
Doch mehr als diese Aussagen zieht mich ein Zitat von Georg Christoph Lichtenberg in seinen Bann:
„Mehr als das Gold hat das Blei die Welt verändert, und mehr als das Blei in der Flinte das Blei im Setzkasten.“
Die Zeit ist Zeugin dieses bedeutungsschweren Satzes gewesen – und ist es noch immer. Die Geschichte interpretiert sich selbst unaufhörlich neu.
Nicht die Kugel, sondern die Tinte
Ähnliche Gedanken wurden im Laufe der Geschichte oft geäußert:
„Ein Tropfen Tinte kann eine Million Menschen zum Denken bringen.“ (Lord Byron)
„Die Tinte der Gelehrten ist verdienstvoller als das Blut der Märtyrer.“ (Hadith)
„Die Feder ist mächtiger als das Schwert.“ (Bulwer Lytton)
„Die Feder ist die Zunge des Verstandes.“ (Cervantes)
„Die Welt wird von Feder, Tinte und Papier regiert.“ (James Howell)
„Ein Stift ist das vollkommenste Werkzeug, um die Aufmerksamkeit eines Menschen zu bündeln und seine Leidenschaft zu entfachen.“ (John Adams)
„Ein Stift, der das Papier berührt, entfacht mehr Brände als ein Streichholz.“ (Malcolm S. Forbes)
„Es gibt zwei große Mächte in der Welt: das Schwert und die Feder; doch die Macht des Schwertes wird am Ende von der Macht der Feder besiegt.“ (Napoleon Bonaparte)
Vielleicht liegt genau darin der Grund, warum Diktatoren und Tyrannen Feinde der Intellektuellen sind.
Die Etage des Radiomuseums
Wir gehen nach oben. Hier werden verschiedene Radiogeräte und zahlreiche Kommunikationsmittel ausgestellt. Sabine macht mich auf ein Bild aufmerksam.
„Dieses Bild zeigt, wie Hitler das Radio als Propagandainstrument missbraucht hat“, sagt sie.
Auch wenn heute das Internet das wirkungsvollste Kommunikationsmittel ist, haben Radio und Fernsehen – gerade weil sie auch über das Internet senden – ihre Bedeutung nicht verloren, sondern sogar gesteigert. Je nach Absicht und Ziel können diese Erfindungen ganz unterschiedliche Wirkungen entfalten.
Statussymbole
Die obere Etage des Radiomuseums ist als beispielhaftes Wohnzimmer gestaltet: Sessel, Kissen, ein orientalischer Teppich, die erste Version der Rollschuhe, eine Aktentasche, ein Wählscheibentelefon, eine Kamera, ein kleiner Fernseher, ein Plattenspieler.
Ein Kohleofen, ein Heizlüfter für kalte Wintertage, dazu ein Couchtisch mit einer Karaffe für Erfrischungsgetränke, Gläsern, kleinen Snacks und einem Aschenbecher.
Dies könnte das Wohnzimmer einer wohlhabenden Familie jener Zeit sein. Sabine zeigt auf eine Stehlampe. „Sehr schön“, sagt sie. „Mindestens fünfzig Jahre alt.“ Sie wird Tütenlampe genannt, mit Begriffen wie Lampenschirm oder ganz typisch.
Außerdem zeigt sie mir ein radiokonsolengroßes Gerät namens Musiktruhe. In den 1950er-Jahren war dies ein echtes Statussymbol. Heute sei es das Auto, sagt sie. Das Thema Statussymbole ist so umfangreich, dass nicht einmal ein einzelner Artikel ausreichen würde – eigentlich bräuchte man ein ganzes Buch dafür.
Ein Kissen, ein Satz
Auf einem grünen Sessel fällt mir ein Kissen auf, fast wie ein kunstvoll gestaltetes Bild, mit einer Aufschrift. Neugierig übersetze ich den Text – und es öffnet sich mir eine andere Welt:
„Lass die Sorgen Sorgen sein. Lass das Morgen Morgen sein.“
Sprichwörter und Aphorismen sind unbezahlbare Schätze jedes Volkes. Gleichzeitig tragen sie eine starke Lebensphilosophie in sich.
Weitere schöne Worte
Wenn sich schon die Gelegenheit bietet, möchte ich noch einige schöne Redewendungen aus der deutschen Kultur weitergeben.
„Morgen, morgen, nur nicht heute, sagen alle faulen Leute.“ – eine Warnung vor dem Aufschieben.
„Der Morgen ist klüger als der Abend.“ – manchmal ist es besser, eine Sache bis zum nächsten Tag zu bedenken.
„Jeder Tag bringt seine eigene Sorge.“ – lade dir die Sorgen von morgen nicht schon heute auf.
„Die Sorgen nehmen kein Ende.“ – Sorgen hören ohnehin nie auf, also sollte man sich nicht allzu sehr in ihnen verlieren.
„Carpe diem!“ – dieser Spruch ist zwar lateinischen Ursprungs, wird aber auch im Deutschen verwendet: Nutze den Tag, warte nicht auf morgen.
Traktorentag
Nachdem wir das Druckereihäuschen verlassen hatten, gingen wir zu dem großen Gelände, auf dem historische Traktoren ausgestellt waren. Aus einer Drehorgel erklang fröhliche Musik. Ich versuchte mit der Shazam-App herauszufinden, wie dieses wunderschöne deutsche Musikstück heißt – doch wie schon beim letzten Mal gelang es mir nicht.
Heute war Traktorentag. Auf dem Platz waren alte Modelle der Marken Massey Harris, McCormick, Krieger, Hummel, Hofleben (1910) und Kaelble (mit Holzschneidefunktion) ausgestellt. Und doch wirkten sie beinahe wie neu. Am meisten beeindruckte mich der Massey Harris – denn in meinem Dorf und in den ländlichen Gegenden von Konya war er sehr verbreitet. Mein Vater besaß sogar einen Massey Harris aus dem Jahr 1952, den er bis 2001 aktiv nutzte. In meinen Erinnerungen nimmt er einen ganz besonderen Platz ein.
Transportierten Geschichte
Dieser Museumspark wurde 1974 gegründet. Verantwortungsbewusste Entscheidungsträger wollten im Rahmen dieses Projekts die ländliche Architektur, das Handwerk und das Dorfleben bewahren, die im Zuge der Modernisierung vom Verschwinden bedroht waren. Das war wirklich eine originelle Idee. In der Anfangsphase mag sie kostspielig und mühsam gewesen sein, doch mit der Zeit hat sie – davon bin ich überzeugt – einen unschätzbaren Wert erlangt.
Jedes Haus, das wir hier besichtigen, wurde aus einem anderen Ort des Bundeslandes Hessen hierhergebracht. Das war natürlich kein einfacher Prozess. Mehr als hundert Häuser wurden mithilfe eines Nummerierungssystems abgebaut, transportiert und hier originalgetreu wieder aufgebaut. Offenbar werden hier mindestens vierhundert Jahre hessischer Geschichte bewahrt.
Vor jedem Haus steht eine Informationstafel mit dem Namen des Hauses, dem Baujahr, dem Jahr der Umsetzung und dem Herkunftsort. Zum Beispiel: Haus aus Heskem 1674, Haus aus Halbach – Postamt 1678. Vor einigen Häusern liegen farbige Informationsbroschüren aus. Dank ihrer PVC-Beschichtung müssen sie weder Regen noch Schnee fürchten.
Man kommt hier wirklich ins Staunen. Wie schön wäre es, wenn jedes Land einen solchen Park hätte. Besonders an touristisch zentralen Orten – sei es in dieser Form oder auch als Miniaturpark wie Miniatürk. Ja, es wäre kostspielig und aufwendig, aber auch sehr wertvoll. Als lebendige Erinnerung könnten solche Orte über Generationen hinweg besucht werden. So würde kulturelle Kontinuität an kommende Generationen weitergegeben und zugleich anderen Nationen im Rahmen des Tourismus präsentiert. Vielleicht würde das sogar Dialog und kulturellen Austausch fördern.
Hasan Çağlayan
Ober-Mörlen, Oktober 2025
Deneme•Zehra Arıcı•31.01.2026
Geceye Esir Şehir
Bitmeye, batmaya yüz tutmuş güneşi izlerken,etrafa yaydığı kızıllığın güzelliğine aldanıp büyülü gözlerle hayrete vardığımız noktada gözden kayboluyor.Elimizde kalan gecenin karanlığına doğru yol almış yıldızlar, onlara eşlik eden yerdeki sokak lambaları, yüzleri, bakışları karartan grilik, akşam ezanı, direklerin elektrik tellerinde sıra sıra kuşlar, ıslak köprü altları, bakışların altındaki hüzünle karışık umutsuzluk ıslıkları dudaklarda, hele biraz da kışsa mevsimlerden, düğmeleri iliklenmekten defalarca, yorulmuş kaşe siyahı kabanlar, altı su çeken ayakkabılar, evler...Oraya hiç giremeyeceğim şu anda. O evlerin duvarlarından akan kederlerden,onları sinesine çeken yerdeki kilim dokularından bahsetmeyeceğim size.Üzerine çökmeye yüz tutmuş karanlığı yorgan yapıp sarılanlar mı dersiniz,gündüzün ayrıntılarını örttüğü için geceye sevdalananlar mı...Ben bu hayatların ortasında sıkışmış serkeşliğimle, bir oraya bir buraya koşarak, karanlığın değmediği bir sokak kalmış mı acaba diye aranırken şehrin en doğu ücralarında, bin umut içinde gözlerimle taradığım kaldırımlarda, tanıdık ayak izlerinin kiminden kaçıp, kiminin peşinden koşuyorum.
Şiir•Cafer Başer•31.01.2026
GÜNDÜZ PERDESİ
olduğun yerde gayb/olduğun için gidemediğini
bilmediğim yerden çıkagelir diye bekledim yazmayı
oysa sen kendini bekletmemeyi seçerdin
bir aralık bulsan pencere dibinde beklemeyi
gündüz güneşinde ışıl ışıl
akşam perdeni çekmen de neydi
rüzgarın hafif titreyişinde dahi
küskün bir şarkı mırıldanırdı
hıçkırıklar duvarlara dokunmadan
sokak lambaları ışıksız uykuya dalardı
gölgelerde kaybolurdu her adım
zaman ölçerdi nabzını tetikte
ne gündüz tanırdı yüzünü ne de gece uyku
nerde duyulmuş aslanım kapıların konuştuğu
sesini ararken odalarda tın tın
akşam da senden saklardı en güzel renklerini
ve sen hep geceyi üstüne giyerdin
alışmıştın her zilde karabasan beklemeyi