
Modern dünyanın uğultusu, insanın kendi iç sesini boğan bir gürültü denizine dönüştü. Bugünün insanı, her şeye temas eden ama hiçbir şeye nüfuz edemeyen, sığ kıyılarda biriken bir gölge varlık gibi. Dışarının metalik şamatası, ruhun o en mahrem odalarına kadar sızarken, modern birey kendi kalbinin gurbetinde yaşayan bir mülteciye benziyor. Bu kargaşa, sadece fiziksel bir yoğunluk değil, aynı zamanda varoluşsal bir parçalanmadır. İnsan, parçaların bütünle olan bağını kopardığı bir çağda, kendi hakikatini de o kırık aynalarda aramaya mahkûm ediliyor. Her şeyin hıza ve tüketime ayarlandığı bu devasa makinede, durup düşünmek bir lüks değil, adeta bir isyana dönüşmüş durumda. Oysa asıl trajedi, bu isyanın bile çoğu zaman sistemin bir parçası haline gelerek metalaşmasıdır.
Kendi iç kalesini terk eden insan, dışarıdaki sahte parıltıların esiri oldukça, özgürlüğün o baş döndürücü ama bir o kadar da ağır sorumluluğundan kaçmaya çalışıyor. Bu kaçış, bazen sonsuz bir bilgi yığınına gömülerek, bazen de plastik neşelerin arkasına saklanarak gerçekleşiyor. Ancak bilginin hikmetle, hazzın ise huzurla olan bağı koptuğunda geriye kalan tek şey, dindirilmesi imkânsız bir ontolojik kaygıdır. Modernlik bizi “anlar mezarlığında” biriktirirken, zamansızlığın ve sonsuzluğun o huzur veren serinliğinden mahrum bırakıyor. Oysa eşyanın ruhu, ancak sükûnetin o ince süzgecinden geçtiğimizde bize kendini açar. Bizler ise birer hız tutkunu olarak, manzaranın güzelliğini değil, sadece katettiğimiz yolun niceliğini kutsuyoruz.
Bu devasa kargaşanın ortasında ruh, fıtraten yöneldiği o tekil hakikati, yani “bir” olanı arıyor. Fakat dünya bizi “çokluğun” (kesretin) dalgaları arasında savururken, kalbimize sığınacak bir liman bırakmıyor. Oysa gerçek hürriyet, dünyanın kalbimize girmesine izin vermeden, dünyanın içinde yürüyebilme sanatıdır. Bu, dış dünyadan bir el çekme değil, aksine dış dünyayı bir ayna gibi kullanarak kendi derinliklerimize yolculuk etme iradesidir. Modern insan, kendi yalnızlığını “tek başınalıkla” karıştırıyor. Oysa yalnızlık, bir terk edilmişlik değil, kişinin kendi hakikatiyle baş başa kalabildiği en yüksek mertebedir. Bu yalnızlığın içinden geçmeyen bir bilinç, ne kadar büyük bir entelektüel birikime sahip olursa olsun, sadece başkalarının yankılarını taşır.
Kendi içine bakma cesaretini kaybeden birey, vitrinlerin ve ekranların sunduğu “kimlik kırıntılarıyla” kendine sahte bir benlik inşa ediyor. Bu inşa, temeli olmayan, rüzgârın yönüne göre savrulan bir yapıdır. Gerçek bir varoluş ise ancak bu kargaşanın gürültüsünü içeride susturabilmekle mümkündür. İnsan, ne sadece aklın soğuk dehasına ne de sadece duyguların kaotik seline teslim olmalıdır. Asıl olan, bu ikisinin arasından geçip hayret makamına ulaşabilmektir. Hayret, eşyayı ilk defa görüyormuşçasına bir ürpertiyle karşılamak, o derin sessizliğin içindeki musikiyi duyabilmektir. Modern insanın kurtuluşu, sığındığı o zihin hapishanelerinden çıkıp, kalbin tasfiyesiyle kendi varoluşunun o saf ve berrak kaynağına geri dönebilmesindedir. Zira gökyüzü her zaman oradadır ve yıldızlar sessizliğin içinde en gür sesiyle konuşmaktadır; mesele, bu görkemli sessizliği dinleyecek bir kalbe sahip olabilmektir.
