Kadim Toprakların Sessiz İrfanı / Fuat Çomaklı

Anadolu’nun bağrına yaslanmış şehirler vardır; bir de Anadolu’nun irfanını, vakur duruşunu ve kadim hafızasını yüreğinde taşıyan şehirler… İşte bu topraklar, bin yıllık bir çınarın kökleri gibi aynı mayadan beslenir. Sabah olduğunda güneş, Toroslar’ın ardından da doğsa, Kaçkarlar’ın doruklarına da konsa, Erciyes’in eteklerini de aydınlatsa, Murat’ın, Fırat’ın, Sakarya’nın, Kızılırmak’ın yahut Aras’ın sularına da aksa, aynı hakikati fısıldar. Çünkü Anadolu’nun sabahı yalnızca güneşle değil, vicdanla aydınlanır.

Kimi sabahlar ise vadileri ağır bir sis örter. Dağlar olduğundan küçük, yollar olduğundan uzun görünür. Uzaklardan bakanlar, ufkun kaybolduğunu sanır. Hâlbuki dağ yerindedir; yalnızca göz onu seçememektedir. Çünkü sis, dağın sahibi değil; gelip geçen bir misafirdir.

Anadolu insanı da böyledir. Duruşunu bağırarak değil, yaşayarak gösterir. Sözünü yükseltmeden ağırlığını hissettirir. Ekmek bölüşmeyi, komşunun derdiyle dertlenmeyi, büyüğe hürmeti, küçüğe şefkati daha çocuk yaşta öğrenir. Bu topraklara “helâl süt emmiş insanların yurdu” denmesi boşuna değildir. Çünkü Anadolu’nun mayasında haramdan sakınmak, emanete sahip çıkmak, alın terini kutsal bilmek ve doğruluğu ekmek kadar aziz görmek vardır.

Ne var ki zaman, bazen insanların omuzlarına ağır imtihanlar yükler. Esen sert rüzgârların yönü değiştiğinde bazı dallar kırılmamak için eğilir. Kimi susar, kimi geri çekilir, kimi de doğruyu bildiği hâlde kalabalığın gölgesinde görünür. Bu hâl çoğu zaman kötü niyetten değil; korkunun, kaygının ve hayatın ağırlığındandır. Fakat Anadolu’nun vicdanı, bahar gelince eriyen kar gibidir. Üzerine ne kadar toz konsa da ilk rahmet damlasıyla yeniden berraklaşır.

Biliyoruz, biliyorlar… Yalan söylediklerini biliyoruz. Yalan söylediklerini biliyorlar. Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar. Yalan söylediklerini bildiğini biliyoruz. Ama yine de yalan söylemeye devam ediyorlar. Sis biraz daha ovada kalsın, gölgeler biraz daha uzasın, hakikat biraz daha geciksin istiyorlar. Oysa dağlar, ırmaklar, asırlık çınarlar ve gökyüzünde süzülen kartallar her sabah aynı hakikati tekrar eder: Güneş gecikebilir; fakat doğmaktan asla vazgeçmez.

Anadolu insanı bazen susar; lakin bu suskunluk hakikatten vazgeçtiği anlamına gelmez. Çünkü o, sözün de bir vakti olduğuna inanır. Tohum nasıl kış boyunca toprağın bağrında sabırla beklerse, doğru da vicdanların derinliklerinde öylece bekler. Sonra bir gün mevsim döner. Karlar çözülür. Sis çekilir. Irmaklar berrak akar. Çınarlar yeniden yeşerir. Kuşlar yuvalarına döner. Eğri yollar yorulur; doğru yol yeniden görünür.

Çünkü Anadolu’nun hafızası derindir. Burada kış uzun sürer ama sonsuz değildir. Kar kalın yağar ama baharı esir alamaz. Sis çöker ama ufku ebediyen örtemez. Bu kadim coğrafyanın helâl lokmayla büyümüş, alın teriyle yoğrulmuş insanı; bilerek ya da bilmeyerek düştüğü her yanlıştan, toz dağıldığında, sis çekildiğinde ve hakikat bütün berraklığıyla göründüğünde yeniden doğrulur. Vicdanını eline alır, yüzünü hakikate döner ve dosdoğru yoluna devam eder.

Çünkü Anadolu’nun asıl karakteri, esen rüzgâra göre yön değiştirmek değil; hakikate göre doğrulmaktır. Asırlardır aynı göğün altında, aynı ezanla, aynı dua ile, aynı ekmeği bölüşerek yaşayan bu büyük mozaik; farklı renkleriyle tek bir vicdan olmayı başarmıştır. İşte Anadolu irfanı budur: Gürültüyle değil sükûtla konuşmak, öfkeyle değil merhametle yürümek, kinle değil vicdanla hüküm vermek…

Ve her sabah, bu kadim coğrafyanın dağlarından, ovalarından, nehirlerinden ve asırlık çınarlarından aynı cümle yükselir:

Şafağı hiçbir sis örtemez. Çünkü sisin ömrü rüzgâr kadardır; hakikatin ömrü ise Anadolu kadar kadim, Anadolu irfanı kadar vakur ve vicdan kadar ebedîdir.

Yazan: Fuat Çomaklı

Bir yanıt yazın