Eylülde Berlin Sürprizi 4 / Hasan Çağlayan

Eylülde Berlin Sürprizi 4

İçimde Bir Huzur

Bu noktadan sonra artık dönüşe geçeceğiz. Öyle sanıyorum on kilometre kadar yürümüş olduk. Hava güneşli ve çok güzel, gökyüzü beyaz bulutlarla masmavi. Böyle olunca, şehir ve insanlar da güzel görünüyor. Geçici olarak kaygımızı tasamızı unuttuk. Sanki on yıl öncesine dönmüş gibi bir huzur duydum içimde. Grubumuzdakiler yaşça gençler. Onlar neler hissetti, neler gözlemlediler bilmiyorum. Ama mutlu olduklarını, bir yaşama sevinci duyduklarını tahmin ediyorum.

Metrodan, Şık Binalara

Aynı yoldan geri dönerken bir duraklık da olsa U-Bahn’a (Unter Bahn, Metro) bindik. Bunlar, Frankfurt bölgesindekilere göre, sanki daha küçük ebatlı ve daha bir şık göründü gözüme. Bütün Almanya genelinde Deutschland Ticket geçerli. Bu, bir turist için bir ay boyunca, bütün ulaşım vasıtalarının kırk dokuz euro olduğu anlamına geliyor. Tabii Taxi’ler, hızlı trenler, Flixbus ve Flixtrain’ler ücretli. Bizim de kartımız var.
Metrodan sonra MKW’ye doğru yürürken, tasarımı farklı ve biblo gibi güzel olan büyük binalar gördük. Bazıları tamamen camdan yapılmışlar. Tarihî binalarla modern binalar yan yana ve iç içe. Ama Viyana’da olduğu gibi bir zıtlık oluşturmuyor. Çünkü karma bir yapılaşma söz konusu bu şehirde.

Çikolata Evi

Yürürken Rausch Schokoladenhaus’un yanına gelmişiz. Gökhan Bey göstermese belki de fark etmeden geçip giderdik. Ama fark ettik ve içeri girdik işte. Burada, çok çeşitli çikolatalar olsa da alkol ve jelatin kullanılıp kullanılmadığını sormakta fayda var. Dürüstçe cevap almak mümkün her zaman.
İçerde dolaşırken çikolatadan yapılmış birkaç tarihî bina ilgimi çekti. Parlamento Binası, Brandenburg Tor ve Kudamm Gedächtnis Kilisesi lezzetle yenilebilir görünüyor. Ama en iyisi fotoğrafını çekmek tabii. Kudamm Gedächtnis Kilisesi, Kayser Willhelm için bir anıt kilise olarak yapılmış. İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombardımanda hasar almış ve restore edilmeden öylece bırakılmış. Gökhan Bey’in dediğine göre, onarım görmeden bırakılan tek yapı bu imiş. Hâliyle çikolatadan yapılmış hâli de aynen öyle tasarlanmış.

Dernekte Mola

MKW’ye geldik. İkindi yaklaşmış. Çok yorulduğumu anlıyorum. Ama öğle namazını kılınca sanki dinlenmiş gibi oldum. İlk defa namazın bu derece dinlendirici olduğunu fark ettim diyebilirim. Bu bir araştırma konusu olabilir.
Vazife sonrası, yeniden yola koyulduk. Akşamki sıra gecesi için sipariş edilen çiğköfteyi almaya gidiyoruz. Yol boyunca, ateş tuğlasından yapılmış çok güzel tarihî binalar görüyorum. Benzerlerini Hollanda’da görmüştüm. Buradakiler daha büyük. Gökhan Bey, bunların “Denkmal Schütz” olduğunu söyledi. Yani korumaya alınmış “anıt eser.”

Wilhelmstadt Schule

Akşam yemeği için Wilhelmstadt Schule’nin misafiriyiz. Bu okul ya da kampüs, devasa bir eğitim kompleksi. Rahatlıkla bir üniversite olabilir. Anaokulu öncesinden liseye kadar, KITA, Kindergarten, Grundschule, Oberschule ve Gimnasium da dahil olmak üzere bütün okullar mevcut. Burada ‘Kıta,’ çocuk bakım merkezi demekmiş.
Bu kampüs, eski bir askeri üs olarak hizmet vermiş. Toplantı salonu, spor salonu, çim sahası ve koruma altındaki tarihî binalarıyla enfes bir yer. Her türlü kültürel faaliyete açık. Benim dikkatimi müzik grupları çekti en çok. Ramazan K. Bey ve öğrencileri olağanüstü bir müzik atmosferi oluşturmuş. Bir de, okulun ‘Magazin’ isimli dergisini gördüm. Kültür ve edebiyat önemseniyor demek ki. Ama daha da önemlisi pek çok başarılı öğrenci mezun etmiş olması.

Tanışma Etkinliği

Yemek sonrası okul müştemilatını gezdik. Hatta kampüs içinde bir özel otel olduğunu da öğrendik. Alman hükümeti, böylesi yerleri, yüksek fiyatlar veren şirketlere değil de öncelikli olarak eğitim kurumlarına vermiş. Ne güzel olmuş. Geleceğe ve insana yatırım uzun vadeli bir iştir ama en kârlısıdır.
Tanışıp sohbet etmek için toplantı salonuna doğru yürürken geniş alanın bir yerinde yüksek bacaları olan bir bina göründü. İşte orası Olive Inn Hotel dediler. Özel bir işletme imiş. Derken yemekhane yanındaki salonda toplandık. Tek tek tanıştık. Katılımcıların ekseri süreçte buraya gelen kimseler. Eğitimli, dil öğrenmiş ve içinde bulunduğumuz ülkeye değerli katkılar sağlamak için çalışmalar içine girmiş gençler. İnsan gurur duyuyor.

Akşamda Sıra Gecesi

Akşam üstü müzik odasına çıktık. Sandalyeler dizerek geniş bir oturma düzeni oluşturduk. Çiğköfte, çay, çerez masalara konuldu. Sazlar akort edilince müzik başladı. İlk önce canlı müzik olmadığını sansam da öyle değilmiş. Ramazan K. Bey ve öğrencileri profesyonel müzisyen. Onları IFLC’de de görmüştüm. Çünkü orada da görev alıyorlar. Birkaç şarkı seslendirdiler. Çok beğendim.
Ayrıca, hapis yatmış iki genç bayandan biri yanık türküler söyledi. Biz de katıldık. Türkülerin ayrı bir yeri ve anlamı var. Şiirler okundu sonra. Alkışladık. Gökhan Bey, biri Yaşar Bey’den biri de benden olmak üzere iki şiir okudu. Levent Bey Sezai Karakoç’tan, ben de kendimden, “Sesin Hicreti” isimli şiirimi okudum. Gökhan Bey’in okuduğu şiir, ‘Ellerini Versen’ idi
Bu şiirin hatırası vardır bende. Eşimle barışmak için yazmıştım çünkü. Yan tarafta oturan gençlere de söyledim bunu. Böyle magazinel bir yanı olduğunu bilseydik daha dikkatli dinlerdik dediler. Hoşlarına gitti. Tıpkı turizmde olduğu gibi, edebiyatta da eserlerin hikayesi önemli. İnsanlar hikâyeleri seviyor.

“Ellerini Versen”

“Baharımsın sen. Desem. Desen. Açılır gibi güller. Gülsen. Gülsem. Göğüm aydınlanır. Isınır kalbim. Işıklanır yüzüm. Ellerini versen //
Derim ki. Güneş bana. Ay sana. Üşüyorum. Biliyorsun. Hava serin hâlâ. Buzlar bile erir. Gülünce sen. Gülümse. Geldim yanına //
Gülümse. Erisin gönlümde kar. Affet. Yanardağlar da patlar. Sonrası yemyeşil. Sonrası mavi. Kumsala yüz süren sular gibi. Kendini terk eden buhar gibi. Geldim işte yanına. Uzat ellerini //
Gün gün kararsa da yaşamak. Solsa da çiçekler. Hazan olsa da bahar. Çok şükür. Sürgün kupkuru dallardan çıkar. Mehtap kapkara dağlardan doğar. Koskoca bir evren sığar kalbime. Gördün mü kendini gözlerimde. Annemin gelini. Uzat ellerini //
Huzurumsun sen. Desem. Desen. Olmuyor ki sensiz. Bildim. Bilsen. Hasretlik savuşur gibi. İki nehir kavuşur gibi. Kumrular konuşur gibi sevdiğim. Ellerini versen”

Yorgun ve Mutlu

Geceleyin, yorgun ve mutlu olarak yine misafirhaneye geldik. Konuşacak ve oturacak hâlimiz kalmadı. Yaşar Bey ile yirmi iki yıldır tanışıyoruz ve böyle nice yolculuklar ve geziler yaptık. Başta İstanbul olmak üzere nice programlarda bulunduk. Kısmetimizde Avrupa da varmış. İnşallah daha nice programa katılırız beraber.

Kahvaltı Sohbeti

Bu sabah da dinlenmiş bir vaziyette güne başladık. Gökhan Bey, erkenden gelerek bizi yine yalnız bırakmadı sağ olsun. Yine şiir ve edebiyat konuşarak kahvaltıya geçtik. Keşke Türkiye’den beri tanışıyor olsaydık.
Kahvaltı ne güzel bir nimet. Ama illaki demli çay şart. Bir de tereyağlı kruvasan. İzmir’in Boyoz’una akraba bir lezzet bu. Buna Almanya’da alıştım. Bir de kilo aldırmasa ne iyi olur.
Neyse, öğrendik ki hemen yanıbaşımızdaki Olive Inn’de de kahvaltı varmış. Ama biz doymuş olarak oraya geçtik. Ben sadece çay almakla yetindim. Normalde açık büfe kahvaltı gibi güzel bir ziyafet yoktur. Yoktur ama genç olmalı insan. Elli yaş ve sonrasında hazım son derece yavaşlıyor. Gençken kurt gibi yer, doymazdık. Kilo derdi diye bir şey de yoktu.
Gökhan Bey masada bir soru sordu. Dedi ki: “Sade su, insanı zehirler mi?” Biz de mümkün değil, dedik. Dedik ama bu soru, mümkün de olabileceğini gösteriyor. Peki ama nasıl? Meğer ortamda bulunan içme suları, o an konuşulan konuya göre negatif veya pozitif bir hâle bürünebiliyormuş. Atom bombası konulu bir toplantıda katılımcılar zehirlenerek ölmüş. Çünkü konu atom ve ölüm imiş. İlginç.
Bunu destekler mahiyette, Japon bir bilim adamının su deneyini hatırlatıyor Gökhan Bey. Yaşar Bey de dua okuyup suya üfleme ve şifa bulma konusunu ekliyor. İnsan sudan bir varlık. Olumlu veya olumsuz her sözden etkilenmesi boşuna değil. Daha önce, su deneyiyle ilgili bir yazıyı Sızıntı’da okuduğumu hatırlıyorum. Bunlar etkileyici ve bilimsel bilgiler. Hayata taşınacak pek çok güzellik var.

Olive Inn’de Söyleşi

Kahvaltı sonrası Wilhelmstadt Schule’nin genel müdürü (Geschäftsführer) Muzaffer Toy Bey’in kahve ikramı oldu. Otelin toplantı salonuna geçtik. Kültür ve sanat konulu konuşmayı dikkatle dinledim. “Sanat görünür olmak isteyen bir alan.” diyor, Muzaffer Bey. “Birleştiren ve yakınlaştıran bir değer. Özellikle müziğin ulaşamayacağı yer, açamayacağı gönül kapısı yok.” diye de ekliyor. Müzik ve tiyatro dahil okulun yoğun bir kültürel takvimi olduğundan bahsediyor. Berlin’de müzik başta olmak üzere, kültür ve sanat’ta önde gelen eğitim kurumlarından biri de bu okul imiş. Böyle bir vizyon sevinç verici gerçekten.

Farben der Vielfält

Otelden sonra IFLC’nin (Uluslararası Dil ve Kültür Festivali) Almanya partneri Academy Verein für Bildungsberatung e.V.’nin bünyesindeki Farben der Vielfält’in (Çeşitliliğin Renkleri) “12. Kunst und Kulturwettbewerb- Sanat ve Kültürel rekabet” temalı toplantısına katıldık. Ben de dahil iki üç kişi dışında bütün katılımcılar gençlerden oluşuyor. İlginçtir ki çoğu kadın ve kız. Bu da örnek bir durum. Aralarında başörtülüler de var. Konu kültür ve sanat olduğu için, böylesi bir katılım, inancımız ve milletimiz adına ümit verici bir durum.
Bu güzelim kültür sanat çalışmasının genel koordinatörü Aydın Panayır Bey, yoğun projelerden, kültür ve sanat kamplarından, festival etkinliklerinden bahsediyor. Her milletten gencin, bu tür faaliyetlere katılımını teşvik etmeliyiz. Bu, son derece önemli diyor. Bu tür çalışmalarda yer alan gençlerin topluma değer katacağından ve onları, yaşanması muhtemel her türlü boşluktan kurtaracağından söz ediyor. Gerek içinde yaşadığımız ülkede gerekse uluslararası alanda toplumsal barış ve huzurun kültür ve sanattan geçtiğine değiniyor.
Aydın Bey’i dinledikçe, onun bütün sözlerinin yıllardır hayata geçmiş ve başarılı olmuş bir vizyonu yansıttığını anlıyorum. Üstelik, uluslararası alanda da hüsnükabul görmüş bu çalışmalar. Yeteneklerin keşfi, keşfedilen çocuk ve gençlerin yetiştirilmesi ve sonra da birer değer olarak topluma kazandırılması Nobel ödüllük bir barış çalışmadır aslında.
Keşke şimdiden, bütün çalışmalar bir akademisyen titizliğinde kayıt altına alınsa. Gelecek nesillere kitaplar, dergiler, video kayıtları olarak aktarılsa. Unutulmasa. Ne güzel olur. Bir gün evrensel barış gerçekleşirse, bunda IFLC’nin de payı olacaktır. Buna şüphem yok. IFLC, benim bu hayatta gördüğüm ve bahtiyar olduğum en güzel uluslararası organizasyondur.
Bir Seyahatin Daha Sonu
Evet, bir seyahat daha sona erdi. Sanki süreç öncesi günlere dönmüş gibiyim. Ama yaştan olsa gerek, o eski gezme şevkim sönmüş. Yahya Kemal’in “Yol Düşüncesi” şiirinde dediği gibi diyorum ben de: “Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım. / Hayâtı bir camın ardında gösteren tılsım / Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyâhatte. / Cihan ve ben, değiliz artık eski hâlette.”
Treni kaçırmamak için toplantıdan erken ayrıldık. Gökhan Bey sağ olsun, bizi Berlin Hauptbahnhof’a kadar bıraktı. Gerek rehberliği gerekse ikramları için ona ne kadar teşekkür etsek azdır. Onunla birlikte, Levent Bey’e, Ramazan Bey’e, Muzaffer Bey’e ve Aydın Bey’e de ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bu etkinlikte tanıştığım ve bir müddet sohbet ettiğim gençlere, şarkı ve şiirlerini dinlediğim bütün katılımcılara da teşekkür ediyor, sağlık ve afiyet diliyorum. Hoşçakalın genç sanat topluluğu, Auf Wiedersehen Berlin.

Bir yanıt yazın