Varlığın Evrensel Beyanı: Can / Selim Gül

Dilimize en çok yakışan kelimelerden biridir can. Kültürümüzde birine “canım” dediğimizde, aslında kendi özümüzden bir parçayı dile getiririz.

Bir ağacın kesilmesi onun “canına kıymak” demektir. Bir kuş düştüğünde “can verdi” deriz.

Bizde can, yalnız insanlara ait bir nitelik değildir. Hayvanlardan bitkilere, dahası dünyamızdaki tüm varlık, doğrudan veya dolaylı olarak canlı-cansız döngüsünde yer alırlar.

Can sessizdir fakat incinirse feryat eder. Dahası vücudun birliğidir can. Ruh ölmez ama can ölür. Zira ruh, mahiyeti mahfuz ilahî bir nefestir. Can, hem aşkındır hem içkindir. Tanımı, matematiği de mantığı da aşar ve idrak kabından taşar. Can, niceliğe indirgenemez. Birimi olmadığından o, hesapla değil hikmetle kavranılması gereken mucizevî bihemta bir niteliktir.

Hasılı, can hem şu esrarengiz varlığın evrensel bir beyanı, hem Yaradan’ın bir burhanı, hem de yoldakilerin bir irfanıdır.

Canına kıyılmasını istemeyen bir insanın başkasının canına kıyması, kötülüğüne bizzat kendisini de şahit tutarak yaptığı, en büyük ahlakî ve aklî çelişkilerinden birisidir.

Can, insandan toprağa, kuştan ateşe, havadan suya, hemen her varlığa yayılmış ilahî bir nefes gibidir.

-Toprak Merhametli Bir Anadır-

Kızılderililer için toprak satılamaz. Çünkü toprak onların kültüründe, nice canlara ev sahipliği yapan ortak bir mülkiyettir. Evet, o; bitkilerin, hayvanların ve insanların kardeşçe müşterek yaşadıkları değerli bir mekândır. Dahası o, sadece taş ve tozdan ibaret değildir ki; altında kökler, üstünde otlar, üzerinde ağaçlar vardır.

Kimi canlara toprağın altı, kimisine de üstü vatandır. O, içinde karıncaların, dışında kedilerin, üstünde kuşların yurt bildiği mübarek bir zemindir.

Can kutsaldır; o nedenle bir mal gibi alınıp satılmaz. Toprak onlar için canlı bir varlıktır; hem de ana kadar merhametli ve kardeş kadar da yakındır. Zaten kardeş, annenin evladına bıraktığı en değerli manevî miras değil midir? Evlat canın yongasıdır demiş atalarımız; bu ister isimsiz uçan bir kuş olsun, isterse adlarıyla yürüyen Gülcan, Nurcan, Ercan, Bircan olsun… Bu nedenle Kızılderililer kendilerini toprağın sahibi değil, emanetçisi bilirler.

Onu, dışarıdan gelen Amerikalılara satmak şöyle dursun, böyle bir teklifin (!) kendisi bile anlamsızdır. “Tanrımız aynı Tanrı” diyen Kızılderili Şef Seattle, toprağın neden kutsal olduğunu 1854 senesinde muhataplarına anlatır ve “Biz, aynı nefesi taşıyan, can kardeşlerimiz olan bitkilerin ve hayvanların haklarını da çiğnetmeyiz.” tavrıyla bir savunma sergiler.

Onların bu iç sesi, uzaklardan bize şu evrensel mesajı hatırlatır: İnsan, yeryüzünün sahibi değildir; üzerinde misafir olan nice canlar içerisinden biricik ve müstesna bir candır sadece.
-Hayvanlara Karşı Nezaket ve Hitabet-

Kıtalara sığmayan bir ruhtur Ukbe. O, Kuzey Afrika fatihidir. Alperleriyle ilerlerken, ormanın birinde mola verirler. Ancak o akşam, yırtıcı hayvanların verdiği rahatsızlıktan ötürü ne istirahat ne de ibadet edebildiler.

Bir komutan olarak o gece onları kovalatabilirdi ama yapmadı; aksine inceliği seçti. Menkıbe olarak anlatıldığına göre o, hayvanlara hitap etti, uzaklaşmaları için de süre tanıdı. Sanki can dostlarıyla konuşur gibiydi. Ve hayvanlar da geri çekildiler.

İşte orada da evrensel bir hakikat belirdi: Güç, kaba kuvvetle değil; nezaketle birleştiğinde gerçek bir erdeme dönüşür.

O gece Ukbe, Canan’dan ötürü, fıtraten yırtıcı bile olsa her türlü cana saygı göstererek, aslında kendi ruhunu yüceltmiş oldu. Onun bu tutumu, “Cana değer vermek yüce bir erdemdir.” duruşu ve tavrı demektir. Zira o biliyor ve inanıyor ki, korunması gereken beş temel değerden birisi de candır. Ve bu kollanması gereken can -hümanistler alınmasın ama- sadece insanların tekelinde değildir.

-Balıklara Karşı Sorumluluk-

Üniversite yıllarında bir grup arkadaşla Ankara’da bir evde ikamet ediyorduk. Bir toplantıda aramızda görev dağılımı yapmıştık. Nedense bana akvaryumdaki beş balık zimmetlendi. Küçük bir meşguliyet ve takibi yapılacak birkaç balıktı sonuçta. Ama kısa bir süre sonra, görevi ve emaneti hafife almanın, ihmalkârlığın bedeli olarak balıklardan bir tanesi öldü. Ya yemlerini, ya suyun temizliğini ya da ısı dengesini zamanında kontrol etmediğimden ötürü bu kayıp yaşandı. Ama asıl kayıp, can kaybına karşı benim kalbimdeki kayıtsızlıktı.

Böylesi bir farkındalık ancak bir Beyşehir beyefendisi olan bilge arkadaşımın ikazıyla zihnimde ve gönlümde derince yer etti. Dostumun söylediği söz, acı da olsa gerçekten özlü bir hakikatin ifadesiydi. Hamlesi, doktorların hastaya damardan müdahalesine benziyordu.

Arkadaşımın yürekli çıkışı kalbimde şöyle yankılandı: “Bugün akvaryumdaki bir balığa bakamazsan, yarın koca bir okyanusta kaybolmuş bir insana nasıl sahip çıkacaksın?”

Anladım ki canın küçüğü büyüğü yoktur. Can candır. Can nicelik değildir, en değerli bir niteliktir. Hatta varlığın ruhudur, özüdür. Bir balığı emanet edemediğine, bir insanı nasıl teslim edebilirsin?

-Kuş Kardeşler-

Damdan Düşen Psikolog kitabında, Psikolog Doğan Cüceloğlu 10 yaşındaki bir anısını anlatır. Küçük bir çocukken, akranları gibi, sapanıyla ağaçtaki kuşlara taş atmaktadır. Üvey annesi, bu durumu görür görmez yanına gelir. Tam taşı fırlatacakken şefkatli bir feryat, o sesin sahibinden önce ulaşır kendisine ve silinmez bir imza çizilir gönlüne: “Yavrum, vurma! O da, tıpkı senin gibi bir can emanetini taşıyor bedeninde. Canın küçüğü büyüğü olur mu?” Bu söz kıvılcım gibi kalbine düşerken, taş da yere düşer; ilk kez o an kuşlarla da candan kardeş olduğunu hisseder.

Evet, eğer insan, varlıkla sağlam bir bağ kurabilir ise -onların canlarına kıymak şöyle dursun- kuş kardeşlerinden nice güzel musikiler dinler.

Sonuçta kuş uçar kurtulur; ama aslında o gün cana kıymaktan kurtulan bir de ruhen doyan ve doğan çocuğun kendi kalbidir. Çünkü o anda merhametin goncası yüreğinde yeşerir.

Ve o günden sonra, her bir can onun elinden ve dilinden emindir artık.

Esasında insan kalabilmenin özü, başka canların varlığını incitmeden kendi yolundan yürüyebilmektir. Zira bir insanı kurutmak ne kadar kötü ise, bir insanı yeşertmek de o kadar iyidir.

-Ateşin Canı-

İlkokula gittiğim dönemlerdi. Anneannemi severdim ve özellikle o senelerde sık sık kendisini ziyaret ederdim. Bana tereyağlı taze yumurta pişirirdi. Bunun için bir gün, ocakta tüten, kor hâlinde duran, adeta uyuyan ateşi canlandırmamı söylemişti.

Dışarıdan avurtlarıma doldurduğum havayı, yanan odunlardan arta kalan közün üzerine birden fırlattım. Bu üflemenin hemen ardından, ateşin uyanması bir yana, horlar gibi gri bir toz ve kül bulutu yükseliverdi yüzüme.

Ninem bu durumu fark etti ve bana bakarak gülümsedi. Belli ki bu mimiklerinin arkasında bana aktaracağı evrensel bir değer vardı. “Evladım! Kuru havayı değil, içinden gelen canlı nefesi yavaş yavaş üfle, o korun üzerine. Zira ateşin de bir tür canı vardır.”

Dediğini yapınca odunlar tutuşmuştu, ama asıl o gün yükselen, alevlerle birlikte aydınlanan benim gönlümdür. Çünkü şu dünyada, tıpkı korlar gibi insanlar da ancak içtenlikle üflenen nefesler ile canlanıyorlardı. Samimiyet ve içtenliğin olmadığı yerlerde ocaklar da söner, insanlar da siner.

-Canlara Uzaklık Teferruattır-

Asyalı bir tanıdığım vardı; bir nedenle Amerika’ya gitmiş ve orada tutunmaya gayret ediyordu. Ben ise Afrika’da çalışıyordum. Durumdan haberdar olan Avustralya’daki dostum Nihat beyin bu insana ciddi bir maddi destekte bulunduğunu öğrendim. Hemen aradım; onca mesafeye rağmen, bu duyarlılık ve hassasiyetinden dolayı kendisine teşekkür ettim.

Asıl güzel olanı ise bu maddi desteğin arkasındaki onun manevî gerekçesi idi. Diyordu ki: “Uzaklık veya yakınlık kan bağı ile ölçülür. Ama can bağı taşıyanlara mesafe teferruattır.” İşte bu veciz söz, kıtalararası kültürlerde vizesiz dolaşabilecek kadar güçlü ve evrensel bir beyandır.

Doğudan batıya bir el uzanmıştı ve bir can ile başka bir canın yarası sarılmıştı. Ve biz bu örnekten de anlıyoruz ki, şayet insanlar arasında hakiki bir can bağı tesis edilebilirse, dünya haritası üzerindeki çizgiler bir engel değil; sadece mesafeleri tayine yarayan itibarî çizgilere dönüşür.

-Netice-

Yukarıdaki bu kıssalar, farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalardan geliyor. Ama hepsinde aynı sır gizli: Can’a hürmet edilir. İnsan, hayvan, bitki, balık, kuş, toprak, ateş… Hepsi de sanki hayatın çocuklarıdır. Her birisinin bir nefesi vardır. Semavî inançlarda ve Doğu-Batı medeniyetlerinde istisnasız yüce bir değer olan cana, saygı duymak ve sevgi göstermek, aslında kendi özümüzü korumaktır.

Mesafeler ne kadar uzak olursa olsun, kalplerde yankılanan ses mana olarak hep aynıdır. Hayatın kaynağı Bir’dir. Can, bütün kültürlerde kutsaldır; onu korumak vicdanın derin bir emridir.

Ama bütün bu kültürlerin ötesinde, daha sade, daha içten bir hakikat vardır: Canı sevmek, aslında kendimizi de sevmektir. Çünkü hayat, en küçük nefesin bile değerli olduğu bir bütünlükten ibarettir.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda, görüyoruz ki: Canlılık; aynı ilahî nefesin, O’nun Hayat sıfatının varlıktaki farklı farklı tezahür, tecelli ve yansımalarıdır. Varlıklar birbiriyle, görünmez bağlarla sımsıkıya bağlıdır. Ve biz o bağları incitmediğimiz sürece, bu dünya daha aydınlık, daha yaşanılır bir yer ve yurt olacaktır.

Hayatın sırrı, büyük kütüphanelerde değil; sessizliğin nidasında veya böylesi küçük (!) kıssaların fısıltısında saklıdır.

Selim Gül

Bir yanıt yazın