Vicdanın Sultanlığı: Ruhun Sessiz Hakemi / Selim Gül

İnsan, evrensel bir sorumluluk ve derin bir iç hesaplaşma alanında yaşar. Sosyal normlar, kanunlar, dinî emirler ve toplumsal beklentiler ne kadar güçlü olursa olsun, insanın kendi iç dünyasında, düşünce ve aksiyonlarını değerlendiren görünmez bir hakem vardır: vicdan.

Vicdan, yalnızca doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün, güzel ve çirkinin farkını bilen bir ses değil; insanın niyetlerini, eylemlerini, bunların dayandığı değerleri ve temelleri sürekli gözden geçiren bir içsel otoritedir.

Bu makalede, vicdanın doğası, işleyişi, üstünlüğü ve toplumsal etkisi üzerinde durulacak; onun eğitilebilirliği ve kısmî yanılmazlığına dair felsefî bir çerçeve sunulacaktır.

1,Vicdan Nedir?

Kant (ö. 1804) etiğinin temeli sayılan ‘‘koşulsuz buyruk’’ ile ‘‘pratik akıl’’ kavramları, Bergson (ö. 1941) düşüncesinde hakikate ulaşmanın özel bir yolu olan ‘‘sezgi’’ anlayışı ve Thoreau (ö. 1962) mantığında ahlâken haksız görülen bir yasaya uymamayı bilinçli seçmek anlamında ‘‘sivil itaatsizlik’’ düşüncelerinin bütünü, esasında vicdan ile irtibatlıdır.

Bediüzzaman (ö. 1960) vicdana büyük bir paye verir ve onu dört büyük tevhid derilerinden birisi olarak sayar.

Vicdan hem tarihe hem şimdiye hem geleceğe hatta ötelere dair hakikatleri seslendiren eşsiz dahilî bir tanıktır.

Vicdan, insanın kendi kalbî, fikrî ve fiilî eylemlerini yalnızca dış kurallar ve sosyal normlar açısından ortaya çıkaran bir pişmanlık mekanizması değil; içsel bir doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin sınırları ve skalası üzerinden değerlendirme potansiyelidir. Ayrıca o salt bir duygu değil, ahlâkî sezgi, öz-farkındalık ve sorumluluk bilincinin kesiştiği bir içsel yargı alanıdır.

Dahası o, herhangi bir eylemin, öncesinde yön tayin eden, gerçekleştirirken sınır çizen, sonrasında hesap soran normatif bir iç mekanizmadır ve insan ruhunun sessiz hakemi gibi işlev görür.

İnsan, vicdanı aracılığıyla “ne yapabilirim?” noktasının ötesine geçer ve “ne yapmalıyım?” sorusunu sorar. Felsefî açıdan bakıldığında vicdan; akıl ile duygu, bireysel özgürlük ile ahlâkî zorunluluk, öznel tecrübe ile evrensel değerler arasındaki hassas bir metafizik denge zeminidir. Böylece kişi, yalnızca şimdiki topluma uyum sağlayan bir varlık olmaktan çıkar, kendine, ötekine, tarihe ve Yaratan’a karşı sorumlu bir ahlâk öznesi hâline gelir.

Dahası vicdan, dışsal yaptırımların yokluğunda bile insanı bağlayan; görünmeyen ama güçlü bir iç yasa, kişinin kendi kendisiyle kurduğu en derin etik, ahlâk, erdem ve âdap ilişkilerinin insanî zeminidir.

2. Vicdan ile Kanun Gerilimi

Vicdan ile kanun çatıştığında, vicdanın fıkıh veya hukuka önceliği ortaya çıkar. Kanunlar genellikle genel ve soyut standartlaştırılmış hükümlere dayanır. Vicdan ise bizzat insanın öznel durumda, geri dönüşü olmayan bir kararla yüzleştiği somut ahlâk alanında işler.

Vicdan, hukukun ulaşamadığı gri alanlara nüfuz eder. Zorunluluk hâlleri, kriz durumları, ateş hattına kalmalar, istisnalar ve trajik seçimler, onun rehberliğinde çözülür. Böylece vicdan, insanı kendisiyle yüzleştiren, sorumluluk şuurunu besleyen ve ilahî şaşmaz adaleti hatırlatan içsel manevî bir mekanizma olarak kanunun ötesine geçer. Çünkü hukuk zâhirî argümanlara, vicdan bâtınî delillere dayanır.

Hukuk, herkes için geçerli olanı tesis eder. Oysa vicdan ise “benim bu durumda yapmam gereken nedir?” sorusunu sorar. Bunlar aynı şey değildir. Kanuna uygunluk, her zaman ahlâkî doğruluk anlamına gelmez. Tarih boyunca köleliği, ayrımcılığı, zorbalığı normalleştiren veya meşrulaştıran pek çok hukuk düzeni vardır. Bunlar karşısında ahlâkî direnci ve direnişi mümkün kılan şey, kanuna körü körüne uymak değil; vicdanî sesi dinlemektir.

Burada öncelik iddiası, “vicdan her zaman haklıdır” anlamına gelmez. Aksine, vicdanın önceliği, onun yanlış veya yanılma riskini de üstlenmesi demektir. Kanuna uyan kişi çoğu zaman yalnızca kurala uymuştur; vicdanına uyan kişi ise doğru olduğunu düşündüğü şeyin bedelini ödemeye hazırdır. Bu bedel ödeme iradesi, vicdanı hukuktan ayıran ve üstün kılan temel bir noktadır.

Elbette vicdan, hukukun yerine geçmez; fakat onların ahlâkî meşruiyetinin son sınırını çizer. Kanun düzen kurar, vicdan ise adalet talep eder. Düzen veya sistem ile adalet çatıştığında, insanı insan yapan şey, kanunun arkasına saklanmak değildir. Esasında bütün mesele, vicdanın o derunî sesini ve gizli şahitliğini önceleyebilmektir.

3.Vicdan ve Fetva Üzerine

Gelenekte, halk huzurunda, vicdan yargısının fetvadan veya dışsal otoritelerden üstün sayılması, onun bireyi doğrudan sorumluluk altına alması ile ilgilidir. Fetva, genel ilkelerden somut durumlara iner; vicdan ise insanın niyetini, imkânlarını ve eylemin sonuçlarını birlikte değerlendirir. Dolaylı ve genelleyici bir hüküm üretimi olan fetva yol gösterir, vicdan ise kişiyi bizzat sorumluluk altına sokar. İnsan, vicdanına rağmen yanlış yapmamalıdır; çünkü vicdan, erdemli eylemi seçmeyi zorunlu kılan içsel bir rehberdir.

Fetva, belli bir bilgi birikimi, metodoloji ve dinî otoriteye dayanarak verilen hukukî bir yorumdur. Vicdan ise insanın kendi eylemiyle yüz yüze kaldığı, devredilemez ve ertelenemez içsel bir yargı alanıdır. Bu nedenle vicdanın hükmü, “caizdir” ya da “değildir” gibi formel bir sınıflandırmanın da ötesine geçerek, kişiyi bizzat sorumluluk altına sokan varoluşsal bir karar noktasına taşır.

Daha da önemlisi fetva, sorumluluğu kısmen başkasına havale edebilir ama vicdan bu kaçışı kabul etmez. Çünkü vicdanın karşısında insan yalnızdır; verilen kararın ahlâkî yükünü taşıyacak olan yine kişinin kendisidir. Bu yüzden vicdan, dışsal bir otoriteye itaatten değil, içsel bir doğruluk talebinden, dürüstlük ilkesinden, ilahî olana sadakatten vize alır.

Bu bağlamda fetvanın vicdana göre ikincil kalması değersizlikten değil; onun nihai ahlâkî merci olmadığından kaynaklanır. Fetvalar, içtihatlar ve insanî kararlar yol gösterir, çerçeve çizer; fakat son karar noktasında kişi, kendi vicdanını bastırarak ve susturarak asla masum kalamaz. Çünkü güzel ahlâk, yalnızca doğru hükmü bilmekle değil, doğruyu bizzat üstlenmek ile tamamlanır.

4.Büyük Hesaplaşma: Vicdan ile Heva

Büyük hesaplaşma, yalnızca dış düşmanlara karşı verilen süreli bir kavga değil; insanın iç dünyasında, yani vicdan ile heva arasındaki bitmeyen süresiz bir mücadeledir.

Temelde heva; dünyevî-uhrevî beklentileri, maddî-manevî anlık haz ve çıkar arayışlarını temsil eder. Halbuki ekseriyetle vicdan, doğruya, iyiye, güzele ve hakikate çağırır.

Bu mücadele, güzel ahlâkın gerçek sahnesidir; zira sadece bilmek yetmez, aynı zamanda iradenin hakkını vermek ve seçmek gerekir. Çünkü ahlâkın ideal ekseni, insanı kendi vicdanının rehberliğine tabi kılma çabasıdır. Büyük sıfatının nedeni ise, insanın kendi vicdanına kulak vermesiyle şekillenen bir içsel olgunlaşma ve sorumluluk sürecinin bilincidir. Bu şuur ve farkındalık hali, hem İslâm düşüncesiyle hem de evrensel ahlâk felsefesiyle güçlü biçimde örtüşür.

Büyük hesaplaşma, pasif bir içe kapanma değil; aksine, dış eylemleri de belirleyen aktif bir iç disiplin duruşudur. Vicdan ile heva arasındaki mücadeleyi kaybetmiş bir insanın, dış dünyada adalet, merhamet ya da hakkaniyet üretmesi düşünülemez.

Dışarıdaki zorbalığın kaynağı çoğu zaman, iç dünyada susturulmuş bir vicdandır. Çünkü vicdansızdan, vicdan azabı çekmesi beklenemez.

Ayrıca bu içsel mücadele, insanın hakikat tekelciliği yapmasını ve fikirleri mutlaklaştırmasını da engeller. Heva, kişinin çıkarını hakikat gibi sunmaya iterken; vicdan, insanı sürekli kendine karşı sorgulayıcı kılar. Bu sorgulama hâli veya süreci, ahlâkî olgunluğun ve manevî derinliğin temel şartıdır.

Dolayısıyla büyük hesaplaşma, insanın iç dünyasında kazanması gereken bir doğruluk mücadelesi veya kendisiyle verdiği en zor ama kurucu savaş şeklinde yeniden temellendirilebilir. Dünyada haksız yenebilir, haklı yenilebilir. Vicdan, gücün sonucuna değil adaletin sürecine odaklanır.

5. Dil ile Kalbin Tenakuzu

Dil ile kalbin talepleri çeliştiğinde, bu ikilik krizini aşmak için vicdan devreye girer. Çünkü bu durum, insanın iç dünyasında huzursuzluk, rahatsızlık ve iç gerilim şeklinde kendini dayatır. Onun potansiyeli, insanın söylediği ile inandığı, savunduğu ile arzuladığı, dışı ile içi arasındaki uyumsuzluğu tespit etme ve ahlâkî tutarsızlıkları sezme yetisine sahiptir. Bu çatışma, onun fonksiyonunu, yalnızca eylemleri değil niyetleri ve motivasyonları da denetleyen bir mekanizma olarak ortaya koyar.

Vicdan, bireyi önce kendisine karşı dürüst olmaya çağıran, hem aşkın hem içkin sözsüz ve gürültüsüz bir fermandır.

Dil, çoğu zaman insanın başkalarını ikna etme aracıdır; kalp ise niyetlerin, yönelişlerin ve gerçek taleplerin merkezidir. İnsan, diliyle doğruyu savunup kalbiyle çıkarını kollayabilir. İşte bu noktada vicdan dipten ve derinden devreye girer, şu soruyu dayatır: Özün ve sözün bir mi, dilin ve kalbin uyumlu mu? Bu anlamda ancak vicdan susturulduğunda, riyakârlık ya da kendini aldatma gibi hâller belirir. Dahası vicdan, insanın kendisine söylediği yalanı, başkalarına aktarmadan çok daha erken fark eder.

Esasında derinlerde yaşanan bu çatışma, ahlâkın neden yalnızca kurallara indirgenemeyeceğini gösterir. Vicdan bu ikiliği aşabilecek, insandaki yüce ve tek içsel perspektiftir. Bu yüzden o, aynı zamanda insanın parçalanmasını engelleyen bir bütünlük çağrısıdır.

6.Gönüllülük ile Vicdanın İrtibatı

Gönül ile vicdan arasında temel bir benzerlik vardır. İkisi de dışsal zorlamaya değil, içsel rızaya dayanır. Gönüllü hareket, kanunen bir mecburiyet ve zorunluluk olmadığı hâlde yapılan bir davranıştır.

Vicdanî eylem, insanı maddi-manevî ödül veya ceza beklentisinden bağımsız ahlâkî sorumluluğu üstlenmeye davet eder. Bu yönüyle vicdan, ahlâkın gönüllülük boyutuna bakar ve insanın özgürlük içinde iyiyi, doğruyu ve güzeli seçmesini sağlayan bir iç çağrıdır. Kısaca güzel ahlâkın mantığı ve samimiyeti, ancak gönüllülükle kâmil olur.

Gönüllü bir faaliyet, çıkar beklentisiyle yapılmadığı gibi; vicdanî bir tutum dahi, takdir edilme ya da tenkitten kaçınma hesabıyla alınmaz. Bu erdemli duruşlar sayesinde kişi, değerini tam da bu beklentisiz tavırlar ile taçlandırır. İnsan, bu eksenlerde ilerlerken başkalarına değil, kendi fıtratında meknî bulunan vicdanın sultanlığına ve iç mihengine sadık kalır.

Bir başka benzerlik ise her ikisinin de insanı, insanlığı ve insani değerlerî araçsallaştırmaya direnmesidir. Gönüllülük, bireyi bir sistemin dişlisi veya kölesi olmaktan çıkarır; vicdan ise insanı, kuralların arkasına saklanan bir uygulayıcıya indirgenmekten kurtarır. Her ikisinde de özne aktiftir, kişi farkındadır, karar bilinçlidir, tercih şuurludur ve sorumluluk devredilemez.

Bu nedenle gönüllülük ile vicdan arasındaki ilişki, ahlâkın en saf formunu gösterir. Bu metafizik bağ, özgürce üstlenilen mesuliyet duygusudur. Zorla yaptırılan iyi, belki hukuka uygundur; gönüllü olarak eda edilen iyi ise ahlâkîdir. İşte bu ayrımı mümkün kılan vicdan kültürü, insana özel bir yetidir.

7. Vicdan Mahkemesinin Denetimi

Vicdanın zihin, kalp, his ve irade gibi dört temel elemanı, onu bir içsel mahkeme hâline getirir. Zihin doğruyu ayırt eder; kalp niyetin saflığını ölçer; his, eylemin etkilerini sezdirir; irade ise kararları hayata geçirir. Böylelikle insanın içsel mahkeme süzgecinden geçen bu bütüncül işleyiş, ahiretteki büyük hesaplaşmanın dünyadaki bir ön provası demektir.

Kişi, ahlâkî denetim mekanizması ve “mini mahkeme” olan vicdan aracılığı ile hem niyetlerinin hem eylemlerinin muhasebesini yapar. Zira vicdan, ahiret ölçütlerinin dünyadaki işareti, bir tür izdüşümü ve görünmez yansımasıdır.

Mahkeme, düşünce ve aksiyonların eksiksiz bir biçimde tartıldığı, hak ve sorumluluğun nihai olarak belirlendiği bir yerdir. İçsel bir rehberlik sistemi olan vicdan, herbir insan evreninin içinde benzer bir işlev görür. Kişi, kendi niyet ve eylemleriyle karşı karşıya kaldığında, vicdanı aracılığıyla hem hakikati hem de sorumluluğu ölçer. Burada fark, vicdanın bireysel, mahkemenin ise kolektif ve nihai olmasıdır. O, insanın başını koyacağı en huzurlu yastıktır.

Hasılı fıtratın adeta ikizi olan vicdan, insanın hem kendisiyle hem de ilahi irade ile yüzleşmesine hazırlık sağlayan, ulvî bir iç mekândır.

8. Vicdanın Hukukî Rolü

Mahkemelerde, kanunların ötesinde son kararın hakime bırakılması, vicdanın sosyal ve ahlâkî bir rehber olduğunu gösterir.

Kanunlar, genellikle soyut ve genel hükümlere dayanır; tek tek olayların bütün nüanslarını kapsayamaz. İşte bu noktada vicdan devreye girer. Hakimin, kanunun lafzına değil, ruhuna, olayın niyet ve bağlamına, davalı ile davacının durumuna ve duruşlarına bakarak verdiği karar, esasında vicdanın metafizik pusulasıdır. Vicdan, hukukun alternatifi değildir; ancak adaletin sağlanmasında ve doğru hükmün verilmesinde belirleyici bir rol oynar.

Böylesi durumlar mutlak olmasa da vicdanın üstünlüğünü gösterir. Elbette vicdan, kanunun yerine geçmez; ama onun eksik veya yetersiz kaldığı alanlarda ahlâkî kılavuzluk sunar. Bu özel üstünlük sayesinde insan, zorunlu ve koşulsuz kör bir itaatin değil, ilkesel sadakatin, kutsala sorumluluğun ve iç sorgulamanın önceliğini idrak eder. Hakim, vicdanına danışırken, kanuna uygunluğu tamamen göz ardı etmez; aksine, vicdan ile kanunun ruhunu birleştirerek nihai adaletin peşine düşer.

Bu bağlamda vicdan, ahlâkî bir denge unsuru, adaletin içsel terazisi ve garantisidir. Vicdanın yörüngesinde, kanunların uygulanması formel bir yükümlülük olmaktan çıkar, toplumsal adaletin canlı bir tezahürüne dönüşür.

9.Kutsallar ve Vicdanın Tepkisi

Kutsal değerlerin çıkar veya güç aracı hâline getirilmesi, onların idareye veya siyasete alet edilmesi, insan vicdanı tarafından doğrudan fark edilir ve tepki görür. Çünkü vicdan, manevi değerlerin saflığını koruyan içsel denetçidir. Aşkınsal değerlerin araçsallaştırılması veya metalaştırılması, kişilerde huzursuzluk ve toplumsal düzeyde adalet, doğruluk veya güven duygusunun zedelenmesine yol açar. Aslında bu tür bir geri tepme, vicdanın, ahlâkî bütünlüğü ve özgürlüğü koruma mekanizmasıdır.

Güç ahlâk içindir, ahlâk güç için değildir. Mesela, bir liderin ahlâkî sembolleri veya ilkeleri sadece güç kazanmak için kullanması, vicdanî bir reaksiyona neden olur. İnsanlar “değerler ile oynanıyor” hissini derinlemesine algılar. İşte bu engin his, vicdanın içsel yargısının dışa yansımasıdır. Adalet kanıtı, siyaset çoğunluğu baz alsa da, ahlâk ve vicdan metafizik ilkelerden referans alır.

Bu durumun felsefî anlamı şudur: vicdan, değerlerin saflığını koruma adına karşı uyarı verir. Kutsal veya manevi değerler manipüle edilirse, vicdanın tepkisi kaçınılmazdır. O, burada hem bir ölçü hem de bir direnç noktası olarak işlev görür.

Vicdan, ulvî değerleri adeta bozuk para gibi kullanmaya çalışan her dış etkene karşı içten bir sınır çizer.

10. Vicdanın Sezgisi

Entrika, manipülasyon, adam kayırma, mobbing uygulama, itibarsızlaştırma, ikiyüzlülük ve zorbalık gibi çirkinliklere hukukun eli uzanamayabilir ama vicdanın güçlü sezgisi tarafından bunlar hemen fark edilir. O, toplumsal normların eksik kaldığı veya yozlaştığı alanlarda, içsel ahlâkî bir radar gibi çalışır. Bu farkındalık, bilinç ve şuur, ma’şerî vicdanın temelini oluşturur.

Doğruluk, adalet, dürüstlük ve eşitlik gibi kolektif değerlerin korunması bir esastır. Uyanık bir vicdan, bu ölçülere bağlı kişiyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkararak, ahlâkî sorumluluğu aktif biçimde üstlenmeye yönlendirir.

Vicdanın sezmesi, sadece kişisel huzur veya suçluluk duygusu oluşturmakla kalmaz; aynı zamanda toplumsal adaletin fark edilmesini ve korunmasını sağlayan manevi bir sigortadır.

Vicdan, eylemlerin hem niyetini hem sonuçlarını algılar. Mesela bir kişi başkasını küçük düşürdüğünde, haksız bir üstünlük kurduğunda veya manipülasyonla zarar verdiğinde, incinen veya sarsılan vicdan, bunu ahlâkî bir ihlal olarak hemen kaydeder.

Kısacası, vicdan sadece kendini denetleyen bir mekanizma değil; başkalarının yanlışlarına karşı da tepki üretme kapasitesidir. Bu nedenle izzet, şahsiyet, itibar zedeleyen davranışlar, o kişinin vicdanının doğal sınırlarına çarparak, derin bir ruhsal ve psikolojik rahatsızlık oluşturur.

11. Vicdanın Yanılması

Vicdanın doğru işleyebilmesi için insanın onu bilinçli biçimde eğitmesi ve beslemesi gerekir. Öncelikle vicdan, salt içgüdü veya anlık duygulara dayanmaz; onu yönlendiren zihin, kalp, his ve irade gibi dört temel elemanını şuurlu kullanmak gerekir. İnsan, doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü ayırt edebilme kapasitesini geliştirmek için bilgiye, tecrübeye ve ahlâkî normlara ihtiyaç duyar.

Vicdanın yanılmasını önlemenin bir diğer yolu, kendini sorgulama ve özdenetim alışkanlıklarını geliştirmektir. İnsan, kendi niyetlerini, eylemlerini ve sonuçlarını sürekli gözden geçirmeli; dil ile kalp arasındaki çelişkileri fark ederek içsel uyumu sağlamaya çalışmalıdır. Bu süreç, vicdanın, yalnızca eylemlere değil, niyetlere ve motivasyonlara da hassasiyetle bakmasını sağlar.

Ahlâkî şuur olan vicdanı düzgün kılan bir diğer unsur manevi değerlerle sürekli temas hâlinde bulunmaktır. Kutsalların, erdemlerin ve adalet ilkelerinin içselleştirilmesi, vicdanın dışsal baskılardan bağımsız ve özgür bir şekilde karar vermesini mümkün kılar. İnsan, değerleri araçsallaştırmak yerine, onları yaşamının merkezine koyduğunda, vicdan yanlış yönlendirmelere karşı direnç kazanır.

Ayrıca vicdan istikameti için, kişinin gönüllülük, empati ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesi gerekir. Zira vicdan, ödül veya cezadan bağımsız, kendi kendini denetleyen bir iç otorite olarak işler.

Özetle, vicdanın yanılmaması için yapılması gerekenler; bilgi ile zihni doyurmak, tecrübeyle kalbi beslemek, kendini sürekli sorgularken hisleri dikkate almak, ahlâkî ve manevi değerlere bağlı kalma adına iradenin hakkını vermek şekilde özetlenebilir. Bu dört temel boyut, insan hayatında, vicdanın etkin bir rota olmasını sağlar.

Sonuç

Nebilerdeki ismet özelliğinin bir izdüşümü insanlardaki vicdan mekanizmasıdır.

Vicdan, insanın en derin içsel mahkemesi, ahlâkî pusulası ve toplumsal denetim mekanizmasıdır.

Kanunlar, fermanlar, sosyal normlar ve fıkhî fetvalar yön gösterici olabilir; ancak son sözü mahsus ya da ma’şerî vicdan söyler.

Vicdan, yalnızca bireyin doğru ve yanlışını değil, toplumsal adaletin, manevi değerlerin ve insan onurunun korunmasını da gözetir.

İnsan vicdanına kulak verdiğinde, yalnızca kendi iç huzurunu değil; hem ferdî ve ailevî hem de sosyal ve evrensel ölçekte ahlâkı ve adaleti inşa eder.

Vicdan, insan özgürlüğünün ve sorumluluğunun en sadık ve görünmez muhasebecisidir. O nedenle, sızıyı önce vicdanlı duyar, çünkü vicdansızın insanî kulağı sağırdır.

Cana, zorlanırsa inanca, mala ve ırza kısmen ya da tamamen çökülebilir ama pratik akıl olan vicdana asla…\! Bazen sarayların köle pazarına, zindanların hürriyet panayırına dönmesi bundandır.

Ölçü sahibinin sözleri ile noktalayalım: *‘‘İnsanın kendini ve kendi varlığını sezişinin unvanı olan vicdan; dileyen, sezen, kavrayan ve sürekli sonsuza açık bulunan bir ruh mekanizmasıdır. Vicdan, Hakk’ı gösteren pırıl pırıl bir aynadır ve Zât-ı Ulûhiyet’e tercüman olmada da eşi-menendi yoktur. Hak, hâkim-i mutlak; vicdan ise, onun en doğru aynasıdır.’’*

Selim Gül, Şubat-2026

This Post Has One Comment

  1. Büşra

    Derinlemesine ve tüm cihetleriyle irdelenen vicdanı resmederken yazar; yaka-paça olduğum tüm med-cezirlerimi ayan, etti. Okurken satırları, resimler oynadı zihnimde..
    Sesi susacak, korkusu ile titrerken, ümit ile korku dengesinde, Hakk’ ı gösteren o pırıl pırıl aynanın hep parlaması duasıyla…

Bir yanıt yazın