Bir Dilek / Betül Yenilmez

*Bir Dilek*

Önümde altın sarısı, kenarları paslı bir lamba…
Lambanın içinde bir cin duruyor, üç dilek hakkıyla.
O bana bakıyor, ben ona.
Gözlerinde derin bir bakış; ruhuma işliyor nakış nakış.
Sanki insanoğlunun arzularını ezberlemiş.
Dudaklarında sessiz bir meydan okuma: “Ne dilersen dile… şaşırtamayacaksın beni,” diyor.
Fakat yanılıyor.

Derin bir iç çekiyorum. Rüzgâr karışıyor nefesime. Ay, bulutlar ardından çıkıp dâhil oluyor bu serin geceye.
İlk dileğim yüreğimden fışkırıyor, ağzımın ucuna gelene kadar yavaşlıyor.
Dilimin üzerine gelse kelimelere dönüşebilir. Ama boğazımda duruyor.
Dileğim boğazımda takılıyor. Ne geri yutabiliyorum ne de özgür bırakabiliyorum.

Cin kol saatine bakıyor.
Zamanın akışıyla alay eder gibi, saniyeler onun gözlerinde ağırlaşıyor.
Benim içinse her tik-tak, boğazımda sıkışan dileğin yankısı oluyor.
Gece, sessizliğini daha da koyulaştırıyor; rüzgâr dalları hışırdatıyor, ay ışığı lambanın paslı kenarlarında titrek bir parıltı bırakıyor.

Cin sabırsız değil.
Sanki yüzyıllardır bu anı bekliyormuş gibi, gözlerini benden ayırmadan duruyor.

Ben ise içimdeki ağırlığı taşıyamıyorum.
Dileğim, bir kuş gibi kanat çırpmak istiyor; ama kafes boğazımda.
Her nefes alışımda biraz daha büyüyor, biraz daha ağırlaşıyor.
Sanki dilek değil, bir sır; sanki söz değil, bir yük gibi.

“Baba sevgisi…”
İlk dileğim baba sevgisi. Babamın sevgisi…
Öpüp alnıma bastığım o elin, arada bir de olsa saçlarımı okşamasını istiyorum.

Kalbimde bir boşluk duruyor… Adını bilmiyorum.
Saçlarımda bir yoksunluk, omuzlarımda bir yorgunluk var.
İsyanım sana, baba.
Toprak oldun; sevgi ne demek öğretmeden.

Bazen düşünüyorum da yokluğunla varlığın arasında gerçekten bir fark var mıydı?
Belki de en çok, hiç sahip olamadığım bir şeyi kaybetmenin acısını yaşıyorum.

Anlasana… Saçlarım muhtaçtı şefkatinin dokunuşuna.

Bazı imkânsızlıklar vardır ya hani…
Yeryüzüne düşen kar tanelerini saymak, gökkuşağına dokunmak, güneşe yaklaşmak gibi.
İşte senin sevgin de bana öyle imkânsızdı baba.

Ben eminim. Bu soğuk mezarlıktan daha sıcaktı kolların.
Ama şu mezarın, şu toprağın seni sardığı gibi bir kez olsun sarmadın, sarılmadın bana o kollarınla.

Neden baba? Şımarmamdan mı korktun? Seni utandırmamdan mı çekindin?
Yoksa sana da mı öğretmemişlerdi sevginin anlamını?

Annem ağlıyor.
Bense hissizim.
Arada bir gözüm takılıyor mezar taşındaki ismine…
O isim bile “baba” kelimesi kadar yabancı gelmiyor yüreğime.

Hayır, nankör değilim.
Küçükken bir mucize olduğuna bile inanırdım.
Nasıl olur da babamın alnındaki ter,
okul kitaplarıma, sofradaki sıcak yemeğe,
üstüme geçirdiğim temiz giysilere dönüşür diye düşünürdüm.

Ama yine de, gece yatağımda
sabaha kadar düşlerimde üşürdüm.
Babaları tarafından omuzlarında taşınan arkadaşlarım
rüyalarıma misafir olduğunda,
bazı rüyaların kâbuslardan bile daha korkunç olabildiğini anlardım.

Önümde artık bir lamba durmuyor.
Masallara olan inancım da senin ellerindeymiş meğer.
Seninle şu gecede yüzleşince bir kere daha anlıyorum:
Dileğimin, hayali bir cin tarafından gerçekleştirilemeyeceğini.
Şimdi sen mezardasın, bense mezarının başında.
İkimizde de büyük bir soru işareti: Sevgi ne demek?

Bir yanıt yazın