Siyerle Siyer Felsefesinin Karşılaştırılması: Tarihî Disiplinden Düşünce Sistematiğine
Giriş
Siyer, Efendimiz’in (s.a.v.) hayatını tarihsel, ahlaki ve toplumsal yönleriyle ele alan bir disiplindir. Ancak bu bilim dalı, yalnızca hadiselerin aktarımıyla sınırlı kalmamalı; olayların ardındaki hikmeti, evrensel ilkeleri ve çağlara ışık tutacak anlam katmanlarını da ortaya koymalıdır. İşte bu noktada siyer felsefesi, tarihsel bilgiden düşünsel derinliğe geçiş için imkân sağlar.
Nebi’nin (s.a.v.) bütün hayatını konu alan siyer, yalnızca olayların kronolojik aktarımıyla sınırlı değildir. Çünkü siyer, insanlık tarihine yön veren ahlaki, epistemolojik ve toplumsal ilkeleri barındırır. Bu nedenle siyer, salt bir tarih değil, aynı zamanda bir düşünce zemini olarak ele alınmalıdır. Bu yaklaşımın sistematik biçimde ortaya konulması gereklidir. Esasında siyer felsefesi, tarihsel olaylardan ilke, hikmet ve evrensel değerler üretme çabasıdır.
Siyer felsefesi, öncül bilgilerden hareketle, kıyas yoluyla yeni sonuçlar çıkarma, olaylardan ilkeye ulaşma ve vakıaları hikmet ışığında yorumlama çabasıdır. Böylece bu bilim, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını yalnızca bir tarih olarak değil, aynı zamanda bir düşünce sistemi şeklinde yeniden okumayı mümkün kılar. Bu yaklaşım, çağdaş İslami düşünce içerisinde yeni bir metodolojik açılım niteliği taşır.
Aynı ve Ayrı Noktalar
Siyer, İslam tarihine ışık tutan öncüller ve ilkeler ilmi olarak hem tarihî hem de normatif bir karakter taşır. Siyer felsefesi ise bu öncüllerden hareketle düşünce yöntemlerini kullanır; bilinenlerden bilinmeyenlere, tarihten hikmete ve olaylardan evrensel ölçülere ulaşmayı amaçlar.
Siyer metinleri yalnızca tarihsel belgelerin kaydı değil, felsefî çözümleme alanı olarak görülmelidir. Bu metodoloji, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını tarihî bir olgudan çok, çağlar üstü bir bilgelik sistemi olarak ele alır. Böylece siyer, yalnızca geçmişin bir kaydı değil, aklın, kalbin, hissin ve iradenin buluştuğu bir tefekkür disiplinine ve vicdan mekanizmasına dönüşür.
Siyer, Efendimiz’in (s.a.v.) hayatını bütün yönleriyle kaydeder ve inceler. Ancak bu disiplinin ürettiği verilerin anlamlı bir bütün hâline gelmesi ancak felsefî bir çerçeveyle mümkündür. Bu noktada siyer felsefesi, tarihsel olaylar arasındaki anlamlı ve tutarlı ilişkileri kurar, verileri bir düşünce sistematiğine dönüştürür ve bilgiyi hikmete taşır.
Siyer, tarihî bir disiplindir; siyer felsefesi ise bu disiplinin verilerini anlamlandıran düşünce sistemidir. Siyer, olayları kaydeder; siyer felsefesi ise o olayların ardındaki ilke, hikmet ve maksadı ortaya çıkarır. Disiplin verileri toplar, felsefe ise bu verilerden bir yapı inşa eder. Bu kaynak yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de aydınlatır. Siyer bilgi toplar; siyer felsefesi bu bilgiden bilinç ve idrak oluşturur. Bu nedenle siyer, ilim alanında; siyer felsefesi ise hikmet sahasında konumlanır. Böylece siyer bir ilim kaynağı iken, siyer felsefesi bir hikmet pınarı hâline gelir.
İlmin konusu olgular, hikmetin konusu ise bu olguların anlamıdır. Bu birlik ve bütünlük, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını bir dönemin sınırlarından çıkarıp, her çağı aydınlatan bir hakikat olarak sunar. Siyer, bilgi boyutundan hareketle hayatı okumaya dayanırken; siyer felsefesi bu bilgiden şuur, idrak ve irfan üretmeyi hedefler. İlim malumatı toplar; idrak ise bu malumatı anlam ve sorumluluk bilincine dönüştürür. Bu yönüyle siyer felsefesi, tarihî bilgiyi varoluşsal bir bilince taşır.
Siyer felsefesinin merkezinde yer alan en önemli kavramlardan biri bütünlüktür; yani tevhidî bir bakış açısıdır. Tevhid, yalnızca itikadî bir ilke değil; aynı zamanda bilgi, tarih ve değer anlayışını birleştiren epistemolojik bir çerçevedir. Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatı, bu bütünlüğün somutlaşmış hâlidir. O, ilahî mesajı yalnızca sözle değil, tarih içinde eylemle temsil etmiştir. Siyer felsefesi, bu temsili çözümleyerek insan aklının kavrayabileceği bir forma dönüştürür. Böylece “ne oldu?” sorusundan “neden oldu?”ya, oradan da “bugün bize ne söylüyor?” sorusuna uzanan üç katmanlı bir idrak sistemi oluşur. Bu idrak, bilginin ilerisine uzanarak şuuru, şuurun ötesine geçerek marifeti hedefler.
Siyer felsefesi, hem tarihî verileri anlamlandıran bir düşünce yöntemi hem de ilahî iradenin tarih içindeki yansımalarını kavramaya yönelik bir idrak disiplinidir. Olayların sebeplerini çözümleyerek, bu sebeplerin ötesindeki hikmeti arar. Bu bakımdan siyer felsefesi, tarih felsefesiyle metafiziğin, mantıkla hikmetin buluştuğu alandır. Kur’an ve Sünnet’in özünde bulunan tutarlılık, bu metodolojinin epistemik garantisidir. Çünkü Allah Resûlü’nün (s.a.v.) hayatında çelişki yoktur; orada yalnızca hikmetin farklı tezahürleri mevcuttur. İşte siyer felsefesi, bu hikmetin izini sürerek geçmişi bugüne, bilgiyi idrake ve tarihi marifete dönüştürür.
Siyer felsefesi, bir parçayı bütünden bağımsız yorumlamaz; her bir olay, bütün bir hayatın, ilkenin ve mesajın parçası olarak anlam kazanır. Bu yaklaşım, modern yorumbilim anlayışına benzer şekilde, parçayı bütünle birlikte okumanın zorunluluğunu vurgular. Bu iki kavramın benzer, farklı ve ortak yönleri kısaca şöyle özetlenebilir:
1. Siyer somut, siyer felsefesi ise soyuttur.
2. Tarihi lineer bilmek siyer; döngüsel bir tarih okuması ise siyer felsefesidir.
3. Siyer özel bir zaman ve coğrafyaya aittir; siyer felsefesi ise diğer zaman ve mekanlara ait çıkarımlarda bulunur.
4. Siyer öncül ve ilkelerdir; siyer felsefesi ise kıyas metodu ve yöntemlerinin bir ürünüdür.
5. Siyer İslâmî belge ve delillerdir; siyer felsefesi ise bunlardan süzülen mantıksal, tutarlı ve makul evrensel insani değerlerdir.
6. Siyer bir parçayı bilmektir; siyer felsefesi ise bütün üzerinden o parçayı doğru yorumlamaktır.
7. Siyer olayı bilmekse, siyer felsefesi olayın sebep ve sonuçlarına inmektir.
8. Siyer en isabetli ana ilkelerdir, mihenk taşıdır, kriterdir; fakat siyer felsefesi isabetli veya isabetsiz beşerî yorumları kapsar.
9. Siyer tektir, biriciktir, ışıktır; siyer felsefesi ise çoktur, çeşitlidir ve rengarenk bir yapıya sahiptir.
10. Efendimizin hayatını (s.a.v.) kronolojik yazmak siyer ise, bu çağın neslinin dikkatine ve idrakine sunulan Sonsuz Nur gibi özgün bir eser ortaya koymak siyer felsefesidir.
11. Siyerin orijinal dili Arapçadır; siyer felsefesi ise bütün dillere uygulanabilir ve insancadır.
Özgün Katkılara Çağdaş Örnekler
Siyer felsefesi konusundaki çabalarıyla, siyerin tarihsel olmaktan çıkıp mantıki, akli ve felsefi bir disipline dönüşmesinde belirleyici bir rol oynayan çağdaş örnekler vardır. Mesela bu gayretler kapsamında Sonsuz Nur kitabı, özgün katkılara en güzel örneklerinden biridir. Yazar, klasik İslam mantığı ile modern düşüncenin kavramsal araçlarını birleştirerek, siyerin anlam ufkunu genişletmiştir.
‘‘Asr-ı Saadet çok ciddi bir siyer felsefesi mantığıyla ele alınmalıdır. Yaşanmış hadiseler üzerinden Efendimiz’in engin, erişilmez ve ihata edilemez fetaneti ortaya konulmalıdır.’’ (Azami İhtimam Gösterilmesi Gerekli Değerler, K.T.) diyerek, siyerin sadece bir tarih anlatısı olarak kalmaması gerektiğini vurgulamış ve siyer felsefesinin önemi üzerine ısrar etmiştir. Düşünceye, düşünce yöntemlerine ve mantığa önem vermiştir.
Bilindiği üzere, Aristoteles’in meşhur mantık eseri Organon’un Arapça tercümeleri ve versiyonları, Osmanlı medreselerinde yıllarca ders olarak okutulmuştur. Bu kitapların ilk Türkçe tercümesini yapan Konya milletvekili Hamdi Ragıp Atademir (ö. 1976) olmuştur.
Bu bağlamda İnsanlığın İftihar Tablosu eserinin yazarı, Esîrüddîn el‑Ebherî’nin (ö. 1265) İsagoci eserini ve bunun bir şerhi olan Mahmud Hasan el-Mağnisi’nin (ö. 1807) Muğni’t-Tullâb kitabını talebelerine okuttuğunu ifade eder. Hatta bunları daha da geliştiren modern mantıkçılardan Francis Bacon (ö. 1626) ve Bertrand Russell’ın (ö. 1970) çalışmalarına atıf yapar. Dahası, o, yeni mantık ekollerini de incelemiş ve İslam düşüncesinin mantık mirasıyla Batı düşüncesini mezcetmiştir (İnkılâpçı Ruh Hasreti, F.F.2).
Bediüzzaman ise (ö. 1960), mantık ilmine özel bir önem vermiştir. İbni Sina’nın El-İşârâtü ve’t-Tenbîhâtü fi’l-Mantıkı ve’l-Hikme eserine, Talikat: Bir Mantık Şaheseri adıyla bir şerh yazmıştır. Bu kitabı Ediz Sözüer (d. 1974) Türkçe’ye kazandırmıştır. Ayrıca, onun Kızıl İcaz adlı kitabı, Abdurrahman Ahdarî’nin (ö. 1575) Süllemü’l-Münevrak isimli mantık eseri üzerine yazdığı kıymetli bir diğer çalışmadır. Nübüvvet bahsini ele aldığı özellikle 19. Söz ve 19. Mektup okunursa, yazarın siyer felsefesine olan katkıları daha iyi fark edilecektir.
Siyer felsefesi yalnızca olayların aktarımı değil, aynı zamanda geçmişteki büyük âlimlerin düşünce üretim süreçlerini anlamaktır. Yukarıda bahsi geçen özgün düşünce gayretleri de çağımızda siyer bilgisinin derinlik kazanmasını sağlamıştır. Bu anlayışlar, bilgiyi metinden hayata taşımak gerektiğini ortaya koyar. Kitaplar kaybolabilir, belgeler yok olabilir; fakat insanın kalbine işlenmiş bilgi, yani marifet, kalıcıdır.
İşte bunlar gibi özgün katkılar, çağdaş örnekler, ilgili düşünürlerin geliştirdiği böylesi yaklaşımlar, siyer felsefesine epistemolojik bir zenginlik katmıştır. Onlar, siyerin yalnızca tarihî bir anlatı olmadığını, aksine “kıyas” yoluyla evrensel insanî ilkelere ulaşmanın bir yöntemi olduğunu vurgular. Bu sebeple, siyer öncüller ve ilkeler ilmidir; siyer felsefesi ise bir tür, o ilkelerden hareketle zamana ve mekâna uygun akli, mantıki ve hikmetli özgün çıkarımlar yapma sanatıdır.
Onların mantık eserleri üzerinde yaptığı bu okumalar, yöntemin tutarlı ve sağlam teorik temellerine katkı sağlamıştır. Böylece siyer, salt tarih disiplini gibi bir anlatımdan çıkıp, felsefî bir metodolojinin özgün örneği hâline gelmiştir. Özetle, onlar bu usulü kullanarak siyer felsefesinin akıl ile vahiy, ilim ile hikmet arasında sağlam bir köprü işlevi gördüğünü ortaya koymuşlardır.
Düşünme Metotları
Siyer, Efendimiz’in (s.a.v.) hayatına dair belgeler, rivayetler, şahıslar ve olayları konu edinir. Ancak bu verilerin bir sistem hâlinde anlam kazanması için, onları birbirine bağlayan düşünce metotlarına ihtiyaç duyulur. İşte bu noktada, siyer felsefesi bir disiplinin üst basamağı olarak ortaya çıkar; olayların ardındaki ilahî yasaları, insani psikolojiyi ve toplumsal dinamikleri birlikte değerlendirir.
Siyer felsefesi, epistemolojik açıdan bilginin idrake dönüşüm sürecini temsil eder. İlim, verileri toplar; idrak ise o verileri anlam, bilinç ve sorumluluk düzeyine dönüştürür. Bu yönüyle siyer felsefesi, yalnızca bilgi değil, aynı zamanda bir anlam üretme sürecidir.
İslam düşünce tarihinde bugüne ışık tutacak örnekler pek çoktur. Örneğin, Ebu Hanife (ö. 767) El-Fıkhu’l Ekber’i, İmam Şâfiî (ö. 820) Er-Risâle’yi, Mâturîdî (ö. 944) Kitâbu’t-Tevhîd’i, İbn Sînâ (ö. 1037) Kitabü’ş-Şifa’yı, Gazâlî (ö. 1111) El-Mustasfa’yı ve İbn Rüşd (ö. 1198) Faslü’l-Makâl’i bilginin idrake dönüşümünün klasik örneklerindendir. Bu çalışmalar, bilgiyi kuru bir malumat olmaktan çıkarıp tefekküre, hikmete ve aksiyona dönüştürmüştür.
Bu eserlerin ortak noktası, bilginin salt nakil değil, akli tefekkürle birleşmesidir. Siyer felsefesi, bu geleneğin çağdaş bir uzantısı olarak, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatındaki tarihsel bilgiden çağdaş düşünceye uzanan bir şuur hattı kurar.
Bugün siyer felsefesine düşen görev de budur: bilgiden bilince, bilinçten idrake geçmek; Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını sadece ezberlemekten öte, o güzide hayatın anlamını kendi çağında yeniden keşfetmek. Bu keşifleri gerçekleştirmek için insan, yeni bilgilere ulaşma adına akıl yürütür ve farklı düşünme yöntemlerinden faydalanır. Düşünme türlerine, aklın yörüngeleri ya da düşünme sürecinde izlediği farklı yollar denilebilir. Bunların başlıcaları ise analitik, bütüncül, eleştirel, alternatif, metabilişsel, özgün, sistemli ve yansıtıcı düşünme yöntemleri olarak bilinir ve öğretilir.
Nedensellik ve Bütünlük Perspektifi
Siyer felsefesi, sadece tarihsel olayları anlamlandırma çabası değil, aynı zamanda bu hadiselerin ardında işleyen ilahî irade, nedensellik zinciri ve insan fiilleri arasındaki dengeyi kavrama çabasıdır. Bu yönüyle siyer felsefesi, modern tarih felsefesi tartışmalarında önemli bir yer tutan “nedensellik” meselesine paralel bir düşünce alanı oluşturur.
Stephen Kern (d. 1943) Nedenselliğin Kültürel Tarihi adlı eserinde belirttiği gibi, her kültür kendi tarih anlatısını belirli bir nedensellik ilişkisi üzerinden inşa eder; bu irtibat, olayları birbirine bağlayan görünmez bir anlam zinciri oluşturur. İslam düşünce geleneğinde ise bu anlam zinciri, salt determinizmle değil, Müsebbibü’l‑Esbâb anlayışıyla açıklanır. Yani sebeplerin ötesinde bir “Mutlak Fail” bulunur; sebepler, o Mutlak Kudret’in hikmetli tecellileridir.
Modern tarih anlayışı çoğu zaman olayları yalnızca nedensel ilişkilerle açıklar. Oysa siyer felsefesi, her sebep-sonuç zincirinin ardında ilahî hikmeti göz önünde bulundurur. Bu bakımdan o, determinist değil, teleolojik bir düşünce sistemidir. Başka bir deyişle, olayları yalnızca nedenleriyle değil, gayeleriyle anlamlandırır.
Kern’in sunduğu kültürel nedensellik modeli felsefî bir bakışla yeniden değerlendirildiğinde görülüyor ki; özellikle de klasik nedensellik anlayışının parçalanışını, tematik alanlara dağılımını ve yeni nedensellik biçimlerini araştırmayı amaçlar. Biyolojik, psikolojik, psikanalitik, ideolojik, sosyolojik, hermenötik ve cinsellik gibi tematik alanlar, nedenselliğin farklı katmanlarını oluşturur. Yazar, romanlar üzerinden yaptığı incelemeyle bu temalar aracılığıyla modern bireyin çoğulcu yapılar içindeki anlam arayışını ele alır.
Kern’in katkısı, bu dönüşümün yalnızca bir bilimsel veya edebî mesele değil, daha temelde bir kültürel bilinç meselesi olduğunu vurgulamasıdır. Modern birey, davranışlarının ve eylemlerinin nedenini artık yalnızca dışsal faktörlerde ya da sadece içsel kararlarda değil, bu ikisini de kapsayan çok boyutlu nedensellik ilişkilerinde aramak zorundadır.
Dolayısıyla nedensellik modern düşüncede hâlâ vazgeçilemez bir ihtiyaçtır; fakat bu ihtiyaç artık yalnızca tek bir cevaba değil, birden çok açıklamayla, analitik çözümlemelerle, bütüncül yaklaşımlarla ve yoruma açık, sistemli yapılarla karşılanmaktadır.
İlahî Hikmetin Nebevî Modelleri
Siyer felsefesi açısından, tarihteki olayları yalnızca ardışık sebepler dizgesi olarak değil, her bir sebep-sonuç ilişkisinde ilahî hikmetin tezahürü şeklinde okumaktır. Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatındaki hadiseler, yüzeyde beşerî nedenlere dayansa da derin yapısında ilahî muradın rehberliğiyle şekillenmiştir. Bu bakımdan siyer felsefesi ürünleri, modern tarih anlayışının nedensel indirgemeciliğine karşı hem rasyonel hem de aşkınsal bir açıklama biçimi sunmalıdır. Çünkü o, olayların nedenlerini araştırırken aynı zamanda niçinini, yani gayesini de sorgular. Bu da onu yalnız bir tarih okuması olmaktan çıkarır; teleolojik (amaç merkezli) bir düşünce biçimine dönüştürür.
Örneğin, Bedir Savaşı’nda esir düşen şaire gösterilen tutum, bu yaklaşımın güzel bir örneğidir. Hiciv yapma hatasına ısrarla devam eden bu ilgili şahsa, Uhud’da ikinci kez esir olarak huzura getirildiğinde, Efendimiz (s.a.v.) “Mü’min aynı delikten iki defa sokulmaz, ısırılmaz.” (Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63) buyurmuştur. Bu nebevi tavır ile hem af sınırlandırması yapılmış hem bir ölçü ortaya konmuş; bu, artık yalnızca o olaya dair bir hüküm değil, evrensel bir ilkenin ifadesine dönüşmüştür. Elbette affetmek bir erdemdir, fakat tekrarlanan haksızlık karşısında adalet de bir hikmettir. İşte siyer felsefesi, bu tür olaylardan ilke düzeyinde sonuçlar çıkararak evrensel insani ve İslami bir değerler sistemi oluşturur.
Öyle ki, 23 yılda tamamlanan bu evrensel değerler bütünü birbiriyle tutarlıdır. Zira Nebi (s.a.v.), yaşayan Kur’an’dır. “Onlar hâlâ Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birçok çelişki bulurlardı.” (4/82) ayetinin en güzel temsilcisidir. Siyer, belge ve delillere dayalıdır; siyer felsefesi ise, bu belgelerden mantıksal olarak tutarlı ilkelere ulaşmayı amaçlar. Kur’an-ı Kerim, ayetlerinde hiçbir çelişki olmadığını bildirir; aynı şekilde Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatı, sözleri ve davranışları arasında da herhangi bir tutarsızlık yoktur. Sonuç olarak, Kur’an ve Sünnet birbirini tamamlayan ve bütünleyen teorik-pratik iki hakikat kaynağıdır.
Siyerde mühim olan, olayları kendi bağlamından koparmadan okumaktır. Zaten siyer felsefesi, bir parçayı bütünden bağımsız yorumlamaz; her bir olay, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatındaki bütünsel örüntünün bir parçası olarak değerlendirilir. Parçayı bütünden koparmak, tıpkı insan gözünü bedenden ayırmak gibidir: göz vardır ama görme kaybolmuştur. Bu nedenle, Efendimiz’in (s.a.v.) bir beyanı, fiili, tavrı ya da kararı hangi biçimde olursa olsun, mutlaka bütün hayatının ışığı altında anlamlandırılmalıdır.
Siyerdeki bu tutarlılığın farkına varmak, insanın kendi algısındaki eksiklikleri görmesini gerektirir. Çelişki görünen yerde, aslında kişinin hatalı kavrayışı vardır. Siyer felsefesi, bu kusurları gideren düşünce yöntemidir; o, olayları yüzeysel biçimde değil, neden-sonuç ilişkileri ve hikmet boyutuyla ele alır. Bütün bu yaklaşımlar, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatındaki ilahî tutarlılığı selim akıl için görünür kılar. Böylece siyer felsefesi, bilgi ile iman, mantık ile hikmet, tarih ile değer arasında köprü kurar.
Habeşistan hicreti de aynı metodolojinin başka bir örneğidir. Bu olay, Efendimiz’in (s.a.v.) muhatap analizine, fetanet kaynaklı stratejik aklına ve analitik yöntemine örnek teşkil eder. Bu hadise, Müslümanların zulüm karşısında barışçıl bir çözüm arayışı ve güvenli bir ortam sağlama çabasını gösterir.
Siyer felsefesi açısından hicret, kesinlikle bir kaçış değil, stratejik bir tercih ve muhatap analizidir. O (s.a.v.), Necaşî’nin adaletine güvenmiş; Müslümanları, zulüm altındaki bir toplumdan emin bir ülkeye yönlendirmiştir. Bu hicret, “kaçış” değil, bilinçli bir ‘özgürlüğe açılış’ ve ‘stratejik konumlanma’dır. Bu olay, siyer kaynağının yalnızca tarihî değil, aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve jeopolitik boyutlara sahip olduğunu gösterir. Böylece siyer felsefesi, hem bireysel hem toplumsal düzeyde insanın karar süreçlerini anlamamıza yardımcı olur; geçmişteki örneklerden bugünün sorunlarına yol gösteren ilkeler çıkarır. Bu bağlamda Habeşistan hicretine, zulüm karşısında barışçıl bir direniş ve evrensel ahlaki ve hukuki ilkeler üretimi açısından, nebevi bir model olarak bakılmalıdır.
Sonuç
Siyer felsefesi, tarihsel hadiselerden evrensel değer çıkarma yönünü açıkça gösterir. Siyer, sayılı tarihî olayı anlatır; siyer felsefesi ise, o vakalardan çağlar üstü sayısız ders çıkarır.
Siyer felsefesi, belgelerden ve delillerden hareketle tutarlı, mantıksal ve evrensel değerlere ulaşmayı amaçlar. Bilgiyi sistematik düşünceye dönüştürür; böylece her çağın insanının sorunlarına ışık tutabilecek kavramsal bir zemin oluşturur. Bu yaklaşım, “Altın ve İdeal Nesil” anlayışının da temelini oluşturur: teorik malumatı yaşama dönüştürmek ve bu bilgiden hareketle pratik birçok hikmet üretmek.
Siyer felsefesi, bir parçayı bütünden bağımsız değerlendirmez; her öğe, bütünün içinde anlam kazanır. Efendimiz’in (s.a.v.) bir sözü ya da davranışı, ancak bütünlük içinde değerlendirildiğinde daha doğru bir şekilde anlaşılır.
Siyer, Nebi’nin (s.a.v.) hayatını konu edinen bir tarih disiplini olarak başlar; ancak siyer felsefesi onu, yaşayan bir bilgelik sistemine dönüştürür. Bu felsefi yaklaşım, siyerin mantık, akıl ve hikmetle yeniden okunabileceğini göstermektedir. Siyer, veri, model ve bilgi sağlar; siyer felsefesi ise buradan hareket ile anlamlı, bilinçli ve tutarlı bir sistem oluşturur.
Bu anlayışla denebilir ki, siyer tektir, biriciktir ve ışıktır; siyer felsefesi ise o ışıktan hareketle farklı açılardan yansıyan ve parlayan renkler gibidir. Nasıl ki diller farklı olsa da insanca konuşmak, evrensel bir değerdir, siyer de tektir ama ondan süzülen yorumlar çeşitlidir. Esas olan, o kaynağı doğru okumak ve o hakikatten çağın insanına anlam ve değer üretmektir.
Siyer felsefesi, tarih ile düşünce arasında kurulan derin bir köprüdür. Bu ilim, geçmişin olaylarını bugünün aklıyla yeniden anlamlandırır. Dahası, Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatını sadece bir tarih olarak değil, bir hikmet sistemi olarak ele alır.
Bu sistem, bilgiyle başlayan, bilinçle olgunlaşan ve idrakle tamamlanan bir süreci temsil eder. Hedef, bilgiden bilince, bilinçten idrake geçmektir. Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatı her dönemi aydınlatan, ilahî kaynaklı ve korumalı eşsiz bir rehberliktir. Bu sayede O’nun (s.a.v.) hayatı sadece bir tarih anlatısı olmaktan çıkar, insanlığın yol haritası hâline gelir. İşte siyer felsefesinin özü budur.
Selim Gül
