Urfa’da Bir Yaz Akşamı / Ali Cöre

Üretimin pazarlamanın ve ticaretin iç içe yapıldığı zamanlar henüz bitmemişti. Bzim de bu işleri yapan bir şirketimiz vardı. Ben de arada bir kamyona atlar Konya’dan Batman’a kadar ürün pazarlardım. Bu sayede Anadolu’nun pek çok şehrini gezdim, gördüm dostlar edindim. Öyle şehirler vardı ki havası, kokusu, dokusu, maneviyatı, insanı ile çok çarpıcı, otantik, sanki film e seti gibi yerlerdi.

Yine öyle günlerden birinde Konya’dan çıkıp güneye doğru bir rota belirledik. Ulukışla’nın ardından Pozantı’nın sarp yokuşlarını ağır ağır tırmandık, Çukurova’nın kavurucu sıcağına indik oradan Antep’in taşlı ovalarını geçerek Urfa’ya uzanan uzun yolu, yükümüzle, yorgunluğumuzla, acele etmeden kat ettik.Bu güzergahı nerdeyse ayda bir gider gelirdik. Yaz gününde asfalt, güneşin altında erimiş, yer yer çamura dönmüş; tırların tekerlekleri yolu yararcasına geçmiş, geride su kanalı gibi derin izler bırakmış. O çukurlardan çıkmak zordur; direksiyon sürekli sallanır, tekerlek yalpalanır. Sollamak ise neredeyse imkânsızdır. Gidiş, önündeki tır ne kadar yavaşsa o hızla sürer. Sabır, bu yolların en büyük azığıdır. Taşlar, kaldırım taşları, duvarlar… hepsi gündüzün sıcağını içine çekmiş, akşama doğru üzerimize geri kusuyormuş gibi yakar.

Akşamüstü şehre vardığımızda kamyonu her zamanki gibi Topçu Meydanı’na çektik. Otelimiz belliydi; belediyenin yakınında, yürüme mesafesinde. Eşyaları bırakıp yüzümüzü yıkadık. Ama asıl ferahlığın dışarıda, Balıklıgöl’de olduğunu bilirdik. Güneş iyice çekilmişti ama bu, serinlik demek değildi henüz. Şehirde gece birden çökmez; önce ağır bir akşam karanlığı iner. Gün, sanki yavaş yavaş geri çekilir.

Balıklıgöl’e vardığımızda etraf hâlâ sıcaklığını koruyordu; fakat göl kenarı başka türlüydü. Taşlar, camiler, ağaçlar ateş kusarken orası insana bir nefes aldırırdı. Önce ziyaretlerimiz yaptık. Sonra küçük çay ocaklarının başına oturduk. Demli çaylar ardı ardına geldi. Çocuklar koşarak yanaştı; her biri Hazreti İbrahim’in ateşe atılışını, o meşhur kıssayı bilir. “Ya Narü berden selame…” diye başlar, Türkçe anlatır, isteyen olursa İngilizce de söyler. Karşılığında üç beş kuruş verirsin; gözleri ışıldar. Herkes göldeki balıkları seyrederken o efsaneyi hatırlar, ateş için toplana odunlar balığa dönmüş. bir müddet onların ağır ağır dolaşmasını seyredersin. O sırada hava usul usul serinler. Orada hem dinlenir hem de eski zamanların hâlâ soluk alıp verdiğini hissedersin.

Acıkınca yolumuz cadde kenarındaki ciğercilere düştü. Şehrin caddeleri panayır gibi. Bir mangal, etrafında birkaç tabure, küçük bir sehpa. Fazlasına gerek yoktur. Oturduk. Daha “başlayalım” demeden ilk şiş geldi: bir şiş ciğer, bol isot. Ardından bir şiş kuyruk yağı… Sonra yine ciğer… Sen “doydum” diyene kadar şişler eksilmez. Önünde lavaş, yanında yeşil soğan, kuru soğan, yeşil nane, yeşil biber, bol isot.Masa işte kabartıcı yeşilliklerle donatılmıştır. Elinde bıçak ve tahta; kendi karışımını yapar, ciğeri içine çekersin. Ayran bardak bardak iner. Boyuncaya kadar sürer bu. Hava iyice serinlemiş, caddeler sakinleşmiştir. O ciğer, başka yerde aynı tadı vermez. Lezzet; havada, ortamda, insanların gönülden konuşmasında, saygı ve hürmette gizlidir.

Urfa deyince akla çiğ köfte gelir ya, biz de bir seferinde sokak sokak gezdik. Dükkânlarda bulamadık. Meğer Urfa’da çiğ köfte öyle tezgâhlarda satılmazmış; herkes evinde yoğurur, evinde yermiş. Başka bir gelişimizde sırf çiğ köfte için Adıyaman’a kadar gittik. Anadolu’nun her şehrinin kendine göre bir güzelliği, bir lezzeti vardır; hiçbiri diğerine benzemez.

Sabahları ise Urfa’da kahvaltı başlı başına bir merasimdir. Dükkânlar yeni açılmıştır. Biz pazarlamacılar erkenden gireriz. Fırından çıkmış taze isot biberleri –kırmızı, sarı, yeşil– yanında tulum peyniri, sıcak lavaş ekmekleri… Göz göz kabarmış o ekmekler insanın iştahını kabartır. Çay… kaçak çay… Zift gibi demli. Geriden bakınca insanın ağzı sulanır. Esnaf bizi buyur eder, “Yemek yemeden bırakmayız” derler. Biberleri görünce acı olduğunu bilemedim ilk seferinde; tulum peynirini ekmeğe sardım, biberleri koydum, ısırdım. Bir yudum çay aldım… Zehir gibi acı! Ama bozuntuya vermeden yuttum; o iştahla. Sonra kendi kendime sordum: “Bu Urfa’da hiç mi tatlı bir şey yok, biber katılmadan yenilecek?” Meğer bu memleketin tadı da böyleymiş; acıyı sever, güçlüden yanaymış.

Ertesi akşam esnaflar bırakmaz zaten. “Bu akşam bize geleceksin,” derler. İtiraz etsen de fayda etmez. Götürürler bir lokantaya. Sofra kurulur. Yemekler gelir: acı… yine acı… bir daha acı… Arada künefe gibi, saç arası gibi tatlılar girer; sanki o acıyı bastırsın diye. Ama nafile. Ardından mırra gelir. Küçücük fincanlarda, sert, kendine mahsus bir kahve… Onun da bir adabı vardır. Fincanı nasıl tutacağın, nasıl geri vereceğin bellidir. Uymazsan ayıp olur, hatta cezası vardır. Orada “misafirim” demek pek sökmez; herkes o usulün içindedir. Yersin, içersin… Bir bakarsın ki artık doymakla işin kalmamış, adeta sınanıyorsun. Ama o sofradan kalktığında yalnızca karnın değil, gönlün de dolmuştur.

Urfa’da misafirlik böyledir. Yarım bırakmazlar, eksik göndermezler. Hiç kötü bir şey görmedim ben orada. Ne borç takan oldu, ne alacağım kaldı. Sofralarına oturdum; içtenlikle ağırladılar.

Urfa, eski Anadolu’nun hâlâ yaşayan bir parçasıdır. Yolu, sıcağı, serin gölü, sokak ciğeri, acı biberli kahvaltısı, mırra’nın adabı, hürmetkâr insanlarıyla… Kamyonla gezen bir pazarlamacının, yorgun bir yolcunun, her gelişinde yeniden bulduğu bir sıcaklıktır. Taşlar ateş kusar; ama gönüller serinletir. O akşam, o tat, o insanlar… Seninle birlikte gelir, yola devam ederken de peşini bırakmaz.

İşte Urfa’da bir yaz akşamı böyle geçer.

 

Bir yanıt yazın