
Gece, şehrin omuzlarına paslı bir palto gibi çökmüştü. Sokak lambaları yanıyordu ama hiçbir şey aydınlanmıyordu; ışık bazen karanlığı büyütür. Ben bunu en çok o gece öğrendim.
Bir adam vardı. Adını bilmiyorum. Belki hiç olmadı. Belki insan, yalnız kaldığında kendi içinde bir yabancı üretir ve ona isim vermemek daha güvenlidir.
Adam her gece aynı tramvaya biniyordu. Son durakta iniyor, denize yürüyordu. Deniz dediğim şey de gerçek bir deniz değildi; daha çok unutulmuş insanların sustuğu büyük bir boşluk gibiydi. Dalgalar kıyıya vururken ses çıkarmıyor, sadece eski anıları hareket ettiriyordu.
Bir akşam cebinden küçük bir anahtar çıkardı.
Gökyüzü o anda hafifçe eğildi sanki.
Anahtarın hiçbir kapıya ait olmadığı belliydi. Çünkü bazı anahtarlar kapıları değil, insanın içinde yıllardır kilitli duran korkuları açar.
Adam anahtarı avucunda çevirdi. Parmakları titremiyordu; insan en büyük acılarda titremez zaten. Titremek umut belirtisidir.
Sonra denize doğru fısıldadı:
“Ben eve dönmek istemiyorum.”
Rüzgâr bu cümleyi aldı, şehrin bütün boş pencerelerine dağıttı. O gece birçok insan sebepsiz yere uykusundan uyandı. Bazıları su içti. Bazıları eski sevgilisini düşündü. Bazıları çocukken unuttuğu bir şarkıyı hatırladı. Çünkü bazı cümleler yalnız söyleyen kişiye ait kalmaz.
Adam anahtarı suya attı.
Ama tuhaf olan şuydu: Deniz anahtarı geri vermedi.
Çünkü deniz, insanların attığı her şeyi geri verir; şişeleri, cesetleri, pişmanlıkları…
Sadece gerçekten vazgeçilen şeyleri yutar.
Ömer Dilbaz

Ömer bey harika bir yazı kaleme almışsınız. Çok teşekkür ediyorum 🥰