Yazın en hararetli, en hırçın günleriydi… Güneş, lacivert gök kubbenin tam kalbine müstebit bir hükümdar gibi kurulmuştu. Ne gariptir ki, kâinata nurunu cömertçe saçarken, harareti mahzun gönüllerin kıyısına bir türlü ulaşmıyordu. Sanki ışık çoğalıyor, ruhlar üşüyordu. Çöl ufkunda titreyen muvakkat seraplar gibi hakikat de gözlerin önünde duruyor; fakat kimsenin mukaddes bir ürpertiyle dokunmaya cesaret edemediği uzak bir rüyaya dönüşüyordu. Rüzgâr, altın sarısı başakların arasından geçerken bile sanki kelimeleri ürkütmekten çekiniyor; her yaprak, her dal, sükûtun ağır yükünü sessizce taşıyordu.
O hüzün ikliminde kelimeler yetimdi. Cümleler dudaklardan dökülmeye görsün, yaralı kuşlar gibi yeniden insanın içine sığınıyordu. Tefekkürün hürce esmediği zamanlarda akıl, kendi gölgesinden bile çekinir hâle gelmişti. İnsan bazen konuştuğu için değil, içinde taşıdığı düşüncenin hissedilmesinden korkuyordu. İşte böyle zamanlarda sükût, en gür hitabetlerden daha derin konuşur.
Bizler, kırık kalplerin gözyaşıyla yoğrulmuş bir ömrü beyaz sayfalara emanet etmeye çalıştık. Her kelime bir ilmik, her cümle yaralı bir gönlün sabırla işlediği ince bir nakıştı. Fakat gönüllerin terazisi bozulunca, kıymet ölçüleri de değişti. Ağırlıklar hafifliklerle, asaletler sefaletlerle yer değiştirdi. Nice yalanlar hakikat sanıldı; nice hakikatler ise bir maske denilerek kenara itildi.
Öyle zamanlar oldu ki insan, aynaya bakarken bile kendi ruhunun saflığından emin olamadı. Dudaklarda sahte tebessümler çoğaldı; fakat o gülüşlerin ardında derin bir yorgunluk saklıydı. Kalabalıklar parıldayan yalana hayran olurken, masum vicdanlar sessizce geri çekiliyor; görünmeyen acılar toprağın bağrına emanet ediliyordu.
Çok çektik, can evimizden vurulduk. İftiralarla gölgelendik; hürriyetimiz, adımız ve helal emeğimiz sisli gecelerin ardında kaldı. Baharı bekleyen tomurcuklar gibi sabırla bekledik. Kar dağlarımıza ağır yağdı; fakat her karın altında uyanmayı bekleyen bir tohum bulunduğunu bilen toprak gibi sükûta büründük.
Ne ben lisan-ı hâl ile anlatabildim, ne sen kalbinle duyabildin…
Söz, gırtlağımda düğümlendi. Konuştum, sesim kuyularda yankı bulmadı. Yazdım, harflerim yalnızlığın sayfalarında kaldı. İçimizdeki coşkun nehir, önüne çekilen bentlere çarptı durdu. Akmak istedi, deryasına kavuşmak istedi; fakat setler yüksekti. Çünkü en derin çığlıklar bazen dışarıya değil, insanın kendi içine düşer.
Hakikati gizli gizli sevdik; adaleti, merhameti ve kirlenmeden insan kalabilmeyi… Dertlerimizi kalbimizin kuytu dehlizlerine gömdük; geceye fısıldadık, seccadenin ıslak ipliklerine anlattık, toprağın sadık bağrına emanet ettik.
Dünya gürültüsü büyüdükçe hakikatin ince sesi daha da zarifleşti. Gösteriş çoğaldıkça insanın özü küçüldü. Kalabalıkların alkışladığı her şey doğru değildi; sükûtun derinliğinde demlenen nice hakikat ise vakti gelince ortaya çıkmayı bekliyordu.
İçimizde çağlayan gözyaşları, Çoruh’tan daha coşkun, Fırat’tan daha mağrurdu. Önümüze çekilen bentler taştan değil, taşlaşmış insan yüreklerindendi. Su kayaya çarptı, kaya yumuşamadı; su kendi içine aktı ve kendi derinliğinde derya oldu.
Adalet ve merhamet, unutulmuş eski kitaplar gibi mahzundu. Biz o iki kadim emaneti kalbimizin en temiz köşesinde sakladık. Geceler sırdaşımız oldu. Seccadeler, seher vakti dökülen gözyaşlarının şahidi oldu. Zira haksızlık karşısında eğilmeyen başlar, yalnız Rahman’ın huzurunda secdeye vardı.
Her gecenin en karanlık vakti, sabaha en yakın andır. Vicdan; üzerine ne kadar perde çekilirse çekilsin ışığını kaybetmeyen bir kandildir. Acılar bedenimizi yordu; fakat ruhumuzun özündeki berraklığı kirletemedi.
Şimdi rüzgâr usul usul yön değiştiriyor. Toprak, bağrında sakladığı emaneti daha fazla gizleyemiyor. Karın altında sabırla bekleyen tohum, sessizliğin kalbini yararak göğe yükseliyor. Bu, bir serzenişin sonu değil; hakikatin vakur yürüyüşünün ayak sesleridir.
Gün gelecek; sis dağılacak, adalet yeniden hakikati tartacak. Maskeler düşecek, isimlerden önce vicdanlar konuşacak. Nice yürek kendi kendine şöyle diyecek:
“Meğer hakikat hiç susmamış… Biz, onun sesini duymaktan vazgeçmişiz.”
İşte o güne kadar; kırgın ama kirlenmemiş, yaralı ama eğilmemiş çınarlar gibi sabırla bekleyeceğiz. Çünkü biliriz ki, güneş bazen bulutların ardına gizlenir; fakat hiçbir gece sabahı ebediyen esir tutamaz. Zira hakikatin sesi bazen bir haykırışta değil, sabırla taşınan bir sükûtta yankılanır. Ve vakti geldiğinde, o sessizlik bütün gürültülerden daha gür konuşur.
Yazan: Fuat Çomaklı
