Bazı acılar vardır ki ruhun en mahrem odalarında saklanır; onu yalnızca o ateşi yaşamış olan bilir. Bazı hicranlar vardır ki haritalarda görünmez; fakat insanın ömrünü ikiye bölen derin bir iz gibi yıllarca kanamaya devam eder. Gün gelir, doğduğunuz toprağı, çocukluğunuzun kokusunu ve ömrünüzün en güzel yıllarını ardınızda bırakmak zorunda kalırsınız. Giderken geride bıraktığınız yalnızca bir ev değil, ömrünüzün en kıymetli yarısıdır.
Bizler, üç kuşak geriye uzandığımızda göçün, muhaceretin ve sürgünün hüznüyle yoğrulmuş bir coğrafyanın evlatlarıyız. Dedelerimiz meçhul yollara düştü; ninelerimiz gözyaşlarını sessizce toprağa emanet etti. Nice yuvalar dağıldı, nice ocaklar söndü. Fakat bu acı hikâyelerin büyük kısmı yazılmadı. Bu yüzden bugün onların yalnızca isimlerini biliyoruz; fakat acılarının sesini duyamıyoruz. Hangi gecelerde aç kaldıklarını, hangi dağın yamacında vatanlarına son kez baktıklarını, hangi duayı gözyaşlarıyla semaya gönderdiklerini bilmiyoruz. Çünkü kalemin dokunmadığı her hatıra, zamanın acımasız sessizliğinde silinip gider.
İnsan bu dünyadan göçtüğünde yalnızca bedeni toprağa verilmez; yazılmamış hatıraları da onunla birlikte susar. İşte en büyük kayıp budur. Hafıza anlatılmazsa eksilir, yazılmazsa unutulur; unutulan hakikat ise bir daha eski berraklığıyla geri dönmez. Oysa hatıratlar geçmişi anlatan kuru satırlar değildir. Hatıratlar vicdanın hafızasıdır. Milletlerin görünmeyen arşividir. Hakikatin mühürlenmiş emanetidir. Ve yarının adalet arayışına bırakılmış en güçlü şahitliktir.
Bir gün resmî kayıtlar değişebilir, arşivler eksilebilir, tarih güçlülerin kalemiyle yeniden yazılabilir. Fakat samimiyetle kaleme alınmış tek bir hatırat, bütün sessizliklerin arasından yükselen en gür sestir. Çünkü hakikat, onu yaşayanın kaleminde nefes alır. Hele sizi yok sayan, ötekileştiren ve hikâyenizi çarpıtan bir anlayış kendi kayıtlarını çoktan oluşturmuşsa; arşivler tek taraflı dolmuşsa, sessiz kalmak hakikati başkalarının insafına bırakmaktır. İşte bunun için yazmak bir hobi değildir. Bir vazifedir. Bir emanettir. Ve geleceğe karşı ödenmesi gereken bir vicdan borcudur. Belki, “Ben yazar değilim.” diyeceksiniz. Hayır… Sizden roman yazmanız beklenmiyor. Sadece yaşadıklarınızı yazın.
Gördüklerinizi yazın. Kaybettiklerinizi yazın. Çocuğunuzun gözlerindeki korkuyu yazın. Annenizin sessiz duasını yazın. Babanızın içine akıttığı gözyaşını yazın. Gurbetin ilk gecesini yazın. Sürgünün sessizliğini yazın. Çünkü bazen kalpten dökülen tek bir samimi cümle, ciltler dolusu kitaptan daha büyük bir hakikati taşır.
Unutmayalım… Toprak taşınmaz; ama cümleler taşınır. Evler geride kalır; kelimeler nesilleri aşar. Şehirler değişir; fakat yazılmış bir hatıra zamanın önünde asla diz çökmez. Biz artık yalnızca yaşadığımız şehirlere değil, ruhumuzda taşıdığımız görünmez vatana bakıyoruz. O görünmez vatanın tapusu, kaleme alınmış hatıralardır.
Tam on yıl geçti… Takvim yaprakları usulca eksildi; fakat o günlerin yükü omuzlarımızdan hiç inmedi. Bu on yıl, yalnızca geçen zaman değildi; bir neslin kaderine kazınmış büyük bir imtihandı. Nice göçler yaşandı, nice hicretler başladı. Kimileri doğduğu toprağa son kez bakarak bilinmez diyarlara yürüdü. Kimileri sevdiklerini geride bırakıp gurbet yollarına düştü. Cezaevlerinin demir kapıları ardında geçen yıllar, gaygubetin sessizliği, ayrılığın derin sızısı, Meriç’in soğuk sularında yarım kalan umutlar, gecenin karanlığında aşılmaya çalışılan sınırlar, dağlar, denizler, ormanlar, kaçış güzergâhları… Ah, neler yaşandı, neler…
Mülteci kamplarında bekleyişe dönüşen ömürler… Yıllarca aile birleşimini bekleyen anne babalar… Evlatlarının sesini sadece telefonlardan duyan yürekler… Her çalan zilde yeniden yeşeren umut, her reddedilen başvuruyla biraz daha büyüyen hasret… Kimi gurbette toprağa verildi, kimi ana babasının cenazesine dahi yetişemedi. Gözyaşlarına geceler şahit oldu; sessiz dualara yalnızca gökyüzü… Bütün bunlardan geriye ise, anlatılmayı bekleyen binlerce hayat hikâyesi kaldı. İşte bugün en büyük tehlike, yaşanan acılar değil; onların yavaş yavaş unutulmasıdır. Aradan yıllar geçti. Yaralar kabuk bağladı. İnsan hafızası bazı acıları sessizce uyutmaya başladı. Çünkü unutulan her acı, hakikatten kopan bir parçadır.
On yıl sonra sessizlik başlar. Yirmi yıl sonra şüphe başlar. Yarım asır sonra ise inkâr… İşte bunun için herkes yazmalıdır. Bugün size önemsiz görünen birkaç satır, yarın bir tarihçinin en kıymetli belgesi olabilir. Bir annenin günlüğü, bir çocuğun mektubu, bir babanın birkaç satırlık notu… Belki de gelecekte adaletin kapısını aralayacak en güçlü anahtar olacaktır.
Biz öyle hadiseler yaşadık ki tamamı yazılsa romanlara, belgesellere ve filmlere konu olur. Fakat yaşananların büyüklüğüne rağmen kalemler sustu. Oysa susturulan her hatıra, ikinci kez sürgüne gönderilmiş bir hakikattir.
Geliniz… Hatıralarımızı zamanın insafına bırakmayalım. Onları kâğıda emanet edelim. Çünkü şahitliğini kendi kalemiyle yazmayan hatıralar, tarihin sessizliğinde unutulmaya mahkûmdur.
Ama yazılmış her hatıra, yalnızca bir insanın hikâyesi değildir. O, bir devrin vicdanı, bir milletin hafızası ve gelecek nesillere bırakılmış en kıymetli mirastır. Belki de yarın adaletin aradığı en sağlam delil, bugün sizin mütevazı defterinize düşeceğiniz birkaç satır olacaktır.
Yazan: Fuat Çomaklı
