Gül Devri

  • Post author:
  • Post last modified:Eylül 8, 2026
  • Post category:Blog
  • Post comments:0 Yorum

Hey Gidi Günler

Kürsüde, zamanın ötesinden fısıldayan bir ses yankılanıyordu…

O gün o ahşap kürsü, mekânın dar sınırlarından sıyrılmış; sanki ötelerden esen latif bir rüzgârla canlanmıştı. Zaman, önümüzdeki görünmez perdeyi usulca aralamış; asrın gürültüsünü, ruhu yoran telaşını ve aramıza çekilen mesafeleri bir anda silivermişti. Bizi, asırlar öncesinin o zarif, o mübarek iklimine doğru sessizce çekiyordu.

Gür, fakat kadife gibi yumuşak bir ses…

Kelimeler artık kulağa çarpan sıradan sesler değildi; birer çiğ tanesi gibi ruhumuzun kurumuş toprağına süzülüyordu. Anlatılan her mukaddes hatıra, tarihin sararmış sayfalarından sıyrılıp gözlerimizin önünde yeniden hayat buluyordu.

Boğazda düğümlenen bir hıçkırık, kirpiklerde biriken iki damla yaş ve kelimelerin arasına sızan mahzun bir sükût…

İşte o an, bazen uzun uzun anlatılan cümlelerden daha çok şey söylüyordu.

Ve sonra o iki kelime…

“Gül Devri…”

Bir anda gönül kafesimizin kapıları açıldı, zaman perdeleri bir bir aralandı. O an ne olduysa oldu; kürsü ağlıyor, cami içindekiler ağlıyordu… Hıçkırıklar kubbede çınlarken, gözyaşları sel olup yanaklardan süzülüyordu.

Sanki on dört asır öncekilerle bir arada, yan yana, nefes nefese yaşıyorduk! Öyle bir haleti ruhiye kaplamıştı ki dört bir yanımızı; sanki sağımıza baksak Mus’ab’ı görecek, solumuza dönsek Ebû Bekir’in sıcaklığını hissedecektik. Sanki dizlerimiz dizlerine değecek kadar yakın, ellerimiz ellerine kenetlenecek kadar birdik… Hayal değil, rüya değil; sanki hep birlikte o kutlu asrı en derinden yaşıyorduk!

Medine’nin serin sabahlarında saklı gül kokusu… Mekke’nin hasret yüklü sokakları… Bedir’in kumlarına düşen kutlu secdeler… Uhud’un eteklerinde yankılanan sadakat… Ve Medine semalarına yükselen eşsiz bir muhabbet…

Sanki aradan on asır hiç geçmemişti.

Zaman incelmiş, asırlar birbirine yaklaşmıştı. Kendimizi Bedir’in rüzgârında, Uhud’un gölgesinde, Mekke’nin taş sokaklarında, Medine’nin rahmet ikliminde bulmuştuk. Biz de oradaydık, canımızı feda edercesine onlarla beraberdik.

Aman Allah’ım… Nasıl bir atmosferdi bu!

Kürsüdeki ses yükseldikçe insanın içindeki gaflet perdeleri birer birer aralanıyor; akıl susuyor, dünya geri çekiliyor, kalbin derinliklerinde yalnızca muhabbet ve hasret konuşuyordu.

Bazen insan anlatılanları yalnızca kulaklarıyla dinlemez; o sözlerin içine girer, onları yaşar.

O anlar öyleydi.

Bir sahabenin imanla çarpan yüreği bizim yüreğimizde yankılanıyor, bir ananın evladına duyduğu tarifsiz hasret gözlerimizi yaşartıyor, bir müminin teslimiyeti ruhumuza ince ince işleniyordu.

İşte o an anlıyorduk:

Bazı sözler yalnızca dilden çıkmaz; kalpten doğar ve kalbe ulaşır.

Bazı insanlar yalnızca konuşmaz; asırları konuşturur, susmuş zamanları yeniden dile getirir.

O kürsüde sanki fani bir insan değil, kelimelere ruh üfleyen bir gönül sultanı vardı. Sözler kanatlanıyor, asırların üzerinden süzülüp bizi o kutlu iklimin eşiğine bırakıyordu.

Adeta mekân susmuş…
Her şey kulak kesilmiş..
Zaman durmuş…

Kürsüden süzülen her güzel cümle bizi o iklime biraz daha yaklaştırıyor; gözlerimizden süzülen her damla yaş, asırlar arasındaki o devasa mesafeleri bir mum gibi eritiyordu.

“Gül Devri…”

Bu kez caminin duvarlarında değil, gönlümüzün en kuytu yerlerinde yankılanıyordu.

Bütün mesafeler tamamen kalkmıştı…

Bedir’in şerefli kumlarında,
Uhud’un vefakâr eteklerinde,
Mekke’nin hasret kokan sokaklarında
ve Medine’nin gül kokulu rahmet ikliminde omuz omuza saf tutmuştuk.

Bazı anlar vardır; insan onları anlatmak için değil, bir ömür kalbinin en mukaddes köşesinde saklamak için yaşar.

İşte o gün, öyle bir gündü.

Sanki kürsüde bir insan konuşmamıştı.

Asırlar dile gelmiş, güller fısıldamış, tarih yeniden canlanmış ve muhabbet konuşmuştu.

Biz ise sanki Bedir’de, Uhud’da adeta onlarla idik… Baş ucumuzda yürüyen o nurani kervanın izindeydik. Gönlümüzün kanatlarıyla ebediyen Gül Devri’ne uçmuştuk.

Bugün bize düşen, o kutlu iklimden bir hatırayı, o ağlayan kürsünün kokusunu bugünün dünyasına taşımak…. Bir gül kokusu kadar zarif, bir dua kadar içten, bir sünnet kadar güzel yaşamak…

Çünkü Gül Devri yalnızca geçmişte yaşanmış bir zaman değil;
onu hasretle özleyen, gözyaşlarıyla sulayan gönüllerde yeniden yeşermeyi bekleyen ebedi bir bahardır.

Yazan: Fuat Çomaklı

Bir yanıt yazın