Gülün Hicreti/Cihangir Asyalı
İşte Mekke -Ümmü’l Kura:
Şehirlerin annesi
İşte Kâbe: Evlerin…
Bir gül boy vermiş ortasında
Şâhıdır çiçeklerin
(daha&helliip;)
İşte Mekke -Ümmü’l Kura:
Şehirlerin annesi
İşte Kâbe: Evlerin…
Bir gül boy vermiş ortasında
Şâhıdır çiçeklerin
(daha&helliip;)Umutlarım kumdan bir kale…Kurşuni dalgalar peşimdeKaçacak diyar arıyorumSığınacak liman kendimdeBu gün geçecek mi?Son sabah mıydı yoksa ilk mi?O gün gelecek mi?Hangi ömür bedel bu zor yanıta?Beynimi sorular bir bir biçinceKaç…
Acımıza katık gözyaşıGündüzler hesapsız geçerGeceler, gecelerimizDüşüncelerin çıkmaz sokağında..Demir soğuk, dört duvar betonDemirden gelir yemekVe soğuktur kendisi gibiHer lokma kurşun gibi ağır..Gökyüzü kararınca, pencerelerdenKasvet düşer orta yereAnsızın sokulur koynumuza özlem..Uykuda sayıklarızNasipsiz…
Uykunun, gözlerine gelmemek için inat ettiği gecelerden biriydi. Yatalı saatler olmuştu ama hala başaramamıştı uyumayı. En sonunda pes etti ve kalktı yataktan. Bir bardak su alıp balkona çıkmaya karar verdi.…
Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır derler belki de eksik bir ifadedir bu. Bir fincan kahvenin belki de sonsuz sene hatırı vardır.... Geçen yıl tam bu gün, 16 mayıs…
İzmir. Her sabah serin meltemlerle maviye uyanan şehir. Ve yakın geçmişte binbir ümitle sonsuza uyananlar şehri. Hele son kırk elli yıldır hayata farklı ve renkli çizgilerin heyecan verdiği şehir. Bu çizgide bu kadim şehre girenler de çıkanlarda sıdk ile girip çıkma duasında idiler.
Osman bey iş için gelmişti İzmir’e. İlk defa geldiği bu kadim şehirde, kendisi adına sıradan bir gündü. Ancak günün sonunda yani o gece bu sıradanlığın değişeceğini nereden bilebilirdi ki. Bu mekanda ona hayatın farklı bir kapısı aralanacaktı. Ve bundan sonra, kalb hayatı adına hayatında çok farklı ve renkli kareler yer alacaktı onun dünyasında.
(daha&helliip;)
Elindeki çorapları spor bez çantanın kenarına sıkıştırıp fermuarı çekmeye başlamıştı ki aklına dolabı son defakontrol etmek geldi. Her tarafına baktı. Bomboş görünüyordu dolap. İyice eğilip altta kalan bölmeye de göz
attı. Boştu. Tekrar çantaya döndü ve fermuarı çekmeye başladı. Fermuar ortalara bir yere geldiğinde durdu.
Sername-i nâme nâm-ı Subbuh
Ayrılık günlerinde, ayrılıktan ve merhametsiz ellerin, hoyrat zihinlerin gadrinden dökülen göz yaşlarının zerreleri adedince, ayrılık ve tecrit günlerinin gecelerinde ve gündüzlerinde çekilen tesbihlerin, edilen duaların nefesleri adedince selam yolluyorum.
“İnsan bir damla kan
binlerce endişe”
İnsanım ben de
İçerde
Keder içinde
Nerde bir hüzün varsa
Elem varsa benimdir
Nerde bir acı
Kalbimde
Bilirim kış değilsin..sana meftundur her şeySesin bana ney gibi sonsuz mesafelerdenAsude sahilinde dinlensin sevdalar ey!Yıldızları getiren karanlık gecelerdenBilirim kış değilsin..sana meftundur her şey Bu mevsim ki 'yaz' dedim; güller yoklar…
“Artık yolun sonuna gelmiştik. Yolları ve yılları kovalaya kovalaya sende de derman kalmamıştı. Bunu kabul etmelisin. Sana yaptığım masrafın karşılığını alamıyorum” diyor biraz içli bir nefes aldıktan sonra devam ediyordu.“Kim derdi ki gün gelip seni yaban ellere terk edeceğim bir daha arkama bakmadan eve geri döneceğim. Kim derdi kim demezdi ama benim bugün eve yalnız döneceğim kesindi.”
Etrafı irili ufaklı sıra dağlar gibi ardı ardına devam eden tepelerle çevrili bu büyük kasabanın sakinleri binek olarak kullandıkları yaşlanan atları, artık kendisinden bir beklentisi kalmayan sahipleri günü geldiğinde bu tepeden özgürlüğüne bırakırlardı. Bu iş için kış mevsimini seçerlerdi çünkü altı aylık kış boyunca hiçbir iş yapamayacak olan bu hayvanların beslenmesi ve bakımı çok masraflı oluyordu. Bu atlara “yılkı” derlerdi. Atlarını her ne kadar terk etmiş olsalar bile o sadık kara gün dostlarını anmadan da edemezlerdi. Kimisi acıyarak kimisi hasretle bahsederdi. “Şimdi bizim doru at olsaydı senin yükünü çekemeyen atı da yüküyle birlikte çekerdi.” “Artık bunun da tepelerde otlama zamanı geldi ne dersin?”
Vahşi doğanın ağır kış şartlarına daha fazla dayanamayanlar ölürdü. Sağ kalanların kimisinin yeni yavruları olurdu. Herkes atını bildiği için yanındaki yavrusunu alır her ne kadar annesi arkasından baksa da sahipleri sevinçle evlerine getirirdi. Tay giderken annesi onun arkasından acı bir kişneme sesi çıkarırdı. Tay da annesine kendi çapında cılız bir sesle cevap vermekle kalırdı.
Çobanlardan alınan haberlere göre yılkıların bir kısmının öldüğü kurtların onlarla kışlık yiyecek ihtiyaçlarını giderdiklerini, ölmeyenlerinde çoğunluğunun çökmüş olduğu anlatılırdı. İç yakıcı bu haberler karşısında yaşlılar “Hayat böyle yapacak bir şey yok” diyordu. Mecliste bulunan yeni yetme bir genç “Aslında hayatı böyle yapanlar bizler değil miyiz? Düşünsenize atların da elden ayaktan kesilmiş sahiplerini götürürken bir uçurumun kenarında sırtından attıklarını ve feryat figan bağıran sahiplerine –Hayat böyle yapacak bir şey yok – dediklerini duyar gibi oluyorum da bütün bu yaşananlara bir anlam veremiyorum.”
Bütün bu olanları gören ve hayatın hiçbir şeyle değiştirilmeyeceğini insanların vicdansızca hareket etmemesi gerektiğini savunan Ali de şimdi aynı noktadaydı. Yılların yıprattığı küçücük bineğini vahşi doğanın karlarına, boranlarına bırakacaktı. Belki de seneye sadece iskeleti kalır diye de düşünmeden edemiyordu. İçi ne kadar acısa da artık ayrılacaklardı. Bazen arkadaşlarıyla şakalaşırken “Sizinki tek beygir benimki yüz beygir gücünde” der gülüşürlerdi. Sıkıntılı zamanlarda birisiyle konuşmak insanı rahatlatırdı. Ali de kendisinin bu veda konusunda biraz suçlu olduğunu düşündüğü için emektar dostuyla sohbet ediyordu daha doğrusu sadece kendisi konuşuyordu.
“Hani senin oturağını yeni moda kırmızı şallarla kaplattığımda sende diğer bineklerden daha havalıydın bunu da inkâr edemezsin. İçeceğin tükense hemen tekliyordun. En yakın yerden ihtiyacımızı karşılamalıydık yoksa sen yola gitmezdin doğru mu değil mi? Tabi buna verebilecek bir cevabın yok. Şimdi o canlı renklerin soldu üzerinde çöküntüler oluştu. Yollar kardı çamurdu ama ben senin üzerindeyken bizi kimse durduramazdı. Bütün o günler geçti artık. Şimdi durduğun zaman tekrar harekete geçmen çok güç oluyor, kötü kötü öksüren biri gibi cılız sesler çıkartarak hareket ediyorsun. Gözlerinin feri gittiğinden beri yolları çok yavaş geçiyorsun bunu fark ediyor musun? Bu durumda seni biraz hızlandırsam maazallah bir kazaya davetiye çıkarmam an meselesi. Böyle gittiğime bakmayın hiç halim yok dercesine hareket ediyorsun.” Bu sözleriyle biraz ileri gittiğini düşünen Ali, iyi şeylerden de bahsetmeliyim diyerek biraz anlatacaklarını toparlamaya çalıştı.
“İyi kötü günlerimiz oldu. Seni bahçeye getirdiğim gün senin kalacak yerini iyice hazırlamış hatta komşulara inat iyi bir garaj görüntüsü vermiştim. O gün farklı bir yere girdiğin ama orayı garipsemediğin halinden belliydi. Bütün bunlar benim yanımda değerli olduğunu göstermiyor muydu?”
Tepede yalnız başlarına kalan bu iki dost dertleşiyordu ama konuşan sadece Ali’ydi, kendisini sessizce dinleyen birini bulmuş bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Konuşuyor konuşuyordu; “Senin üzerinde giderken sırma gibi saçlarımı rüzgârlara bırakırdım, senin dillendirdiğin nağmelerle coşar daha da hızlı gitmeni isterdim, şimdi ne benim sırma saçlarım kaldı ne de senin hız limitin.” Konuşulanları anlıyormuş hissi ile anlatmaya devam ediyordu. “ Her canlı doğar büyür ve ölürdü. Ben de ölecektim ama ayrılığı önce sen dillendirdin. Belki tam anlamıyla ifade edemesen de hal ve tavırlarından dolayı acıda olsa bu kararı almak zorunda kaldım. Benim bir suçum yok ben bu kararı almasam bir gün ve de ansızın sen beni terk edecektin.” Sessizce yüz yüze geldiler “Şimdi bütün bu olup bitene sessiz kalman beni anlayıp onayladığını göstermiyor mu?”
Karşısındaki emektarının sessizliği Ali’nin veda konuşmasının devamını getiriyordu. “Ben seninle yollarda ağır aksak ilerlerken bizim kasabanın gençleri Chevrolet ile hızla yanımızdan geçerek –Bırak şu külüstürü bu devirde nostalji mi olurmuş- diyerek caka satarlardı. Olsun ben seni seviyordum akranlarından yirmi yaş büyük olman seni yolundan alı koymuyordu. Sen benim yanımda Chevrolet göre impala idin. Gerçi senin haline bakınca içimden sana Hacı Murat demek geliyor”. Yanlarından geçenlerin sözlerini anlamış gibi Ali onu bir kenara çekerek onun sakinleşmesini beklerdi. Bu sessizlikte o göğsünden su kaynatan bir motor gibi öksürüğe benzeyen hırıltılar çıkartırdı.
Gurbet Notları. Sürecin bulunduğumuz ülkeye gelişiyle sahip olduğumuz çoğu olasılıklar da doğru oranda gitmişti. Daha dar dairede, kısıtlı imkanlarda yaşadığımız bir zaman dilimi başlamıştı bizler için. Hepimiz birarada kalıyor, dertlerimizi,…
Kim hüzünlendirdi seni ey Gece!
Kim yetim bıraktı seni, Zalimce…
Kim gözyaşını silecek Nasipse…
Seni teselli etmek bari Gündüz’e düşse…
Eksikliğini hissettiğin şey değerlidir. Cezaevinde özellikle siyasi tutuklulara yemekler az veriliyordu.
O gün birkaç kişi toplanmış dışarı çıkınca yiyeceklerin hayallerini kuruyorlardı. Herkes en çok sevdiği yemeği dillendiriyor bazıları espiriyle karışık dışarı çıkınca Adana kebabını lahmacuna sarıp yemekten bahsediyordu. Herkesin yemekle ilgili bir hasret hikayesi vardı. Bu yemek muhabbetinin ardında oruçlu olmanın etkisi de yok değildi.
Bırakın artık dilinizden;
Leyla ile Mecnun’un aşkını,
Ferhat ile Şirin’in sevdasını,
Kerem’in Aslı’ya yanışını.
Bu yazıyı Fransa Marsilya’da tanıştığım ve bugün Paris’te yaşayan İsmail Məmmədov ‘un düğününde kaleme aldım.İsmail, Azerbeycan Karabağ’a yakın bir belde olan Ağcabedi’de doğdu.İsmail Memmedov’un hayatında ilginç anılar saklı.90’lı yıllarda memleketinde…
Ruhum bir seyyahtır; Bazen çıkar Everest Dağı'nın zirvesine,Bazense çakılır Lut Gölü'nün en dibine. Bazen bir toz olur; Atların soluduğu nefeste,Bazense kül olur Bülbül'ün Gül'e yandığı yerde. Bazen bir hırçın dalgadır,…
Gözlerinde insanlık yüreğinden vurulur
Şu üç günlük dünyanın üç günlüğüne zulüm
Yargısız infazların gerekçesi sorulur
Ezilenin ezenden intikam aldığı gün
Sekiz dokuz yaşlarındaydım. Ankara'nın o zaman gecekondu semtlerinden birinde yaşıyorduk. Bahçelerimizde meyve ağaçları vardı. Komşularımızla aramızda yalnızca bahçe sınırlarını belirleyen taş ya da briketten bir duvar. Sanırım hafta sonuydu. Babamla…