GURBETİN ÜÇ ATLISI:DİŞÇİ,TERZİ VE BERBER MESELESİ / Ali Çöre

  • Post author:
  • Post last modified:Şubat 20, 2026
  • Post category:Blog
  • Post comments:0 Yorum



İnsan, vatanından ayrılıp da elin Polonya’sına vasıl olduğunda, zanneder ki en büyük meselesi ekmektir, sudur, yoldur. Heyhat! Hakikat öyle değildir efendim. Pasaporttan geçer geçmez ruhunuzu bir endişe kaplar: “Peki ya şimdi beni kim tıraş edecek, söküğümü kim dikecek, azı dişim sızlarsa halim ne olacak?”

İstanbul’da yaşarken bu üç erbab-ı sanat, adeta birer sırdaştır. Hele benim bir kuaförüm vardı ki, o nereye ben oraya! Dükkan değiştirse , yine onu bulurdum. Koltuğuna oturduğum an, sanki belediye otobüsünün cam kenarı koltuğuna kurulmuşum gibi bir huzur kaplardı içimi. O makasın şıkırtısı kulağıma bir musiki, bir ninni gibi gelirdi. Gözlerimi kapatır, kendimi uykunun pamuksu kollarına bırakırdım. Tıraş biter, o meşhur fırça darbesiyle “Buyurun beyim, işiniz bitti” fısıltısıyla uyanırdım. Gözümü bir açardım ki aynada pırıl pırıl bir İstanbul beyefendisi!

Gelin görün ki Polonya’da o “şekerleme” devri kapandı, yerini “sinir harbi” aldı. Burada berber koltuğuna oturmak, bir gladyatör arenasına çıkmak gibi… Gözümü yummak mı? Asla! Zira bir an dalar gibi olsam, gözümü açtığımda aynada bir “insan” değil, kafası “ceseci” olmuş bir yabancı göreceğimden korkuyorum.

Burada fiyatlar da evlere şenlik! Bir saç kestirmek olmuş 80 zloti. Şöyle bir Türk parasına vursan, en az on katı! Hal böyle olunca insan alternatif arıyor. Şekli şemalimizden çok cebimizi düşünür oluyoruz.

Türk ve Azerbaycanlı berberler en iyi anlaştıklarımız ama cüzdanı yakıyorlar. Biz de mecburen Vietnamlı veya yerli berberlerin yolunu tutuyoruz. Elimizde Google Translate: “Lütfen çok kesme” diyoruz. Berber başını sallıyor, “Tamam” diyor ama o makine bir çalışıyor ki; sanırsın çim biçiyor! “Az kes” dedikçe adam coşuyor, yanları sıfıra vurup üstte “tufan” gibi bir saç yığını bırakıyor. Müdahale edeyim desen dil yetmez, etmesen saç gitmez!

Terzi meselesi ise ayrı bir hikaye. Bir pantolon aldık diyelim, paçası yerleri süpürüyor. Götürsen terziye, neredeyse pantolonun kendi bedeli kadar para istiyorlar. Ben de çaresiz, paçaları içeri kıvırıp öyle geziyorum. Dışarıdan bakınca “stil” zanneden olabilir, lakin bu tamamen bir gurbetçi tasarrufudur efendim!

Diş meselesine gelince… Allah’tan henüz o büyük imtihan kapımızı çalmadı. Bir kez kontrole gittik, lakin o koltuğa otururken çekilen besmelenin uzunluğunu varın siz hesap edin. “Acaba Polonyaca ‘kanal tedavisi’ nasıl denir?” diye düşünürken insanın kendi dişleri birbirine vuruyor. Yakınlarda tekrar gitmem lazım ama fırsat bulup da o koltuğa kendimi emanet edemedim bir türlü.

Velhasıl kelam; İstanbul’da berber koltuğu bir istirahatgah iken, Varşova’da bir “strateji ve savunma” merkezidir. Şimdi yine tıraş zamanım geldi. Aynaya bakıp “Kime gitsem de hem paradan hem de saçtan çok kaybetmesem?” diye düşünüyorum.
Rabbim gurbetçinin saçını da, paçasını da, dişini de muhafaza eylesin!

Bir yanıt yazın