
Hayat, Cenab-ı Hakk’ın bize özel ihsanıdır. Bizler, var olduğumuzu, hayatımızı ve sevgimizi vicdanımızla duyarız ki vicdan, dört rükünden ibarettir. Bu rükünler; irade, his, zihin ve latife-i Rabbaniyedir. Bizler irademizin hakkını verir de his, zihin ve latifelerimizle insan olmanın haklarını yerine getirebilirsek hem kendimize karşı saygılı hem de bizi var eden ve varlığından haberdar eden Yüce Rabbimize karşı saygımızı ve iştiyakımızı ortaya koymuş olacağız.
Evet, bu hayat yolunda her şey tekdüze değildir. Sıkıntılar, hastalıklar, anlaşılmazlıklar ve bazı karmaşık görünen problemler vardır. Bu problemlerin aşılması ise gerçekten Yüce Yaratıcımıza, Rabbimize olan yakinimiz, itimadımız ve imanımız ile çözülebilmektedir.
Peki, imanımızı besleyen unsurlar nelerdir? Bunlara bir göz atalım. Öncelikli olarak yapılması gereken okumaktır; varlığı okumak, kendimizi ve hadiseleri okumak ve bir yandan çağı yakalarken bir yandan geçmişi unutmamak, kendimizi, varlığımızı, başlangıç ve sonumuzu hatırdan çıkartmamak…
Böyle birçok nimetle desteklenmiş olan varlığımız boşuna olmadığı gibi hesapsız da kalmayacaktır ve bu hesabı baştan ilmek ilmek yapmak bize düşmektedir. Ölümden sonra yokluğa inanarak kaçış yapmaya hiç gerek yoktur. Çünkü insan, tüm duygularıyla ebediyeti arzulamakta ve var olmak istemektedir. Kendi kendine bir tesbih tanesi meydana gelmeyeceğine göre var olmuş bu kâinatın ve insanın da yokluğa hapsedileceğini hiçbir ilahî kitapta görmemekte ve İncil’den Kur’an-ı Hakîm’e kadar bütün ilahî kitaplarda ahiretin varlığını ve ispatını bulabilmekteyiz.
Bu nedenle tüm irade, zihin ve hissiyatımızı rantabl kullanabilmek, istifademizi arttırmak ve hayatın tadını acısıyla tatlısıyla alıp öğrenip hazmedip bir sonuca ulaşmak mecburiyetindeyiz.
İnsanlar hayatlarında savaşlar, sürgünler, salgın hastalıklar ve farklı felaketlerle yüz yüze gelmişler ama yine de bir şekilde yaşam mücadelesi ortaya koymuşlardır. Bu yaşam mücadelesinde en önemli merkezi nokta inanç ve sebattır. Mutlaka bir çözümün var olduğuna inanan ve bu uğurda azimle sebat gösterebilenler hem kendilerine hem insanlığa ışık kaynağı olmuşlardır.
İnanç ve azim, insanı insan yapan en önemli ihsanlardır ve iyi değerlendirilebildiğinde çok güzel neticelere ulaşıldığına tarih şahittir. Beli büken hadiseler karşısında tek kişi bile olsak yılgınlık göstermemeli, alternatif düşüncelere açık olmalı, insanları ikna etme yolları bulmalı ve ikna çabaları yerini bulmayınca da pes etmemeli; farklı noktalarda farklı kapıların olduğu hatırdan uzak tutulmamalıdır.
Kendini ilahî kaynaklarla beslemesini bilen ve bu uğurda yılmak bilmeyen insanlar, bugün olmasa da yarın hedefine ulaşacak, en azından ardında güzel bir ışık bırakacak ve insanlığa aydınlık yolu göstermiş olacaktır.
Bunun için de insan, kendini sağlam blokajlara bağlamalı, gücünü inancından almalı, asıl dayanak ve sığınak olan Yüce Yaratıcısını çok iyi tanımalı ve kendini hiçbir zaman boşluğa salmamalıdır. Mutlaka yapılacak çok şeyler vardır ve bize düşen, bunları bulup çözülmez görülen problemleri çözme gayretidir.
Beklentisiz olduğumuzda ya da beklediğimiz şeyleri yine O’ndan (cc.) bir ihsan olarak beklediğimizde, etrafımızdaki dikenler acıtsa da yolumuza engel olamayacaktır. İnanç ve azim, yollarımızı aydınlatan bir ışığa dönüşecek ve insan oluşumuzun en önemli hassaları görünür olacaktır.
Sözü uzatmadan şöyle söylemek yerinde olur sanırım: İnsan, insan olmasının neticesi olarak inançla, sabırla gerçek özünü keşfetmiş ve ardında da güzel bir iz bırakmış olacaktır.
İnancımızı azim ve sebatla taçlandırma ümidiyle…
Yazan: Aslı Aslan
