Kant, Avrupa’da Hristiyan bir mahalle ve çevrede neşet etmiş, topyekün insanları ve insanlığı merkeze almış, özgün teşhisler ortaya koymuş, buna göre felsefesini belirlemiş, ilkesel çareler ve evrensel çözüm teklifleri sunmuş, küresel boyutta iz bırakan fikri bir miras ve külliyat bırakmıştır.
Bu makalenin amacı, Immanuel Kant düşüncesine, bizzat kendi yazdıklarından hareketle, bazı temel mevzular üzerinden, konu odaklı bir perspektif sunmaktır. Kanıtlar ile Kant’ı anlama çabası da denebilir bu araştırmaya.
Filozof Kant; aklın mahiyeti ve mertebeleri, bilim felsefesi, nedensellik ilkesi, uzay ve zaman, özgürlük ve irade kavramı, ahlakın temellendirilmesi, sanat felsefesi, aydınlanma fikri, vahyin imkânı ve aklın konumu, akıl ve vahiy çatışması, mucizelere bakış, din felsefesi, ölüm ötesi hayat, Tanrı tasavvuru ve hukuk felsefesi gibi daha birçok temel mevzuda, özgün yazılar ve tespitler ortaya koymuştur.
Kant’ın (d.1724, ö.1804) yazılı eserleri arasında başlıcaları; Saf Aklın Eleştirisi, Pratik Aklın Eleştirisi, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Fakültelerin Kavgası, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Salt Aklın Sınırları Dahilinde Din, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Prolegomena, Antropoloji ve Aydınlanma Nedir makalesi olarak sıralanabilir.
Babası İskoçya asıllı bir göçmendir. Kendisi dâhil, Kant 10 kardeşli kalabalık bir ailede büyümüştür. Onun üzerinde, özellikle çocukluk dönemlerinde, dindar olan annesinin önemli bir etkisi vardır. Kant evlenmemiştir. [1]
Kant, ilerleyen yıllarında “Beni sık sık şehrin dışına çıkarırdı, dikkatimi Tanrı’nın işlerine çekerdi, dindar bir coşkuyla, O’nun her şeye gücü yetmesinden, bilgeliğinden ve iyiliğinden bahsederdi ve kalbime, her şeyin Yaratıcısı’na karşı, derin bir saygı aşılardı.” [2] diye anlatır, annesi Anna Regina Reuter hanım ile birlikte geçirdiği, o çocukluk günlerini.
Kant’ın özellikle din felsefesinin şekillenmesinde, hocası Christian Wolff’un etkisi vardır. Fikri olarak tesirinde kaldığı bu insan, hayatında ciddi acılara maruz kalmıştır. Düşüncelerinden dolayı Wolff, kovuşturma geçirmiş, idam cezasına çarptırılmış ve bu nedenle ülkeyi terk etmeye mecbur bırakılmıştır. [3]
Kant, 1789 yılında başlayan, Yakınçağ’ın başlangıcı kabul edilen Fransız ihtilaline şahit olmuş ve bu konuda bazı kritik değerlendirmelerde bulunmuştur.
Filozof, gençlik yıllarında belli idealleri olan bir insandır. Mesela onun büyük bir tutkusu; fizik ile metafizik ilişkisini yerli yerine oturtmaktır.
Onun hakkında, üçüncü şahısların yazdıkları ve söyledikleri yorumlar, esasında doğrudan kendisini bağlamayan subjektif bilgiler olduğundan, objektif duruş sergileme adına, bu makalede büyük oranda, kendi yazılı eserlerindeki fikirler referans gösterilecektir.
Şimdi de yukarıda bahsi geçen temel mevzular üzerinden, okuyanlara genel bir bilgi verme adına, kendisinin fikri duruşunu konu odaklı ve tek tek ele alalım.
1. Aklın Mahiyeti ve Mertebeleri
Akıl, Kant felsefesinin merkezinde yer alır. O, akıl kavramı veya yetisini şöyle tanımlar:
“Akıl ki, sezginin gerecini (malzeme) işlemek ve düşüncenin en yüksek birliği altına girmek için bizde ondan daha yüksek bir yeti yoktur.
Tüm bilgimiz duyulardan başlar, oradan anlağa (zihin) geçerek akılda sonlanır.
Akıl, bilginin tüm içeriğini soyutlar; ama bir de olgusal kullanımı vardır.
Akıl, belli kavram ve ilkelerin kökenlerini kapsar. Akıl, bir mantıksal bir de aşkınsal yeti olarak, bölünmesi söz konusudur.
Akıl, anlak (zihin) kurallarının, ilkeler altında birliğini ilgilendiren bir yeti olarak görülebilir. Akıl, hiçbir zaman, ilk olarak, deneyime ya da bir nesneye değil ama anlağa yönelir. Ve böylece oradaki bilgiler çoklusuna, kavramlar yoluyla apriori birlik verir. Bir birlik ki, aklın birliği olarak adlandırılabilir.” [4]
Bütün ahlaki kanunların yüce mahkemesi [5]akıldır, Kant’a göre. O, saf aklı, temelde ikiye ayırır.[6] Fenomen dediği görünür fiziki alan, teorik (kurgusal veya nazari) akıl ile bilinir. Ahlakı temellendirirken ve aşkınsal metafizik ilkeleri anlayabilmek için ise pratik (kırgısal veya ameli) akıl kavramını tercih eder.
Hasılı eserleri bütüncül bir nazarla okunduğunda, doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini bilme ve anlama konusunda, aklın değerinin ve sınırlılığının idraki içinde olduğu görülmektedir.
2. Bilim Felsefesi
Kant felsefesinin temelini oluşturan, Saf Aklın Eleştirisi isimli meşhur eserdir. Birinci Kritik olarak da bilinen bu kitap, insan aklının kapasitesini ve sınırlarını belirleme çabası içeren, âdete bir harita mahiyetindedir.
Hem ontoloji hem epistemoloji bağlamında, insan aklının bilme hudutlarını tayin etmeye çalışır. Bunun için de mevcutlara ilave yeni kavramlar üretir ve onlara bazı özel ve yeni anlamlar yükler.
Saf akıl, teorik akıl, pratik akıl, uzay ve zaman formları, zihnin kategorileri, numen, fenomen, sentetik, analitik, apriori, aposteriori, transandantal, amfiboli ve antinomiler (psikolojik, kozmolojik ve teolojik ilkeler) bu kavramların bir kısmıdır.
Eser, iki önsöz, bir giriş ile başlar ve Transandantal Öğeler Öğretisi (I-II) bölümleri ile biter. [7] Sadece İçindekiler kısmı incelense Kant’ın nasıl bir titiz bir çalışma yaptığı rahatlıkla görülmektedir.
Transandantal Estetik ve Transandantal Mantık şeklinde ikili bir tasnif yapar. Ayrıca Transandantal Mantık kısmını da iki alt bölüme ayırır. Bunlara Transandantal Analitik (Çözümlem), Transandantal Diyalektik (Eytişim) adını verir.
Transandantal Estetik başlığı altında o, uzay ve zaman konusundaki yaklaşımlarını açıklar.
Transandantal Analitik kısmında, aklın kategorilerini (nicelik, nitelik, bağıntı ve modalite) ve apriori ilkelerini anlatır. Burası ‘fenomen’ ismini verdiği fiziksel bir alanın incelenmesidir.
Transandantal Diyalektik bölümünde ise transandantal ilkeler adını verdiği hususları (Tanrı, Ruh, Evren) izah eder. Bu kısım ‘numen’ ismini verdiği metafizik bir sahadır.
İnsan aklının, varlık ve bilgi konusundaki hududunu, ‘fenomen’ âlem ile sınırlayan Kant, duyu odaklı ampirizm ile akıl merkezli rasyonalizm ekollerini uzaklaştırarak, kritisizm bilim felsefesinin temellerini atar.
‘Numen’ kavramını ise insanın bilme yetisinin dışında kalan, fenomen gibi nedenselliğe tabi olmayan unsurlar için kullanır. Elbette bütün bu tasnifler, fiziksel âleme ilişkin, zihinsel ve duyusal kapasitesi ölçüsünde insanın teorik aklının bilgisinin imkânlarını açıklamak içindir. Yoksa burada metafiziğin reddi söz konusu değildir.
Birinci Kritik, bilimsel metodoloji alanında, sahadaki etkileri bakımından önemli bir dönüm noktasıdır. Onun felsefesini ortaya koyduğu başyapıt bu kitaptır.
3. Nedensellik İlkesi
Klasik mantığın dört temel ilkesinden biri olarak sayılır, nedensellik. Kant, Transandantal Analitik bölümünde, zihnin kategorilerini, ‘nicelik, nitelik, bağıntı ve modalite’ olarak dört maddede özetler. Nedensellik yasası, bağıntı kategorisi içerisindedir.
Kant’ın, ‘neden-etki ilişkisi’ şeklinde adlandırdığı, nedensellik ilkesinin izahı şu şekildedir:
“Aslında zamanda, iki algıyı bağlamaktayımdır. Şimdi bağlama, salt duyunun ve sezginin işi değil, ama burada iç duyuyu, zamansal ilişki açısından belirleyen zihin (imgelem) yetisinin terkipli (bireşimli) bir türüdür. Ama zihin yetisi, sözü edilen iki durumu, iki yolda bağlayabilir. Öyle ki, biri ya da öteki, zamanda daha önce yer alır; çünkü zaman, kendinde algılanamaz.” [8] diyerek, önce meselenin zamanla olan irtibatını izah eder.
Hemen ardında da, “İki durum arasındaki ilişki, öyle bir yolla düşünülmelidir ki, bu yolla hangisinin önce ve hangisinin sonra koyulması ve ters (evrik) olarak koyulmamaları gerektiği, zorunlu olarak belirleniyor olmalıdır. Ama terkipli birliğin bir zorunluluğunu, kendinde taşıyan kavram, yalnızca arı bir zekâ (anlak) kavramı olabilir ki, algıda yatıyor olması söz konusu değildir. Ve bu arada, bu ‘neden ve etki ilişkisinin’ kavramıdır ki, bunlardan birincisi ikincisini sonuç olarak belirler.” [9] açıklamalarıyla nedensellik ilkesini anlatır.
Nedensellik veya kazolite konusunda, insan iradesinden bağımsız, düzenli işleyen bir determinist yapıya bu filozof saygılıdır.
4. Uzay ve Zaman
Uzayı, saf bir sezgidir diye tarif eder, Kant. Onun ifadesi: “Uzay, dış deneyimlerden türetilen görgül bir kavram değildir. Uzay, tüm dış sezgilerin temelinde yatan, bir apriori tasarımdır. Öyleyse kökensel uzay tasarımı apriori sezgidir, kavram değildir.” [10] şeklindedir.
Zaman için ise, herhangi bir deneyimden türetilmiş bir kavram değildir, der. O da, apriori zorunluluk üzerine dayanır ve duygusal sezginin saf bir biçimidir. Ayrıca Kant, “ Zaman, tüm sezgilerin temelinde yatan zorunlu bir tasarımdır.” [11] der. Dahası o, kökensel tasarım olarak zaman, sınırsız olarak verili olmalıdır, düşüncesindedir. [12]
Zamanın ilerlemesini de, “Verili bir zamandan, sonraki belirli bir zamana ilerleyiş, zorunludur.” [13] diyerek, bu akışın, tek yönlü bir mecburiyet olduğunu vurgular.
Filozof, uzay ve zamanı kabul eder. Bunların mutlak değil izafi olduklarını da belirtelim. Kant, bunları tanımlama veya kaynağını ifade etmek yerine, aklın zorunlu ilkeleri deyip geçer.
5. Özgürlük ve İrade Kavramı
Kant’a göre, insanın en temel özelliklerden biridir, özgürlük. O, apriori bir ilkedir. Zira insanın ahlaki sorumluluğu, ancak özgür olmasıyla mümkündür. Onun, “Ahlâk yasasının ayrılmaz bir ön koşulu olarak özgürlük” [14] ifadesi bu anlama gelmektedir. Böylelikle, özgürlük ve ahlak arasındaki, birbirlerine indirgenemeyen ve zorunlu olan, bu bağıntıya dikkat çeker.
İrade, insandaki ‘isteme yetisi’ anlamına gelmektedir. Nesnelerde, bu isteme özelliği olmadığından, onlar için, iyi veya kötü söz konusu değildir.
Kant, kişilerdeki bu ‘istemek’ yetisini, apriori bir ilke olarak kabul etmektedir. O, bu istidadı şöyle izah eder: ‘‘İsteme, nesne ve nesnenin tasarımıyla hiçbir zaman dolaysız olarak belirlenmez, isteme daha çok kendine aklın bir kuralını, bir nesnenin gerçekleşebilmesini sağlayan, bir eylemin hareket nedeni yapan yetidir. Böylece iyi veya kötü, aslında eylemin kendisiyle ilgilidirler, kişinin duyum alma durumuyla değil. Ve bir şey, kayıtsız şartsız, her bakımdan ve başka bir koşul gerektirmeden iyi ya da kötü olacaksa, ya da öyle sayılacaksa, bu, bir eylem tarzından, istemenin maksiminden başka bir şey olamaz; dolayısıyla iyi ya da kötü diye adlandırılabilecek olan, bir nesne değil, eylemde bulunan kişinin kendisidir: ona iyi ya da kötü insan denir.’’ [15]
Bu açıdan insanın ‘isteme’ yetisine apriori bir ilkedir diyen Kant, özgür iradeyi kendince temellendirir. Hürriyet konusunda ise Kant, kişinin ahlaklı olmasının bir şartı şeklinde kabul eder.
6. Ahlakın Temellendirilmesi
Kant aynı zamanda bir ahlak filozofudur. Kural değil ilkeler ortaya koyar. Bu kılavuz yasalar, ‘‘Öyle davran ki davranışın temelindeki ilke, tüm insanlar için geçerli olan evrensel ilke veya yasa olsun! [16] İnsanlığı, kendinde ve başkalarında, bir araç olarak değil de her zaman bir amaç olarak görecek şekilde davran! [17] Öyle davran ki iraden, kendisini herkes için geçerli olan kurallar koyan bir yasa koyucu olarak hissetsin!’’ [18] şeklinde, mana olarak, bu üç aşamada özetlenebilir.
Bu ilkelerin yaptırım gücünü, metafizik bir ilke olan, insana ‘saygı’ ile temellendirir. Pratik Aklın Eleştirisi eserinde özel bir konum yüklediği bu saygıyı, ‘‘Demek ki ahlâk yasasına duyulan saygı, düşünsel bir nedenin uyandırdığı bir duygudur ve bu duygu tamamen apriori bildiğimiz ve zorunluluğunu doğrudan doğruya kavrayabildiğimiz tek duygudur.’’ [19] diye tanımlar.
Buradan hareketle, yasaya olan saygıya da bir temel arayan Kant, aynı eserinde, bu dayanak noktasının Tanrı olduğunu şöyle açıklar:
“Yalnız ve yalnız Tanrı’ya yüklenen üç özellik vardır ve bunların üçü de ahlâksaldır: Tanrı tek kutsal olandır, tek kutlu olandır, tek bilge olandır; çünkü bu kavramlar sınırlanmamışlığı kendileriyle birlikte getirirler. Öyleyse bu kavramların düzenine göre Tanrı, kutsal yasa koyucu ve yaratıcı, iyilikli yönetici ve koruyucu ve adil yargıçtır da. Bunlar, her şeyi içeren üç özelliktir; Tanrı bunlar aracılığıyla dinin konusu olur ve bunlara uygun olarak metafizik yetkinlikler kendiliklerinden akla katılırlar. “[20]
Dahası Kant, ilerleyen sayfalarda Tanrı’nın sıfatlarını da ifade eder ve: “Şimdi bu kavrama (Tanrı) pratik aklın nesnesine göre bakmak istediğimde, görürüm ki, ahlâk ilkesi bu kavrama, ancak en yüksek yetkinliğe sahip bir dünya yaratıcısı varsayımıyla olanaklı bir kavram olarak izin verir. O, her şeyi bilir olmalıdır ki, davranışımı, niyetimin en derinine kadar, bütün olabilecek durumlarda ve bütün gelecek için bilsin; tam güçlü olmalıdır ki, davranışıma uygun sonuçlar versin; aynı şekilde her yerde hazır, öncesiz- sonrasız vb. olmalıdır.“[21] şeklinde bir açıklama yapmaktadır.
“Ahlaki niteliğin kökenini zaman içinde aramamız gerekir.” [22] diyen Kant, burada kişilerde bulunan ‘nitelik’ vasfına dikkat çekmektedir. Bu nitelik, fıtrat olarak (Almanca orijinal kullanımı die Angele) her insanda bulunur demektedir. Bazı mütercimler bu kavramı, ‘fıtrat’ veya ‘öz’ yerine ‘eğilim’ şeklinde de tercüme ederler. [23] Fıtrat veya öz, metafizik bir unsura, doğrudan yaratılışa ve evrensel bir değere işaret eder.
Aranan ahlaki yargıları ise, “O halde pratik bir aklın biricik nesneleri, iyi ve kötüdür.” [24] diyerek ifade eder. Önemli bir ayrıntıyı dipnotunda şöyle açıklar: Arzu edilen şeyi iyi olarak düşünmek, hatalıdır. Doğrusu, iyi olan şeyi, düşünerek arzulamaktır, der.[25]
Filozof, ahlakın fert ve toplum için değerini vurgulamış, bunların evrensel olduklarına dikkat çekmiş ve Bir Yaratıcı ile temellendirmiştir. Ama ahlakın temel ilkelerini belirlemek için Kant, pratik aklı yeterli görmüştür.
7. Sanat Felsefesi
Sanatın aradığı hüküm, güzel yargısıdır. Güzel sonucuna kişiler ‘beğeni’ istidadı ile ulaşabilmektedir. Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi eserinde, güzel-çirkin yargısının, insan açısından imkânlarını sorgular.
Öncelikle, aranmakta olan ‘güzel’ kavramının ve ‘beğeni’ yetisinin tanımlanması gerekmektedir. Kant bu ifadeleri şöyle tarif eder:
“Beğeni, bir nesneyi ya da bir tasarım türünü, hiçbir çıkar olmaksızın, bir hoşlanma ya da hoşlanmama yoluyla yargılama yetisidir. Böyle bir hoşlanmanın neticesine güzel denir.” [26]
Ona göre haz, içinde çıkar barındıran öznel bir yargıdır. Bu nedenle, açık bir şekilde, hoşluk hazdır [27] çıkarımında bulunur.
Her insanda apriori bulunan, ‘beğeni’ yetisine ilave olarak, vicdanı çağrıştıran ‘ortak duyu’ [28] ile ‘amaçlılık’ [29] kavramlarını, sanat anlayışının temelinde kullanır. Bunlar onun, estetik ve teleolojik yaklaşımlarıdır.
Evren, ‘amaç’ varmışçasına ve sadece teorik akılla ‘tahayyül’ edilirse, insan doğru/yanlış hükümlere ulaşır. Buna teleolojik yaklaşım denir ve nesneldir. Evren, ‘amaç’ varmışçasına hem teorik hem pratik akılla birlikte tahayyül edilirse, insan bu sefer, güzel/çirkin yargılarına ulaşır. Buna da estetik yaklaşım denir ve özneldir. [30]
Doğadaki sanat ile insanın ortaya koyduğu estetiği o, farklı değerlendirir. Doğa salt güzeldir. Ama insanın yaptığı, temsilden [31] ibaret olup, mutlak anlamda değil taklit edilebildiği ölçüde güzeldir. Zaten ‘iyi’ ve ‘güzel’ metafizik değerler olduğundan objektif ölçümü yapılamaz. Sadece belli sınırlar dâhilinde ulaşılabilen ‘doğru’ yargıları, subjektif değildir.
O, teorik ve pratik aklın paslaşması neticesinde, insanlar ‘güzel’ yargısına uzanabilir, tezini savunur. Elbette Kant’a göre bu durum, insanlardaki özel ‘tahayyül’ istidadı ile gerçekleşmektedir.
Filozof, varlıktaki güzelliği temaşa etmiştir. Bu güzellik hakkında Kant müstakil bir eser kaleme almıştır. O, insanın sanattaki güzelliği nasıl fark ettiği üzerine yoğunlaşır. Bilimsel anlamda estetiğin bir birimi olmadığından, güzelliği metafizik bir unsur kabul etmiş ve konuyu sanat anlayışı çerçevesinden yorumlamıştır.
8. Aydınlanma Fikri
Bireylerin ve toplumların iyileşmesi manasında ilerlemesi demek olan aydınlanma, filozofun ele aldığı temel konulardan biridir. Tarihsel bağlamda, ileri veya geri yöndeki değişim ve dönüşümlerin unsurları, nedenleri vardır.
Kant’ın aydınlanma felsefesinde merkez, biricik akıldır.
Meşhur ‘Aydınlanma Nedir?’ makalesinde Kant bu hususu şöyle açıklar:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.” [32] Kant’a göre aydınlanmanın adresi sadece akıldır.
Sonuçta Kant felsefesinde aydınlanma için -vahiy mümkündür ama- akıl olmazsa olmaz bir şarttır.
9. Vahyin İmkânı ve Aklın Konumu
Kant vahyin imkânını reddetmez ve bu hususta olumlu bir tavrı vardır. [33] Ona göre insan aklı, Tanrı’dan insana verilen adeta özel bir vahiydir. O, ‘harici ve dâhili’ şeklinde vahyi iki kategoride tasnif eder. Harici vahiy; malum olandır, yani ilahi sözlerden oluşur. Fakat dâhili vahiy, her insanda bulunan akıldır, tezini savunur.
Bu düşüncesini şöyle dile getirir: “Bütün vahiyler, harici ve dâhili vahiy olmak üzere ikiye ayrılabilir. Tanrı’nın harici vahyi iki türlü olabilir: Ya eserler aracılığıyla ya da sözler. Dâhili tanrısal vahiy ise Tanrı’nın bizim kendi aklımız yoluyla vahyetmesidir. Bu ikincisi, diğer tüm vahiyleri öncelemeli ve harici vahyin değerlendirilmesine yaramalıdır. O, harici bir vahyin gerçekten Tanrı’dan olup olmadığını anlamam noktasında, bir mihenk taşı olmalı ve onun doğru kavramlarıyla beni donatmalıdır.” [34]
Bu cümleden hareketle Kant’ın, vahyi bir epistemolojik bilgi kabul ettiği ve teist bir filozof olduğu söylenebilir. Fakat pratik akıl ile doğrulanması şartını da unutmamak gerekir. Bu ifadelerinden yola çıkarak, hakkında deist olduğu şeklindeki hipotezler, [35] esasında Kant’ın kendi sözlerinden hareketle değil, onun adına söyletilen subjektif yorumlar sayılır. [36]
Doğrunun yanlıştan, iyinin kötüden, güzelin çirkinden ayrılmasında, görüldüğü gibi Kant düşüncesinde mihenk taşı, akıldır.
10. Akıl ve Vahiy Çatışması
Kant düşüncesine göre, vahiy-akıl arasında bir uzlaşmazlık bulunduğunun iddia edilmesi durumlarında, ya aklın yetersizliği ya da vahyin yanlış değerlendirilmesi söz konusudur. Onun temelde duruşu, vahyin akılla anlaşılmasını merkeze almaktadır.
Vahiy ile akıl karşı karşıya kaldığında, Kant’a göre o vahiy, Kutsal Kitap’ta yazılı bile olsa, hatalı olma olasılığı vardır. Zaten Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmesi olayını da böyle değerlendirir. [37]
Demek ki filozof, akıl ile vahyin zahiri karşıtlığına vurgu yapmıştır. Kur’an, İncil, Tevrat gibi vahiy kaynaklı metinlerin, tarihi süreç içerisinde korunmuşluğu, korunmamışlığı veya kitapların bazı bölümlerinin değişikliğe uğrayıp uğramadığı meseleleri ise dinler açısından kritik edilen apayrı bir husustur. Kant’ın akıl-vahiy ilişkisine bakışında, muhatap aldığı kitabın elbette bir etkisi olmuştur.
11. Mucizelere Bakış
Kant, mucizeler konusuna şüphecidir ve mesafeli yaklaşır. O, zaten tarihi, bir bilim olarak kabul etmez. Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesi gibi mucizeler de belli tarihsel hadislerdir. Bu açıdan olayların doğrulanması, ya mümkün değildir ya da zayıftır. Tarihi bir haberin doğruluğu, Kant açısından her zaman şüphelidir. Ayrıca o, mucizelerin kaynağının ilahi mi yoksa şeytani mi olup olmamasını da sorgulayarak, ‘bilinemez’ şeklinde bir duruş sergiler. [38]
Mucizelerin her insana ulaşmadığını ve evrensel olmadığını şöyle ifade eder:“Bu haliyle her insanın ulaşmamış olduğu ve ulaşamayacağı bir şey olarak, tüm insanları evrensel olarak bağlayıcı değildir.” [39]
Kant, mucizeleri açıktan reddetmez fakat onlara doğrulanması mümkün olmayan tarihsel olaylar şeklinde bakar.
12. Din Felsefesi
Kant’ın din hakkında durduğu yer tartışmalıdır. Bu durum, onun din felsefi bağlamında ortaya koyduğu, özellikle Saf Aklın Sınırları Dahilinde Din eserindeki, özgün ve cüretli yorumlarından kaynaklanmaktadır.
Kant’ın vahyin imkânını reddetmediği, şu dörtlü sınıflandırmasından anlaşılmaktadır. Kendisinin bu konudaki tasnifi ise şöyledir: “Sadece doğal dinî, ahlaken zorunlu yani ödev olarak gören kişi, rasyonalist olarak tanımlanabilir. Eğer bu kişi, tüm doğaüstü tanrısal vahyin gerçekliğini inkâr ediyorsa ona natüralist denilir. Diğer taraftan eğer vahyi kabul ediyor da, vahyi bilmenin ve onu gerçek kabul etmenin din için zorunlu olmadığını ileri sürüyorsa saf rasyonalist diye tanımlanabilir. Fakat vahye imanı, evrensel din için zorunlu görüyorsa imanî konularda ona saf doğaüstücü denilir.” [40]
Böylesi bir tanımlamada, insanın ahlaklı olabilmesi için vahiy bilgisi, birincisinde zorunlu değildir, ikincisinde inkâr edilir, üçüncüsünde mümkün görülür, dördüncüsünde ise zorunludur, şeklinde özetlenebilir.
Kendisi, bu dört sınıflandırmadan hangi noktada durduğunu, net olarak ifade etmez. Bütüncül bakıldığında, kanaatim, ‘saf rasyonalist’ olduğu yönündedir. Yani vahiy mümkündür, inkâr edilemez bir bilgi kaynağıdır ama zorunlu da değildir, düşüncesi hakimdir.
Kant’ın dinleri tasnif yapmasının temel nedeni, tahrif edilip edilmediğine dair kontrol amacı yatmaktadır. [41] Yoksa beşerî bir din icat etme iddiası yoktur. Teslis akidesi, Hz. İsa’nın insanüstü konumu, mucizelerin hakikatini sorgulaması ve asli günahın geçerliliği gibi hususlara dair yaptığı kritikler, hep bu bağlamda düşünülmelidir. O, dogmatizm ile şüpheciliği sanki uzlaştırmak istemektedir.
İkili bir din tasnifi yapan Kant, birini diğerine önceler ve bunları uzlaştırmaya çalışmaktadır. Bu, yeni bir din kurma hevesi değildir. Fakat öncelik verdiği, bir tane dediği, bu yegâne hak dini; saf ahlaki akıl dini veya hakiki din şeklinde tanımlar.
Burada biri diğerinin içinde midir yoksa bunların kesişen kısmı mıdır, sorusunun cevabı net değildir ve iki türlü de anlaşılabilir. Esasına Kant’ın hakiki din anlayışına göre, bu dairelerin örtüşmesi önemli bir kriterdir ve dahi vahyi mümkün [42] kılmaktadır.
Özetle, farklı tercümeler ve ifadeler dikkate alındığında, birincisi; doğal din, evrensel akıl dini veya akıl dinidir. İkincisi ise; doğaüstü din, tarihsel din veya öğrenilmiş din şeklindedir.
Kant’ın şu ifadeleri bu konuyu izah sadedindedir: “Doğal din, herkesin kendi aklını kullanmak suretiyle ikna olabileceği; öğrenilmiş din ise başkalarını ancak eğitim-öğretim yoluyla ikna edebilecek bir dindir.” [43]
Bu iki din arasındaki sentezi açıklarken, bunların karşıt gibi anlaşılmamasını şöyle ifade eder: “Doğal dini, doğaüstü dinden ayırmak gerekir, ama birbirlerine karşıt olacak şekilde değil; doğal din Tanrı bilgisinin kullanılmasıdır ve ahlaklılığa bağlıdır. Doğaüstü din, daha yüce bir tanrısal muavenet vasıtasıyla doğal dinin tamamlanmasıdır.” [44]
Özetle Kant akla ters olan her türlü dini mesajın, geleneğin, ibadetin veya vahyin kendisinin, tahrif olabileceğini sürekli vurgulamıştır.
13. Ölüm Ötesi Hayat
Kant, ödül ve ceza müessesesinin lüzumunu, ahlaki bir gereklilik olarak görür. Bu duruşunu “Erdemliliğin mutlulukla ödüllendirilmesi, kötü ahlaklılığın ise cezalandırılması isteği, saf olarak yalnızca ahlaki bir istektir. İçinde bencillikten bir cüz dahi barındırmaz. Ve bu her akıllı insan için kaçınılmazdır. İşte bu bizi, dünyanın ahlaki bir bânisi ve yöneticisi olarak yaşayan (Hayy olan) bir Tanrı’yı kabul etmeye götürür.” [45]diye ifade eder.
Kant’ın ölüm ötesi hayata bakışı, Yahudiliği evrensel bir din olarak görmemesinin nedenini açıklarken görülmektedir. O, Yahudiliği, ölümden sonra yaşama dair hiçbir özen gösterilmemiş olması ile eleştirir. [46] Zira o, ahlakın temellendirilmesi için, Tanrı ve ölüm ötesi inancını gerekli görmektedir.
Dahası o, “Bütün insanlar ve bütün zamanlar için ancak bir tek din vardır. Diğer inançlar ve kitaplar, zamana ve yere göre değişik olabilecek, dinin yayıcı araçlarından başka bir şey değildir.” [47] düşüncesindedir.
Filozof ‘numen’ kabul ettiği, teorik aklı aşan, sonsuzluk ve bu gibi metafizik konularda kendine bir sınır çizer veya susmayı tercih eder.
14. Tanrı Tasavvuru
Kant hakkında en çok tartışılan konulardan biridir, onun Tanrı tasavvuru. Bütüncül düşünememenin doğal bir sonucu olarak, onun inancı hakkında ateist, agnostik, deist, panteist ve teist şeklinde çeşitli çıkarımlar yapılmıştır. Hatta onun teist olduğuna kanaat edenler arasında bile, Katolik ya da Protestan mezhebine mi yakın durduğu sorunu da vardır. Onun ders notları ile basılan kitapları arasındaki farklılıkları tespit eden, bir doktora çalışması da söz konusudur. [48]
Bu farklılıkların ve tahriflerin nedeni, onun düşüncelerine parçacı ve taraflı yaklaşmaktan kaynaklanmaktadır. Oysaki din felsefesi bağlamındaki bazı düşünceleri isabetli/ isabetsiz olabilir. Hatta bazı düşünce ve ameller ile günaha girmiş de… Fakat bütün bu durumlar, onu itikadını anlamada ve kesin bir kategoriye sokmada, diğer insanlar için yeterli bir bilgi sayılmamalıdır.
İşte bu sebeple, Kant’ın Tanrı tasavvuru hakkındaki düşüncelerden, birkaç beyanını sunmakla yetineceğiz:
“Deist, bir Tanrı’ya inanır; Teist ise yaşayan (Hayy olan) Tanrı’ya inanır.” [49]
Pratik Aklın Eleştirisi eserinin önsözünde, Tanrı idesini, gerçekliğini, nesnelliğini ve zorunluluğunu, şu şekilde temellendirir:
“Teorik akılla karşılaştırıldığında yalnızca öznel kalan, bununla birlikte teorik akıl gibi saf, ama pratik olan bir akıl için nesnel geçerliği de bulunan bir kabulün temelini buluyoruz; böylelikle, özgürlük kavramı aracılığıyla, Tanrı ve ölümsüzlük idelerinin nesnel gerçekliği ve bu kavramları kabul etme hakkı, hatta bunları saf aklın gereksinimi olarak kabul etmenin öznel zorunluluğu yaratılıyor.” [50]
Ahlak felsefesini anlattığı bu eserinin, sonuç bölümünde ise:
“İki şey, üzerlerine sık sık eğilip ısrarla düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlâk yasası. Her ikisini, karanlıklarda gizlenmiş ya da benim ufkumun ötesinde aşkın alanda imişlercesine aramama ve sırf tahmin etmeme gerek yok; onları önümde görüyorum ve doğrudan doğruya benim kendi varoluşunun bilincine bağlıyorum.” [51] ifadesini kullanır.
Gerek önsöz gerekse sonuç, birlikte bütüncül bir düşünceyle ele alındığında Kant, özgürlük üzerinden, hem Tanrı, hem sonsuzluk hem ahlak yasası arasında, adeta indirgenemez zorunlu bir ilişkiyi izah etmektedir. Açıktan yazmasa dahi bunların, dolaylı ve örtülü bir şekilde, “Yukarıda ve içimde, bir Tanrı olduğunun kanıtı bunlar.” ifadesi, anlam olarak, metne adeta yedirilmiş ve yansımıştır.
Ayrıca Kant, Tanrı’nın Zat’ının bilinmemesini, (bu durum inanılmasına mâni değildir, dahası inkâr etmek de değildir) insanlardan dünyada bunun esirgemesini iyi görür ve olumlu yorumlar:
“Bizi var kılan, O araştırılıp bilinmez olan bilgelik, bizden esirgediği şeyde de, bize bağışladığı şeyden, daha az saygıya layık değildir.” [52]
İşte kontrollü metafizik yapan Kant’ın, Tanrı tasavvurunda, en son geldiği nokta burasıdır. Zaten ana akım İslami teolojiye göre de, Allah’ın Zat’ı değil, isim ve sıfatları tasavvur edilebilir. Fakat Zat’ı tefekkür edilemez ve edilmez.
Öyle ki Kant, Tanrı tasavvurunda kararlıdır ve bu inancından da vazgeçmeyeceğini ısrarla vurgular:
“Saf ahlâk yasasının, bir basiret kuralı olarak değil bir buyruk olarak, her insanı göz yumulmayacak biçimde bağladığı kabul edilince, haksever bir insan diyebilir ki: bir Tanrı’nın olmasını istiyorum, benim bu dünyadaki varoluşumun aynı zamanda doğa bağlantılarının dışında, saf bir anlama yetisi dünyası içinde bir varoluş olmasını istiyorum, en son olarak da sonsuza dek sürmek istiyorum; bunda ısrar ediyorum ve bu inançtan vazgeçmeyeceğim.” [53]
Kant düşüncesinde, evreni başlatan ve yaratan Tanrı’dır. Onun Tanrı telakkisi ahlaksal bakımdan zorunludur ve bunu şöyle ifade eder:
“En yüksek iyi için varsayılması gereken, doğanın en üst nedeni, anlama yetisi ve isteme aracılığıyla doğanın nedeni, bunun sonucu olarak da başlatıcısı olan bir varlık, yani Tanrı’dır. Sonuç olarak, en yüksek türetilmiş (yaratılmış) iyinin, en iyi dünyanın olanağının koyutu (postulası), aynı zamanda en yüksek aslî bir iyinin gerçekliğinin, yani Tanrı’nın varlığının postulsıdır. En yüksek iyiyi geliştirme, bizim için ödevdi; dolayısıyla bu en yüksek iyinin olanaklılığını varsaymak, yanlızca bir hak değil, aynı zamanda ödeve bir gereksinme olarak bağlı olan zorunluluktur. En yüksek iyi de ancak Tanrı’nın varoluşu koşuluyla olabildiğinden, bunun varsayılması ödevle ayrılmaz bir biçimde bağlıdır, yani Tanrı’nın varlığını kabul etmek, ahlâksal bakımdan zorunludur.” [54]
Bazen de Tanrı’yı, bir sıfatı üzerinden yani ‘her şeyden haberdar olan’, ‘içimizi iyi bilen biri’ olarak da ifade eder. Zira kullandığı kelime ‘kalp mütehassısı’ (der Herzenskündiger) anlamındadır. [55]
Kant’ın Tanrı tasavvuru, O’nun Zat’ının idrak edilemez olması şeklindedir.
15. Hukuk Felsefesi
Kant, 1795’te yayımlanan Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme eserinde, devletlerin, geçici ve sadece bir savaşı sonlandıran ‘barış antlaşması’ yerine, kalıcı ve bütün savaşları bitiren ‘barış ittifakı’ kurmalarını [56] önerir.
Ebedi Barış fikrinin temellerini, birinci bölümde altı, ikinci bölümde üç olmak üzere toplam dokuz ilke ile açıklar. Daha sonra bu maddelere, bazı eklemeler yapar. [57] Onun bu eseri, Birleşmiş Milletlerin kurulmasının bir zemini olarak da düşünülebilir.
Savaşı, hukukun tükenmesi olarak gören Kant, onu, üzüntü verici ve çaresizlik sonucu doğan bir vasıta diye tanımlar:
“Harp, tabii halde, hukuka uygun yargılayacak hiçbir mahkeme olmadığından, hakkını kuvvet kullanarak savunmak için başvurulan, hüzün verici zaruri bir vasıtadan başka birşey değildir.” [58]
Uluslararası kalıcı bir barış imkânlarını düşünen Kant, bunun formülü olarak, ‘milletler devleti’ (civitas gentium) fikrini ortaya koyar:
“Devletlerin birbirleriyle münasebetlerinde harbe açık kanunsuz durumlardan kurtaracak, akla uygun tek yol, tek tek insanlar gibi, vahşi ve başıboş hürriyetlerinden vazgeçerek, umumi kanunların müeyyidesi altına girmek ve daima gelişerek, sonunda bütün dünya milletlerini kucaklayacak bir milletler devleti kurmaktır.” [59]
Dünya vatandaşlığı hakkı, şeklinde bir kavram geliştiren Kant, bunu, “Kanunlar manzumesinin tamamlanmasında, zaruri bir son adım sayılmalıdır.” [60] diyerek ifade eder. Ona göre, Tanrı’nın, yeryüzünde en çok değer verdiği, insan haklarıdır. Bu haklar, Tanrı’nın kutsal bir emaneti olup, korunması da gerekir. [61]
Genel kanunların, evrensel kanun olamayacağını ve imkânsızlığını savunur. Temel bir ilkeyi bulabilmedeki zorluğa dikkat çeker: “Matematik bilimlerininkine benzer, böyle bir formüle varma imkânı elde edilmedikçe, kanun koyucunun, kendisiyle çelişmeye düşmekte olup olmadığını tayine yarayacak, hiçbir mihenk taşı bulunamayacak.” [62]
Devlet içinde veya dışında, hukukun ‘alenî’ olmasını savunur. Zira alenî olmadan adalet olmaz. Adalet olmadan da hukuk ortadan kalkar. Alenî olmanın, apriori veya transandantal formülünü şöyle tarif eder:
“Başka insanların haklarıyla ilgili olan ve dayandığı düsturlar alenîyetle uzlaşmayan bütün fiil ve hareketler, hak ve adalete aykırıdır.” [63] Ona göre bu ilke, ahlaki ve fazilet doktrini bakımından hem zaruri hem hukuki hem apriori hem menfi (eksik anlamında) bir prensiptir.
Sonuç
Bu araştırma yazısında, filozofun, ağırlıklı olarak kendi eserlerinden seçilen ifadelerinden hareketle ve belirlenen bazı konular üzerinden, özgün düşüncelerini paylaştık.
Filozof, farklı gerekçelerle, manayı karşılamayan içi boşalmış isim ve kelimeler yerine, yeni kavramlar üretmiştir. Bu yöntemle, kendi fikirlerini ifade ederek, gerek çağdaşlarına gerekse gelecek kuşaklara felsefi bir miras bırakmıştır.
Elbette filozofun yukarıda bahsi geçen konular haricinde de birçok hususta fikirleri mevcuttur. Zamanı kullanma konusundaki hassas olup, bıraktığı eserler de bu titizliğinin bir neticesidir.
Kavramlaştırma, dil, usûl ve üslup zenginliği mahfuz, yazıda da görüldüğü üzere, birçok konuda fikir yürütmüştür. Serdedilen bu fikirleri, felsefi bağlamda bazen takdir bazen de tenkid görmeye devam etmektedir. Bu durumlarda tutarlı noktayı bulmak için, eserlerine bütüncül bakılmalıdır.
Filozofun, menfaat ve çıkar mevzusundaki tepkisel tavrı nettir. O, güzel ahlakın önemi, küresel barışın değeri, insan hakları gibi konularda ilkesel duruşlar sergiler. Vahiy, din, Nebi, mucize gibi hususları yorumlanması ise dönemin koşullarına göre entelektüel bir cesarettir.
Kant, eşya ve hadiselerden soyutlamalar yaparak, evrensel ilkeleri aramıştır. Sonuçta hem fiziki hem de metafizik konularda, esaslı felsefi doktrinler geliştirmiştir. Onun bu fikir çileleri, ulusal ve uluslararası platformlarda etkisini göstermiştir. Düşünceleri akademilerde ve küresel boyutta ilgi bulmuştur.
Yazan: Selim Gül
Kaynakça:
- Michael Behrent, Cosmopolis, 2002
- JHW Stuckenberg, The Life of Immanuel Kant, University Press of America
- Karl Fritz Daiber, Marburg Journal of Religion, Mayıs 2008
- Doç. Dr. Hüseyin Aydoğan, Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi
- Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları
- Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: Ioanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları
- Allen W. Wood ve George Di Govanni, Religion Within The Boundaries of Mere Reason
- Allen W. Wood ve George Di Govanni, Religion and Rational Theology, Cambridge University
- Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları
- Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir? Tercüme: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları
- Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım
- Immanuel Kant, Ethica, Etik Üzerine Dersler, Fol Kitap
- Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları
- Jose Santos Herceg, Die Bedeutung Der Religion in Kants Moralphilosophie, Universitat Konstanz, Mart 2000
- Kant, Kritik der reinen Vernunft, Akademieausgabe içerisinde Cilt 3, Berlin
- Kant, Handschriftlicher Nachlass – Metaphysik, Akademieausgabe içerisinde Cilt 18, Berlin
- Prof. Dr. Necmettin Tan, Kant’ın Din Anlayışı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
Dipnotlar:
[1] Michael Behrent, Cosmopolis, 2002
[2] JHW Stuckenberg, The Life of Immanuel Kant, University Press of America
[3] Karl Fritz Daiber, Marburg Journal of Religion, Mayıs 2008
[4] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 178-179
[5] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 24
[6] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Önsöz, S: 3
[7] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 9-12
[8] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 134
[9] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 134
[10] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 53
[11] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 56
[12] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 57
[13] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 135
[14] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 78
[15] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 67
[16] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 39- 40
[17] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 69
[18] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 36-37
[19] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 82
[20] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 142
[21] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 151
[22] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S: 60
[23] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S: 2
[24] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 65
[25] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, S: 66
[26] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 62
[27] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 59
[28] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 95
[29] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 333
[30] Kant Felsefesine Dair Bir İnceleme, Kanz Magazine Dergisi, Mayıs 2024
[31] Immanuel Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, Tercüme: Aziz Yardımlı, İdea Yayınları, S: 210
[32] Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir? Tercüme: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları
[33] Religion and Rational Theology, Cambridge University, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 28: 1119
[34] Religion and Rational Theology, Cambridge University, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 28: 1117-1118
[35] Kant’ın Din Anlayışı, Prof. Dr. Necmettin Tan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S:315-330
[36] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:126
[37] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 6: 87
[38] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 6: 129-130
[39] Religion Within The Boundaries of Mere Reason, Tercüme: Allen W. Wood ve George Di Govanni, S. 6: 104
[40] Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım, S:180
[41] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:112
[42] Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım, S:190
[43] Immanuel Kant, Die Religion innerhalb der Grenzen der bloßen Vernunft, 5. Basım, S:181
[44] Immanuel Kant, Ethica, Etik Üzerine Dersler, S: 104
[45] Kant, Handschriftlicher Nachlass – Metaphysik, Akademieausgabe içerisinde Cilt 18, Berlin, S: 725
[46] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:100
[47] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 34
[48] Jose Santos Herceg, Die Bedeutung Der Religion in Kants Moralphilosophie, Universitat Konstanz, Mart 2000
[49] Immanuel Kant, Kritik der reinen Vernunft, Akademieausgabe içerisinde Cilt 3, 1787 tarihli 2. Baskısı, Berlin, S: 421
[50] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 4-5
[51] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 174
[52] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 160
[53] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 155
[54] Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Tercüme: İoanna Kuçuradi, Yayın: Türkiye Felsefe Kurumu, S: 136
[55] Immanuel Kant’ın Salt Aklın Sınırları İçinde Din’inde Din Tasavvuru, Sakarya Üniversitesi, Hüseyin Aydoğan, S:37
[56] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 24
[57] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 29
[58] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 13
[59] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 25
[60] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 27
[61] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 21
[62] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 15
[63] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Deneme, Tercüme: Yavuz Abadan, AÜ SBF Yayınları, S: 49-50
