
Bazı kitaplar vardır, kapağını açtığınızda bir hikâyeye değil, bir sızıya dahil olursunuz. Mehmet Tuna’nın SUSMAKTIR tam da böyle bir eşikten sesleniyor bize. Daha ilk sayfada karşımıza çıkan o devasa nida, “Ah”, metnin hem başlangıcı hem de varacağı son durak gibi. Tuna, bize sadece bir olay anlatmıyor; lisanın bittiği, kelimelerin dilsizleştiği o tekinsiz boşlukta, vicdanın nasıl bir “Ah” ile yankılandığını duyuruyor.
Kitabın iskeletini oluşturan Ali’nin hikâyesi, aslında hepimizin bir yerlerde sustuğu, sustukça failleştiği o ortak karanlığın bir yansımasıdır. Ali, bir cinayeti görür; gözleriyle şahit, kulaklarıyla işitir ve eliyle o soğuk eti hisseder. İşte tam o an, Tuna’nın kaleminde trajik bir dönüşüm başlar: Ali, görerek, işiterek ve hissederek fail olur. Yazar burada modern insanın en büyük yarasını deşiyor: Şahit olduğumuz her kötülükte susmak, bizi o kötülüğün gizli ortağı yapmaz mı? Ali’nin kaçışı, aslında kendinden kaçışıdır; ama vicdan dediğimiz o “bulduran şey”, insanı nereye giderse gitsin, eninde sonunda kendi içindeki o karanlık odaya hapseder
Metnin içindeki o meşhur “Ah” nidaları, birer bölüm başlığından ziyade, nefesin kelimeye bürünemediği o dar vakitlerin birer mührüdür. Yazarın Attar’dan ve Galip Dede’den ödünç aldığı o mistik arka plan, eseri sadece bir novella olmaktan çıkarıp bir ruh terbiyesi metnine dönüştürüyor. Derdo karakteri ise bu sessizliğin en somut hali. Dünyayı kulaklarıyla değil, tenindeki titreşimlerle, ciğerindeki esintiyle hisseden Derdo, aslında kelimelerin gürültüsünden arınmış bir hakikatin temsilcisidir. Onun ölümü, sadece bir canın kaybı değil, saflığın ve sessizliğin bu gürültülü dünyada boğuluşudur.
Tuna’nın dili, tıpkı metinde tasvir ettiği o göl gibi: Durgun ama derin, sakin ama yutmaya hazır. Cümleler kısa, vurucu ve bir zikrin ritmine sahip. “Olan oldu. Olanlar oldu.” derken, kaderin o soğuk ve katı yüzünü en yalın haliyle suratımıza çarpıyor. Yazar, yazmanın kendisini de bir “gibi yapmak” olarak görüp, hakikatin kelime kelepçesine razı olmayacağını fısıldıyor kulağımıza.
Sonuçta “SUSMAKTIR”, bize konuşmanın kolay, susmanın ise bir ahlak olduğunu hatırlatıyor. Eğer kalbinizde bir yerlerde tozlanmış bir vicdan, henüz çekilmemiş bir “Ah” varsa; Mehmet Tuna sizi o sükûtun içinde kendinizi bulmaya davet ediyor. Çünkü bazen, anlatılacak olan o kadar büyüktür ki, ona ancak susarak şahitlik edebilirsiniz.
Yüz kere susup, yüz birinci suskunluktan taşan o kelimeyi bekleyenlere…

