Gök, kurşunî bir atlası şehrin omuzlarına ağır ağır sererken, gurup vakti kızıldan mora doğru usulca eriyordu. Bir ekim yağmuru, pencerelerin alnında ince sızı çizgileri hâlinde süzülüyor; mermer basamaklara düşen her damla, sanki zamanın kalbinden kopup gelen gümüş birer hatıraya dönüşüyordu. Toprak, yağmurun busesini alır almaz derin, asude bir nefes çekti içine. Islak taşların, yorgun yaprakların ve bağrı yanık toprağın kokusuna, sineleri yakan yılların o asil sessizliği karışıyordu. Bazı akşamlar vardır; insan yalnızca mevsimin döndüğünü, havanın değiştiğini sanır. Oysa değişen iklim değil, insanın içindeki o gizli zaman kapısının perdesidir. O hüzünbaz akşamüstü, işte tam da böyle esrarlı bir eşiktir. Güneş, o gün gökyüzünden biraz daha aceleyle çekilir; hüznün gölgesi şehrin sokaklarına daha ağır iner. Sokak lambalarının titrek, boynu bükük ışıkları bir bir yanarken, pencerelerdeki buğu, o odalarda yaşanmış nice altın yılın silik ama mukaddes hatıralarını saklar koynunda.
Bir odanın ıssız köşesinde açık unutulmuş mahzun bir kitap… Ahşap bir rahlenin üzerinde, sahibinin parmak izini taşıyan yarım kalmış birkaç satır… Mütevazı bir yer yatağı ve bir masanın kenarında, yeniden mürekkeplenmeyi bekleyen sessiz bir kalem… Ve duvarlar… Yıllar önce o en tatlı, en samimi sesin yankısıyla nurlanmış o dilsiz duvarlar… Rüzgâr pencereye her vurduğunda, kitap sayfaları ürkek bir kanat gibi hafifçe kıpırdar. Sanki kelimeler, aradan geçen acımasız yıllara meydan okurcasına, hâlâ o aziz sahibini, o vefalı dostunu beklemektedir.Mürekkebin kadim kokusu, yağmurun taze nefesine karışır. Koridorlar derin bir sükûta gömülür; zaman, yatağına çekilmiş ulu bir nehir gibi bendini bulur ve susar. Ve insan, tam o asude sessizliğin kalbinde, ruhunu ısıtan o tanıdık sesi hatırlar yeniden. Çöllerin ortasındaki vahalardan, o vahalarda açan hasret çiçeklerinden söz eden… Medine’nin tozlu, nurlu yollarını anlatırken gözleri bulutlanan, sesi salkım söğütler gibi titreyen… Bir cümleyi sadece dille değil, ciğerinden kopan bir parça gibi, yüreğini eriterek söyleyen o ipeksi, o kadife ses…
Yıllar önce o iklimde diz kırıp o sesi dinleyenlerin göğsünde filizlenen o ince, o zarif sızı; bugün yağmurun cama vuran her tıpırtısında yeniden can bulur, yeniden ruhu sarar. Çünkü bazı sesler vardır ki, insanın sadece kulağında yankılanıp kaybolmaz; gider, kalbinin en mutena köşesine yerleşir. Aradan upuzun yıllar geçer, şehirler çehre değiştirir, yollar uzadıkça uzar, insanlar dünyanın dört bir yanına savrulur. Fakat bir kez yüreğe dokunmuş olan o ses, unutulmaz bir sevdanın mukaddes nakaratı gibi, en umulmadık, en kimsesiz anda yeniden çınlar ruhun derinliklerinde. Belki kurşunî bir yağmur akşamında, belki eski bir kitabın sararmış yaprakları arasında, belki de gurbetin tam ortasında tek başına, boynu bükük yürürken… Ve insan tam o lahzada idrak eder: Bazı insanlar asla gitmez. Onlar sadece hicap eder, görünmez olurlar.
Uzaklarda, çok uzaklarda, sislerin ardına gizlenmiş o çileli gurbet yollarında lambalar birer birer uyanmaktadır şimdi. Bir zamanlar vagonların buğulu pencerelerinden, otobüslerin bitmek bilmeyen yollarından, uçakların gökyüzünde bıraktığı o beyaz, sessiz çizgilerden geçilerek ulaşılan o hasret coğrafyaları… Yabancı kelimelerin fısıldandığı, başka sert iklimlerin hüküm sürdüğü, gecenin bir kor gibi çöktüğü o yalnız şehirler…Fakat o yabancı şehirlerin tenhasında, adanmış bir ruhun kurduğu eğitim yuvasının penceresinden dışarıya sızan küçücük, sıcacık bir ışık vardır. İşte o ışık, alelade bir lambanın huzmesi değildir. O; bir insanın kendi vatanından, sıcak yuvasından, ana baba ocağından ve tüm dünya zevklerinden vazgeçip, elinde titreyen son kandili insanlık aydınlansın diye dünyanın öbür ucuna taşımasının, kendini feda etmesinin nurudur. Kimi insanlar sadece kendilerine konforlu bir hayat inşa ederler; kimi adanmışlar ise, başkalarının hayatına ebedî bir ışık olabilmek için kendi hayat mumlarını erite erite tüketirler.Aradaki o muazzam farkı, ancak asırlar anlatır. Çünkü bir insanın gerçek mirası; geride bıraktığı fani makamlar, yığılmış servetler değil; dokunduğu yetim hayatların hafızasında bıraktığı o silinmez, o asil iyilik mühürleridir.
O günleri, o adanmışlık çağını yaşayanlar bilir. Gurbet, atlaslar üzerinde sadece uzak bir coğrafya parçası değildir. Gurbet; bazen bir annenin eşikte asılı kalan, yolları gözleyen o yaşlı bakışıdır. Bazen memleketten, sıla kokan ellerden gelen bir mektubun titreyen parmaklarla, gözyaşlarıyla açılmasıdır. Gecenin en zifiri vaktinde, insanın kendi öz dilinde konuşulan iki tatlı kelimeye, bir samimi selamlaşmaya yanan hasretidir.Bütün bunlara, bu ağır hicrana rağmen yürüyenler oldu. Korkunun gölgesine inat, inançla yürüdüler. Yalnızlığın o buzdan duvarlarına inat, sinelerindeki korla yürüdüler. Çileyi bir vuslat hırkası gibi omuzlarına alıp, ufukların ötesine doğru adımladılar. Belki kendi hayatlarının baharını hiç yaşayamadılar; belki diktikleri o ulu çınarın gölgesinde bir an olsun soluklanıp dinlenemediler. Geride bıraktıkları evlerin pencerelerinden son kez el sallarken, önlerinde uzanan yolların ne denli meşakkatli olduğunu belki de biliyorlardı. Ama şundan çok emindiler: Bazı kutsal yollar insanı kendi nefsine değil, başkalarının saadet dolu geleceğine götürür.
Tam o sırada, kurşunî gökyüzünün bağrından ak bir güvercin kanat çırpar; kanatlarını rüzgârın şefkatli kollarına bırakır. Bir süre yağmur taneleriyle bulutların arasında süzülür, süzülür ve sonra sonsuzluğun ufkunda gözden kaybolur. İnsan onun ardından bakarken içinde tarifi imkânsız, mistik bir ürperti hisseder. Sanki bir ömür, o ak kanatların ardına takılmış da gökyüzünün o nurani derinliklerine doğru çekilmektedir.Ne sarayların sahte ihtişamı kalır geride, ne makamların geçici parıltısı, ne de bir zamanlar insanı boğan o vefasız kalabalıklar… Geriye sadece gök kubbede hoş bir seda kalır. Bir içten dua, samimi bir tebessüm, bir kitap sayfasına emanet edilmiş birkaç hasbi cümle kalır. Bir çocuğun tertemiz hafızasında hiç unutulmamış bir muallim ve uzak bir ülkede gecenin karanlığını bıçak gibi yaran o küçücük pencere ışığı kalır. Ektiği çınarın gölgesinde dinlenemeden giden o adanmışlık, bugün toprağın bağrında sessiz bir tohumdur. İnsan bilmese de toprak, rüzgâr ve vefalı yürekler onun kimin mirası olduğunu bilir.
Bir ömrün ardından kalan en büyük miras, işte bu sönmeyen ışıktır.İnsan bazen toprağa emanet edildiğinde değil, hafızalardan silinip hatırlanmadığında gerçekten kaybolur. Oysa bazı mübarek ömürler vardır ki, üzerinden asırlar geçse de her bahar yeniden hatırlanır, yeniden yâd edilir. Çünkü onların bıraktığı mukaddes iz, fani toprağın üzerinde değil; insanlığın sinesinde, iyilerin yüreğindedir.
YAZAN: FUAT ÇOMAKLI
