Temmuz Sıcağında Bir Ramazan Hülyası / Ali Çöre

  • Post author:
  • Post last modified:Mart 10, 2026
  • Post category:Blog
  • Post comments:0 Yorum


Kasabanın taş sokakları, gündüzün kavurucu sıcağını geceye kadar emmiş, duvarlar fırın gibi yanıyordu. İftar topu patlar patlamaz o ağır hava dağılır, yerine tatlı bir telaş, bir koşuşturmaca yerleşirdi.

Teravih namazının bitişi ise asıl bayramdı: Camiden çıkan cemaat, sanki uzun bir esaretten kurtulmuş gibi kendini sokağın,parkların serin kollarına bırakırdı. Meydanda dondurmacının önünde bir mahşer kalabalığı… Ama ne kibar, ne mütevazı bir kalabalık! Fabrikasyonun ruhsuz soğukluğu değil; sanki Ilgaz Dağlarının karıyla sütün evliliğinden doğmuş, sakız gibi uzayan, her kaşıkta ferahlık değil, saadet veren o dondurma. Kaymaklısı damağı okşar, kakaolusu hafif acı bir teselli bırakırdı geride. Bir külahın ucunda koca günün susuzluğu erir giderdi.

Hemen ardından ince belli bardaklarda tavşan kanı çaylar… Dondurmanın buz gibi serinliğinden sonra genzi yakan o ilk yudum! Çay kaşıklarının tıkırtısı gecenin en samimi zikri olurdu. Çay harareti alır derlerdi; yalandı. Çay harareti almaz, sadece kalpteki gizli yangına bir yoldaş, bir sırdaş koyardı.

Evlerin içi girilmezdi; sıcaktan bunalmış duvarlar geceye kadar ısıyı kusardı. Sahurla teravih arası bir içimlik su gibi kısaydı; uyusan uyanamazsın, uyumasan rüya göremezsin.

Radyoda belki yarım yamalak bir maç, ama gözler hep saatin akrebinde… Ben ise kendimi odanın penceresine, o sarı sokak lambasının titrek ışığı altına atardım. Toz zerreleri ışıkta raks eder, uzaktan Kendir fabrikasının vardiya servisi metalik homurtusuyla geçerdi; gecenin şiirine kaba bir nesir gibi karışırdı.

Tam o sırada radyodan süzülen Arapça ezgiler… Kelimeler yabancı, keder bildik. Nil’in hüznü bizim sokağa akardı sanki. Derken Ferdi’nin o buğulu sesi: “Huzurum kalmadı…” Platonik aşkın amansız sızısı, dondurmanın serinlettiği sineyi yeniden dağlardı.

O hayırsız ise, beyaz çarşafların serinliğinde en masum uykularda rüyalar aleminde gezinirken; ben cam kenarında uykuyu haram etmiş, sokağın her kıpırtısından ona dair bir mana devşirirdim. Uzaklardan bülbül sesleri yükselir, gecenin romantik hüznünü büsbütün derinleştirirdi.

Hava serinleyip çiğ düştüğünde, aşağı mahalleden yukarıya ramazan davulcusu yaklaşırdı. Tokmağın deriye vuruşu, köpeklerin koro halindeki havlamalarıyla karışır, “Besmele ile çıktım yola,
Selam verdim sağa sola,
Ey benim güzel dostlarım,
Sahurunuz mübarek ola!” manisi taşları titreterek yankılanırdı. Ev birden canlanır; ışıklar yanar, mutfaktan kaşık sesleri, çay-çorba kokuları yükselirdi. Sabah ezanı okunurken baş yastığa konur, gözler kapanırdı.

Ama o hayırsız… Güneş doğduğunda uyanır; ne topun yankısından, ne davulun ritminden, ne de cam kenarındaki o uzun, efkarlı nöbetten haberi olurdu. Top patlar, kasaba bir an için birleşir, sonra dağılırdı; ama benim içimdeki yankı hiç dinmezdi.

Zımbıllı tepesi belki hâlâ orada, ama top sustu mu, ses bombasıyla mı devam ediyor, bilmem. Dondurmacı kapandı, davulcu emekli oldu belki. Ama o top sesi hâlâ kulaklarımda; barut kokusu burnumda, yankısı yüreğimde…

Yıllar geçti. Gençlik uçup gitti, rüzgârın savurduğu bir toz bulutu gibi dağıldı. Şimdi binlerce kilometre uzakta, Polonya’nın puslu, gri gecelerinde sahuru bekliyorum. Bilgisayarımda yine o eski

Arapça şarkılar çalıyor; nağmeler aynı, keder aynı, yalnız yürek aynı.
Gönlüm hâlâ o kasabadaki pencerenin kenarında oturuyor; sarı sokak lambasının titrek ışığında, Zımbıllı tepesinden patlayacak topun yankısını, ramazan davulcusunun uzak sesini, Ferdi’nin buğulu “Huzurum kalmadı…”sını dinliyor.

Buralarda ne dondurmacı var, ne ince belli çay bardakları, ne de bülbül… Sadece sis, soğuk ve içimdeki o eski efkâr. Kimseden habersiz;, bu yabancı gecelerde, hâlâ o cam kenarındaki bekleyişin içindeyim.

Bir yanıt yazın