Saçlarıma Kumlar Doldu / Gökhan Bozkuş

   Bu sabah Berlin’de trenle işe giderken kulağıma bir türkü rüzgar gibi dokundu bu sadece serinlik değil, Grup Abdal’ın o toprağın derinlerinden süzülüp gelen Suzan Suzi yorumuydu. Türkü başladığında zihnimde bir mısra düğümlendi, çözülmek bilmedi: “Saçlarıma kumlar doldu, tarak getir sen tara.” Bu sadece bir yorgunluk beyanı değil; ölümü bile naz makamına erdiren, toprağın altından sevdiğinin ellerine uzanan nazif bir serzenişti. Sanki giden, kalanına fısıldıyordu: “Ben öldüm, kumlar doldu her yanıma ama bu darmadağın halimi ancak senin şefkatin düzeltir.”
   Bu zarif teslimiyet beni hemen Kars’ın karlı düzlüklerine, Deli Deli Olma filminin o dilsiz kederine götürdü. Hatırlayın Malakan Mışka’yı… Abisini toprağa emanet ederkenki o derin yalnızlığını ve ömrünün sonunda, imkansız bir aşkın diğer yakasında bekleyen Popuç’un ona gidişidir bu mısra. Farklı dillerin, farklı dinlerin ördüğü duvarlar, ölümün eşiğinde yıkılıp gider. Popuç’un, ömrü boyunca dokunmaya kıyamadığı Mışka’nın saçlarını ve sakallarını tarayarak onu ölüme hazırlaması, aslında saçlara dolan o kumları ayıklama törenidir. Süryani Suzan ile Müslüman Adil’in hikayesinde imkansızlığa kurban giden o büyük sızı, Mışka ve Popuç’un hikayesinde bir tarak darbesiyle şifaya dönüşür. Aşk, mezarın soğuk kumu karşısında tek sığınaktır.


   Hani koca Veysel de sazını kucağına bir bebek gibi yatırıp vasiyet ederken, aslında o sonsuz hatırlanma arzusunu dile getiriyordu: “Bebe gibi kollarımda yaylattım / Hayali hatır et beni unutma.” Veysel’in sazına emanet ettiği sırlar, Suzan’ın saçlarına dolan kumlarla aynı kederden beslenir. İnsan giderken sadece gövdesini değil, ardında bırakacağı “hayali” de sevdiğinin ellerine bırakmak ister. Sazın telleri ile o tarağın dişleri aynı ritimle konuşur: “Beni bu halimle bırakma, sesimi sesine kat, beni unutma.”
  Gülten Akın’ın  benzer tonda seslenişi hatıra geliyor ; sanki toprağın üzerindeki yağmuru, toprağın altındaki sızıyla birleştiriyor. “Islanan yapraklar gibi yüzün ışır / Işırsa beni unutma” derken Akın, aslında her şeye rağmen elleri üşüyenlerin sızısını anlatır. Ölüm; saçlarımıza kumları dolduran o büyük yağmurun ardındaki sessizliktir. Ama o sessizlikte bir yer sızlarsa, bir yer büsbütün yanarsa, işte o zaman tarağı getirecek elin sıcaklığı aranır.

28.04.2026

Bir yanıt yazın