
Kapıyı açınca içeriden öksürük sesi geldi.
Annesi yerdeki yatağın içinde yatıyordu. Solgun yüzlü, güçsüz bir kadın… Çocuk hemen çantasından yarım ekmek çıkardı. Özenle ikiye böldü. Büyük parçayı annesine verdi.
“Karnım tok anne,” dedi.
Yalandı.
Anne ekmeği suya batırıp yavaşça yemeye başladı. Çocuk da aynı şekilde yaptı. Sanki bu bir yemek değil de yıllardır süren sessiz bir anlaşmaydı.
Öğretmen kapının aralığından bunları izlerken gözleri doldu.
Ertesi gün okula elinde büyük bir çantayla geldi. İçinde peynirler, zeytinler, meyveler, sıcak simitler vardı. Çocukları bahçeye topladı.
“Bugün kahvaltıyı birlikte yapacağız,” dedi.
Herkes sevindi.
Ama öğretmenin gözü sadece bir çocuğu arıyordu.
Sessiz olanı.
Çocuk utangaçça sofraya yaklaştı. Önünde onlarca çeşit vardı. Ne alacağını bilemedi önce. Sonra elini yavaşça ekmeğe uzattı.
Yanına da bir bardak su aldı.
Öğretmen dayanamadı.
“Neden başka şeyler almıyorsun?”
Çocuk mahcup bir gülümsemeyle cevap verdi:
“İnsan en çok, alıştığını sever öğretmenim.”
O gün öğretmen şunu öğrendi:
Bazı çocuklar yemek seçmez.
Bazı çocuklar hayatta kalanı yer.
Ve dünyadaki en acı açlık, midenin değil; bir çocuğun küçücük yaşta yokluğa alışmak zorunda kalmasının açlığıdır.
Ömer Dilbaz
