
1. Kelimenin Kökeni
Analitik kavramı köken olarak Antik Yunanca bir ifade olan “analytikos” kelimesinden gelir. İrdelendiğinde ise bunun anlamı, bağını çözmek, parçalarına ayırmak, dağıtmak ve bir bütünü bileşenleri üzerinden incelemek şeklinde özetlenebilir. Kısacası analitik düşünmek, ‘analiz ile sentez’ arasında adeta bir mekik dokuma faaliyetidir.
Buradan hareketle analitik düşünme, karmaşık bir meseleyi küçük bölümlere ayırarak analiz etme, bu parçalar arasındaki ilişkileri keşfetme ve ardından yeniden anlamlı bir sentez ve bütün oluşturma süreci olarak tanımlanabilir.
Dolayısıyla analitik düşünce üretme becerisi, yalnızca zeki olmak anlamına gelmez. O, daha çok düzenli düşünmeyi, sebep-sonuç ilişkileri kurabilmeyi, ayrıntıları fark etmeyi, sistematik ilerlemeyi ve meseleleri belli bir yöntem içerisinde değerlendirebilmeyi baz alır.
2. Felsefe Tarihindeki İzleri
Felsefe tarihinde analitik yaklaşım, özellikle mantık, matematik, bilimsel yöntem ve bilgi teorisi alanlarında önemli bir yere sahiptir.
Aristoteles’in (ö. MÖ 322) ‘Birinci Analitikler’ ve ‘İkinci Analitikler’ kitapları, bilimsel bilginin temellerini atan ‘Organon’ mantık külliyatı içerisinde yer alan önemli tarihî iki metindir.
Bu eserler, doğru düşünme kurallarını, kıyas metodunu ve kanıtlamaya dayalı bilimsel bilginin yöntemini belirler. İz sürenlerin fark edeceği üzere, mazideki bu gayretlere, felsefe tarihinde çözümleyici düşüncenin klasik temelinin atıldığı bir dönem denebilir.
Modern dönemde ise Rene Descartes (ö. 1650) ‘Yöntem Üzerine Konuşma’ kitabında ve G. W. Leibniz (ö. 1716) ‘Monadoloji’ eserinde, temelde insanın teorik aklının matematiksel yöntemler gibi düzenli çalışması gerektiğini savunurlar. Böylece analitik düşünce, zamanla modern bilimsel yöntemin en önemli unsurlarından biri hâline gelir.
Günümüzde analitik kavramı genellikle çözümleyici, mantıklı, sistemli, ayrıntılı ve sorgulayıcı düşünme tarzlarını ifade eder. Bunun karşısında ise yüzeysel, subjektif, dağınık, sezgisel ve taklitçi düşünme stilleri yer alır.
Ayrıca analitik düşüncenin en önemli tarafı yalnızca parçalamak değildir. Aslında gerçek analitik yaklaşım, parçaları ayırdıktan sonra onların arasındaki ilişkileri görerek yeniden anlamlı bir bütün kurabilmektir. Çünkü hakiki düşünce, sadece ayrıştırmak ile kurulamaz aynı zamanda parçalar arasındaki derin bağı da kavrayabilme becerisini gerekir.
3. Analitik Geometri
Bilindiği üzere Geometri; temel nesneler olan noktaları, doğruları, eğrileri, açıları, yüzeyleri ve düzlemleri inceleyen matematik biliminin bir dalıdır.
Daha özel olarak Analitik Geometri ise cebirsel problemlerin çözümünde, geometriden yararlanır. Dolayısıyla ilgili nesnelerin birbirleriyle ilişkilerini, ölçümlerini ve özelliklerini açıklarken bir koordinat düzlemi kullanılır. Kaşifi Descartes kabul edilen bu sisteme kartezyen adı verilir. Kısaca ona, bazı geometriler üzerinden tahlil ve analiz metotlarını kullanarak cebirsel işlemleri inceleyen bir bilim dalı denebilir.
X ve Y koordinatları üzerinde üç farklı nokta A (x1, y1), B(x2, y2) ve C(x3, y3) olsun. Köşeleri A, B, C olan bir ABC üçgeni çizelim. Bu üçgendeki bilinmeyen değerler, bilinen değerlerinden yola çıkarak veya bu üçgene benzeyen benzer bir DEF üçgeninin verilerini kullanarak, belli tanım ve formüllerin yardımıyla, analitik düşünerek hesaplanabilir. Buradan hareketle eşya ve hadiseler de aynı mantıkla, benzer bir düşünce yaklaşımıyla pekala yorumlanabilir.
Aritmetik ve cebirin geometriyle ilişkisi, zamanın uzayla bağıntısına benzer. Bu irtibatı kuran ve inceleyen Analitik Geometri dersi, Matematik Eğitimi Anabilim Dalı öğrencilerine daha ilk sınıfta okutulur. Öğretmen adaylarına, analitik düşünmenin mantığının bu ders üzerinden uygulamalı ve örnekleriyle beraber ilk yıllarda öğretilmesi önemli bir başlangıçtır. Zira onlar, bu teorik dersten hareketle insan hayatını doğrudan/dolaylı etkileyen bazı bilgileri, aklın ve mantığın temel prensiplerinin rehberliğinde sorgulama yeteneğini kazanırlar.
Şahsî, ailevî, içtimaî problem ve hadiseleri değerlendirirken, tümdengelim-tümevarım-anoloji-geriçıkarım metodlarının yardımı ile bütünü alt konulara ve küçük parçalara ayırıp, her birini ayrıca inceledikten sonra, genel bir çözüme varma yeteneğine sahip olmak insan için değerli bir seviyedir. İşte bu zihinsel kabiliyet analitik düşünme sistemi olarak tanımlanır.
Dahası geometrinin, sadece bir şekil bilgisine indirgenemeyeceğine, onun zihinsel modelleme disiplini olduğuna kanıt mahiyetinde, birçok bilimsel açık kaynak bulunmaktadır. Esasına geometri ve topoloji düşünmenin görsel mimarisidir. Bunun en güzel bir örneğini ise David Hilbert (ö. 1943) ile Stefan Cohn Vossen (ö. 1936) birlikte ortaya koydular. Bu kitap bir ekip tarafından geliştirilerek ‘Geometry And The Imagination’ şeklinde İngilizceye çevrildi ve ilgili tezlerini matematiksel bir dille detaylı olarak izah ettiler.
4. Yöntemin Olgunlaşma Süreci
Modern düşünce tarihinin en önemli kırılmalarından biri, insan aklının sınırları çizme ve hakikate hangi yöntemlerle ulaşabileceği sorusudur. Özellikle modern bilim çağının başlangıcında ortaya çıkan bu temel problem, varlığa ve bilgiye dair insani bilginin nasıl sağlamlaştırılacağı ve temellendirileceği meselesidir. Çünkü asırlardır birikerek süregelen geleneksel bilgi biçimleri, çoğu zaman tartışmalı, dağınık ve kesinlik iddiasından uzak görünüyordu.
Bu arayışa bir cevap sadedinde, modern felsefenin kurucu isimlerinden Rene Descartes, insan düşüncesinin güvenilir bir yönteme dayanması gerektiğini savunarak, yeni bir zihinsel paradigma ortaya koyar. Ona göre bilimlerin önemli bir kısmı sağlam temeller üzerine kurulmadığı için sürekli ihtilaf üretmektedir. Oysa matematik bunun tam tersiydi; düzenliydi, sistematikti ve kesin sonuçlar veriyordu. Descartes’i etkileyen en önemli husus da budur. Çünkü matematikte olasılık ve ihtimaller söz konusu olsa bile hiçbir şey mutlak rastlantıya, tesadüfe bırakılmaz. Her sonuç belirli ilkelerden hareketle ortaya çıkar.
Bu nedenle Descartes, matematikteki bu metodun düşüncenin geneline de uygulanabileceğini düşünür. İnsan aklı da tıpkı matematiksel işlemler gibi düzenli, dikkatli ve sistemli hareket etmeli tezini savunur.
Bu yaklaşımın sonucu olarak geliştirdiği dört temel yöntem ilkesi, modern bilimsel düşüncenin metodolojik omurgasını oluşturur. Bunlar, açık ve seçik olmayan hiçbir şeyi doğru kabul etmemek, problemleri küçük parçalara ayırmak, basitten karmaşığa doğru ilerlemek, son olarak da hiçbir ayrıntıyı atlamamak için sürekli kontrol ve değerlendirme yapmaktır. Böylece bu tarihî dönemeçte düşünce, sezgisel ve dağınık bir faaliyet olmaktan çıkarılıp, disiplinli bir araştırma sürecine dönüştü ve onun olgunlaşması adına ciddi bir mesafe alındı.
Yöntem Üzerine Konuşmalar eserinin katkısı ve analitik düşünce üzerine kurulan diğer çağdaş yaklaşımlar da büyük ölçüde bu metodolojik zeminin devamı niteliğindedir. Çünkü analitik düşünmenin özü, karmaşık görünen olayları kendi ilişkileri içinde çözümlemek, parçaları dikkatle incelemek ve sonra yeniden bir bütünlük kurabilmektir. Bu bakımdan analitik düşünce yalnızca teknik bir zihinsel beceri değil; insanın hakikatle, kendisiyle ve varlıkla kurduğu ilişkinin temel biçimlerinden biri hâline gelir.
Dahası, Immanuel Kant’ın (ö. 1804) etkili eseri ‘Arı Usun Eleştirisi’ ile teorik akla bir hudut çizmesi, insan bilgisinin kapasitesini uzay ve zaman formları ile belli zihinsel kategorilere bağlaması, bu düşünce biçiminin olgunlaşma sürecinde değerli bir felsefî katkıdır.
5. Geometriden Sosyal Bilimlere
Matematik dünyasında cebirsel denklemlerin geometri ile ifade edilebilmesi kritik bir eşiktir. Geometri ve Analitik Geometri üzerinden analitik düşünceyi açıklamaya başlamak, yorumlamak, akla yaklaştırmak elbette bilinçli özgün bir yoldur. Yukarıda da belirtildiği gibi aralarında benzerlik kurulmuş olan iki üçgenden yola çıkarak, insanî bilgiyi artırma, eksikleri tamamlama süreci haddizatında basit bir matematiksel misal değildir.
Geometri burada düşünmenin metaforu hâline gelir. Analitik Geometri, bilinmeyen değerlerin bilinenlerden hareketle çözülmesini esas alır. Bir üçgenin eksik kalan yönleri, diğer koordinatlar ve orantısal ilişkiler yardımıyla ortaya çıkarılır. Böylece görsel ve zihinsel düşünme süreci, parçalar arasındaki münasebetleri keşfetmeye dayanan sistematik bir faaliyet olarak yürütülür ve tamamlanır.
Benzer bir mantıkla konu insan olunca, psikoloji, sosyoloji, tarih, hukuk gibi sosyal bilim alanlarında da bu yöntemden faydalanılabilir. İnsanlar, toplumlar ve olaylar aralarındaki bağlantılar da aynı yöntemle ele alınabilir. Hasılı hiçbir hadise tek boyutla değerlendirilemez. Her olayın kendi yapısındaki çoklu koordinatları, faktörleri, değişkenleri nazara alındığı takdirde gerçeklik daha iyi anlaşılabilir.
Bu yaklaşım, modern bilimsel metodolojilerinin temel esaslarıyla büyük ölçüde örtüşür. Çünkü modern bilim felsefesi, daha özelde metodolojik empirizm ekolü, karmaşık meseleleri küçük parçalara ayırarak incelemeyi, sonra yeniden bütünlük içinde değerlendirmeyi esas alır.
Aslında bu yaklaşım yalnızca mekanik bir akılcılıkla sınırlı kalmaz. Buradaki teorik akıl, vicdan, duygu ve sezgi ile dengelenir. Batı’nın analitik yöntemi ile Doğu’nun içsel tefekkür geleneği arasında pekala bir sentez kurulabilir. Bu sayede analitik düşünme, yalnızca bir zihinsel bir faaliyete indirgenmez, aynı zamanda o insanın iç dünyasını dönüştüren ahlâkî bir süreç olarak okunabilir ve konumlandırılabilir.
6. Zihinsel Disiplin Çağrısı
Fikir ve düşünce semereleri, düşünme etkinliği ve çilesinin bir sonucudur. Düşünmeye bir konfor denmez, aksine onun zihnî bir mücadele tarzı olduğu açıktır. Hakikî düşünce, üretilmiş mevcut bilgiler ile sınırlı kalmak, hazır cevaplarla yetinmek olamaz. Tam tersine o, insanın kendisiyle, kabulleriyle, önyargılarıyla ve sınırlarıyla yüzleşebilmesidir. Bu nedenle düşünmek, yorucu fakat dönüştürücü bir çaba şeklinde değerlendirilebilir.
Düşünme yetisine yüklenen anlam, metafizik temeli açısından oldukça derindir. Bu süreçte insan yalnızca bilgi edinmez, aynı zamanda kendisini adım adım inşa eder. Bu yaklaşım, klasik felsefede görülen hakikatin peşinde zihinsel yolculuk fikrini hatırlatır.
Analitik düşünebilen dimağların en sert eleştirilerinden birisi, ezberciliğe yöneliktir. Taklitçi, şekilci ve sorgulamayan düşünce biçimleri, bu metodun önündeki en büyük engeller olarak sıralanabilir. Bu eleştirel katkı, doğru anlamı bulma-kurma ve içinde yaşanan dünyayı kavrama açısından son derece önemli ve isabetlidir.
Çağımızda insanlar çoğu zaman araştırmadan kanaat üretmekte, karmaşık meseleleri sloganlara indirgemekte ve duygusal tepkileri düşüncenin yerine koymaktadır. Oysa analitik düşünce, acele hüküm vermemeyi, ihtimalleri değerlendirmeyi, iz sürmeyi, olayların arka planını araştırmayı ve farklı disiplinlerden beslenmeyi gerektirir. Dolayısıyla bu düşünme metodu, modern dijital kültürün yüzeyselliğine karşı güçlü bir zihinsel disiplin çağrısı yapar.
7. Dengenin Gözetilmesi Esası
Birçok mevzuda olduğu gibi düşüncede de denge gereklidir. Çünkü ifrat ve tefrit bir düşünce anarşisidir. Burada eleştirilen, sorgulanan şey düşünce özgürlüğünden ziyade, düşüncenin ölçüsüzleşmesi ve onun tutkuların girdabına takılmasıdır.
Hevâlar fikir kılıfıyla gibi sunulmaya başlandığında, insan zamanla mankurtlaşır, bağnazlaşır, yozlaşır ve yobazlaşır. Dahası böyle bir kaygan ortamda hakikat düşer, onun yerine sığ, indî, ferdî ve fevrî eğilimler belirleyici hâle gelir. Bu nedenle analitik düşünme yöntemi ısrarla, disiplinli tefekkürü, taakkulu öne çıkarır.
Ölçü, mantık, sistem ve tutarlılık arayışı bu yüzden kritik öneme haizdir. İnsan aklının sınırları olsa bile, hakikat tamamen göreceli görülemez. Bu usül, gerçeklere yaklaşabilmesi için kişinin temelde ciddi bir zihinsel emek ve irade göstermesi gerektiği ifade eder.
Bu yöntem insanların inanç veya ideoloji dünyasına da uygulanabilir. Kısaca inanç veya ideoloji, analitik bir mülahaza ile tekrar ele alınabilir. Buradaki inancın veya ideolojinin, sorgulanmadan kabul edilen bir miras olarak taşınması risklidir. Zira bunlar doğruysa uzaklaşılabilir, yanlışsa düzeltilmeden kalabilir. Oysa inanç veya ideoloji, bilinçli şekilde sahiplenilmesi gereken bir hakikat alanı olarak kesintisiz yenilenmesi gerekir.
Taklitçi bir düşünce anlayışı kırılgandır. Bunun insanı güçlü fikrî krizler karşısında korumasız bırakabileceği söylenebilir. Bu nedenle kişinin savunduğu esasları tek tek düşünmesi, tahlil etmesi ve onları kendi şuuruyla yeniden kurması gerektiği müsellemdir. Böylece akılla inanç veya ideoloji arasındaki çatışma daralabilir, hatta derin anlamlı bir bağıntı da kurulabilir. Taklitçi, şuursuz düşünce ve aksiyon, insanı ve insanlığı yüceleştirmez aksine cüceleştirir. Zira düşünülmeyen inanç kişiyi yüzeyselleşirken, sorgulanan ve bilinçli şekilde sahiplenilen inanç ise onu daha sağlam bir zeminde tutabilir.
Ayrıca psikolojik açıdan insanın kendisini analitik düşünme yöntemi ile sorgulaması gerektiğine dair bir çıkarım da söz konusudur. Kişi kendi iç dünyasını değerlendirirken ne aşırı sert ne de aşırı gevşek davranmalıdır. Burada gözetilmesi gereken temel ölçü, adalet ve merhamet ilkeleridir. İdeal olan, insan nefsini anlamaya çalışırken onu bütünden koparmaması, kendi yapısını, sınırlarını, haklarını ve şartlarını mutlaka hesaba katmasıdır. Bu yaklaşım modern psikolojideki öz farkındalık ve iç gözlem anlayışlarıyla bazı benzerlikler taşır. Burada psikolojik çözümleme, hem kişisel huzur hem de ahlâkî olgunluk için gerekli görülebilir.
Bununla birlikte bu yöntemin eleştirilebilecek yönleri de vardır. Zaman zaman hakikat sanki tek merkezli ve mutlak biçimde ulaşılabilir bir alan gibi sunulabilir. Oysa bugün modern düşünce, yorumun tarihsel ve çoğulcu boyutlarını daha fazla dillendirir.
Ayrıca, duyu ve duyguların düşünceyi bozabileceğini söylemek bazen aklı fazla merkezîleştirir. Halbuki çağdaş psikoloji ve nörobilim, duyguların karar verme süreçlerinde önemli bir rol oynadığını gösterir. Zira insan tamamen duygudan bağımsız düşünemez. Bu nedenle akıl ile duygu arasındaki ilişkinin daha dengeli ele alınması mümkündür.
Duyguların kritik değerine dikkat çeken Antonio Damasio’nun (d. 1944) ‘Descartes’in Yanılgısı’ adlı eseri bu açıdan bir tamamlayıcı unsur olarak düşünülebilir. Zira ispat ile sezgi birbirini tamamlar. Sezgi yoksa formalizm kuru kalabilir, formalizm belirtilmezse sezgi güvenilmez şeklinde etiketlenebilir.
8. Karakter İnşasındaki Rolü
Analitik düşünmenin temel çağrısı oldukça güçlü ve kapsamlıdır. İnsan olayları, olguları, algıları derince düşünür, titizlikle sorgular, etraflıca analiz eder. Fakat bunu yaparken bütünden asla kopamaz.
Dahası kişi hem vicdanının sesini dinler hem de ahlâkî ilkelerini korumak ister. Çünkü hakikati aramak yalnızca zihinsel bir faaliyete indirgenemez, o aynı zamanda duyusal, duygusal, fiziksel ve bedensel karşılıkları olan topyekün bir misyon ve karakter inşasıdır.
Bu yüzden analitik düşünce üretimine, sadece bir zekâ etkinliği şeklinde yaklaşıp daraltılamaz, ona insanın kendisini olgunlaştırma sürecinde tercih ettiği bir yol olarak bakılabilir. Bu açıdan analitik yorumlar, ekseriyetle rasyonalizm ile idealizm arasında köprü kurmaya çalışır, disiplinli ama aynı zamanda derinlikli bir perspektif ve tefekkür ortaya koyar.
Dahası onun üstlendiği bu rol, analitik düşüncenin bir özelliği olan belli ipuçlarından hareketle insanı yeni neticelere ulaştırma üslubudur. Gerektiğinde geçmişe iz sürülür, değişik alternatif ihtimaller hesaba katılır ve yepyeni sonuçlar devşirilir. Tahlilî metotlarla ve yer yer bütünü parçalara ayırarak, bazen de parçalardan bütüne giderek ortaya konan engin analitik izahlar, birbirlerini tamamlayan, olgunlaştıran, destekleyen ve dengeleyen çok renkli ve zengin düşüncelerin doğumunu da beraberinde getirir.
Olay öncesini, anını ve sonrasını hesaba katmak dahası hadisenin olduğu günü, dününü ve yarınıyla kare kare tahlil etmek, meseleye analitik düşünceyle bakabilmenin bir sonucudur. Böylesi bir felsefe için insana lazım olan şey selim akıldır yani şartlanmamış akıldır.
9. Netice
Bu yaklaşım esasında engin ve özgün bir düşünme çerçevesi sunmaktadır. Metin, görünüşte analitik düşüncenin felsefesini anlatıyor olsa da, arka planda insanın nasıl düşünmesi gerektiği, hakikate hangi yöntemle yaklaşabileceğini ve inanç-akıl-ahlâk ilişkisini nasıl kurması gerektiğini detaylı ve kapsamlı bir şekilde ortaya koyar.
Analitik düşünme metodunun en güçlü taraflarından biri, sürekli parça-bütün ilişkisine vurgu yapmasıdır. Bir şeyi anlamak için ayrıntıları incelemek gerekir; fakat bütünü de kaybetmek büyük bir yanılgıya yol açar. Modern ve seküler dünyanın en büyük problemlerinden biri tam da burada ortaya çıkar. Zira uzmanlaşma arttıkça insanlar bütünü göremez hâle gelir. Doktor hasta hakkında teşhiste bulunurken, insan bedenini doğru anlayabilmesi için yalnızca ilgili organa değil, organizmanın tamamına bakması gerekir. Aynı durum insanların hayatı, aileler, toplumlar ve düşünceler için de söz konusudur.
Doğruya ulaşmak ve meseleyi bütün yönleriyle kavramak için analitik düşünebilen bir dimağ, iz sürmesini bilir. İpuçlarını birbirine bağlayıp değerlendirebilir. Sağlıklı bir tarzda akıl yürütebilir. Neden, nasıl ve niçin gibi sorular üzerinde durabilir. Olayları birçok yönden çözümleyebilir ve ihtimalleri hızlı, planlı ve sistematik bir şekilde hesaplayabilir.
Analitik düşünme sistemini geliştirmiş insanlarda ciddi araştırma azmi olduğu görülür. Onlar, tetkik yaparken doğru kabul edilen tecrübî bilgileri dahi inceler ve onları sorgulamaktan çekinmezler. Zaman, imkân, mekân ve insan koordinatlarına göre doğrunun farklı tonlar alabileceğini mutlaka hesaba katarlar. Bu kişiler düşüncenin kolunu kanadını kıran ezberci, şekilci, taklitçi ve şartlı yaklaşımlardan uzak dururlar.
Kaynakça:
- Aristoteles, Organon, Birinci Analitikler, MEB Yayınları, Çeviri: Hamdi Ragıp Atademir
- Aristoteles, Organon, İkinci Analitikler, MEB Yayınları, Çeviri: Hamdi Ragıp Atademir
- Rene Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviri: Murat Erşen
- G. W. Leibniz, Monadoloji, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviri: Devrim Çetinkasap
- D. Hilbert ve S. C. Vossen, Geometry And The Imagination, American Mathematical Society
- Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, İdea Yayınları, Çeviri: Aziz Yardımlı
- Antonio Damasio, Descartes’in Yanılgısı, Varlık Yayınları, Çeviri: Bahar Atlamaz
