Rüzgârların Ninnisi / Selim Gül

Sıktıkça hicran damlarmış, kirpikleri sulu.

Esen rüzgârlar ninni söylermiş, uğultulu.

Ezer geçermiş uzun geceler, ev yok, bark yok.

Uğurlanmış eyyamullah, yarı aç yarı tok.

****

Üşüyormuş ruhu, kalbi sıcacık, dupduru.

Bir parça ekmek avuçta, ovduğu kupkuru.

Ufalanmış yavaş yavaş, elleri nasırlı.

Dağılmış alında çizgiler, sırlı mı sırlı…

****

Kimi acı, kimi tatlı akan nehir gibi…

Yarım küre tası soğukmuş, görünmüş dibi.

Hayat atlasıymış simada incecik izler.

Ağırca yükler taşımış, izzetle o dizler.

****

Yamaları derin yaradır, kanatmış zaman.

Yükselmezmiş çorbasından ne buhar, ne duman.

Derisi iffetten kırışmış, gömleği yırtık.

Bahar, garibin umurunda değilmiş artık.

****

Sıfırlamış kader ne varsa, helalden yana.

Yamaçlarından suyunu içmiş kana kana.

Sofrası Hızır sofrasıymış, bin bir bereket…

Yanaklarından goncalar açmış buket buket.

Selim Gül

This Post Has One Comment

  1. Ali Bulut

    “Rüzgârların Ninnisi” şiiri, ilk bakışta yoksulluğu, yaşlılığı ve yalnızlığı anlatan bir manzume gibi görünür. Ancak şiirin derin katmanlarına inildiğinde, onun aslında insanın varoluş karşısındaki duruşunu, zamanın yıpratıcı etkisini ve bütün kayıplara rağmen korunabilen insanlık onurunu anlattığı görülür. Şair, birkaç kıta içinde yalnızca bir insanın hayat hikâyesini değil, insan olmanın temel tecrübelerini de dile getirir. Bu yönüyle şiir, sosyal bir tasvir olmanın ötesinde güçlü bir felsefî ve ahlâkî derinlik taşır.

    Şiirin merkezinde bulunan kişi, hayatın sert şartlarıyla yoğrulmuş, yoksullukla ve mahrumiyetle sınanmış bir insandır. Uzun gecelerin ezip geçtiği, evin barkın olmadığı, yarı aç yarı tok yaşanan bir hayat tasviriyle karşılaşırız. Fakat şairin dikkat çektiği nokta, bu insanın içinde bulunduğu maddî şartlardan çok, bu şartlar karşısındaki tavrıdır. Çünkü şiirin hiçbir yerinde isyan eden, şikâyet eden ya da kaderine öfke duyan bir ses yoktur. Aksine, sessizce taşınan bir yük, vakur bir sabır ve derin bir teslimiyet hissedilir. Bu yönüyle şiir, insanın değerinin sahip olduklarında değil, mahrumiyetler karşısında sergilediği duruşta ortaya çıktığını savunur.

    Şair, insanı zamanın içinden geçen bir varlık olarak resmeder. Alındaki çizgiler, nasırlı eller, yıpranmış beden ve kırışmış deri sadece biyolojik yaşlanmanın işaretleri değildir. Bunlar aynı zamanda yaşanmışlığın, tecrübenin ve hayat mücadelesinin izleridir. “Hayat atlasıymış simada incecik izler” dizesi, insan yüzünü bir tarih kitabına dönüştürür. Her çizgi bir hatırayı, her kırışıklık bir mücadeleyi, her yara bir hikâyeyi taşımaktadır. İnsan böylece yalnızca yaşayan bir varlık değil, yaşadıklarıyla şekillenmiş bir anlam alanı hâline gelir. Zaman burada sıradan bir akış değil, insanı biçimlendiren ve dönüştüren görünmez bir güç olarak karşımıza çıkar.

    Şiirin en dikkat çekici özelliklerinden biri, acıyı yalnızca bir eksiklik veya talihsizlik olarak sunmamasıdır. Acı, burada insanı olgunlaştıran ve derinleştiren bir tecrübe olarak görünür. Bir parça kuru ekmekle yetinen, çorbasından duman yükselmeyen bu insan, hayatın sert gerçekleriyle yüzleşmiştir. Ancak bu yoksulluk onu küçültmez; aksine, insanî yönünü daha belirgin hâle getirir. Şair, maddî eksikliklerin insanın öz değerini belirlemediğini, asıl belirleyici olanın insanın iç dünyası olduğunu göstermektedir.

    Bu noktada şiirin merkezine yerleşen kavram “izzet”tir. “Ağırca yükler taşımış, izzetle o dizler” dizesi, şiirin ahlâkî omurgasını oluşturur. Buradaki izzet, kibir veya gurur değildir. İzzet, insanın zor şartlar altında bile kendi değerini koruyabilmesi, kendisini küçültmemesi ve vakarını muhafaza edebilmesidir. Şiirin kahramanı açtır, yorgundur, yaşlıdır ve belki de unutulmuştur; fakat onurunu kaybetmemiştir. Şair, okuyucuya insanın gerçek büyüklüğünün zenginlikte veya başarıda değil, ağır yükleri taşırken gösterdiği ahlâkî asalette bulunduğunu hatırlatır.

    Şiirde ruh ve beden arasındaki ilişki de dikkat çekici bir biçimde ele alınır. “Üşüyormuş ruhu, kalbi sıcacık, dupduru” dizesi, ilk bakışta bir çelişki gibi görünür. Ruh üşürken kalbin sıcak kalabilmesi, insanın dış dünyadan aldığı yaralara rağmen iç temizliğini koruyabilmesini simgeler. Hayatın zorlukları insanı kırabilir, yalnızlaştırabilir ve yorabilir; ancak kalbin saflığını ve merhametini tamamen yok edemez. Şairin çizdiği karakter, tam da bu nedenle güçlüdür. Onun gücü bedensel veya ekonomik değildir; iç dünyasının temizliğinden kaynaklanır.

    Son kıtada zamanın yaralayıcı etkisi daha belirgin hâle gelir. Yamalar artık yalnızca giysideki eksiklikleri değil, hayatın açtığı yaraları temsil etmektedir. Zaman burada pasif bir akış değil, insanın üzerine işleyen ve onu dönüştüren aktif bir güçtür. Fakat bu yaralanmışlığın içinde bile bir vakar vardır. Şiirin kahramanı hayatın ağırlığını taşımış, fakat onun altında ezilmemiştir. Bu nedenle şiirdeki yaşlı adam, mağlup olmuş bir insan değil; aksine, sessiz bir zafer kazanmış bir karakter olarak görünür.

    Şiirin son dizesi ise bütün metnin duygusal ve felsefî zirvesini oluşturur: “Bahar, garibin umurunda değilmiş artık.” Bahar, edebiyatın en eski sembollerinden biri olarak gençliği, umudu ve yeniden doğuşu temsil eder. Ancak burada baharın anlamını kaybettiğini görürüz. Bu durum yalnızca yaşlılığı değil, insanın dünyanın geçici cazibelerinden uzaklaşmasını da ifade eder. Artık mevsimlerin değişmesi, çiçeklerin açması veya tabiatın canlanması onun için belirleyici değildir. Çünkü hayatın daha derin gerçekleriyle karşılaşmış, varoluşun özüne yaklaşmıştır.

    Tasavvufî açıdan bakıldığında şiirdeki kişi, dünya nimetlerinden mahrum olmasına rağmen iç zenginliğini koruyan bir garip dervişi andırır. İffet, sabır, kanaat ve vakar gibi değerler onun şahsiyetinde birleşmiştir. Şairin “Derisi iffetten kırışmış” ifadesi, yaşlılığı biyolojik bir süreç olmaktan çıkarıp ahlâkî bir olgunluğun işareti hâline getirir. Sanki yıllar yalnızca bedeni değil, ruhu da terbiye etmiş; insanı daha derin, daha sade ve daha hakiki bir noktaya ulaştırmıştır.

    Sonuç olarak “Rüzgârların Ninnisi”, yoksulluğun, yaşlılığın ve yalnızlığın şiiri olmaktan çok; acı içinde korunan insanlık onurunun şiiridir. Şair, hayatın bütün sertliklerine rağmen temiz kalabilen bir kalbi, vakur kalabilen bir insanı ve zamanın aşındıramadığı bir haysiyeti anlatır. Bu şiirin asıl kahramanı yoksulluğun kendisi değil, yoksulluğa rağmen ayakta kalabilen insan ruhudur. Okuyucu şiirin sonunda şu düşünceyle baş başa kalır: İnsan, ne kadar şeye sahip olduğu ile değil; kaybettiklerinden sonra geriye neyi koruyabildiği ile ölçülür. Ve bazen en büyük zenginlik, dünyadan çok şey alamamış olsa da onurunu, merhametini ve insanlığını kaybetmemiş olmaktır.

Bir yanıt yazın