
Gençliğim, dostlarım, hatıralarımız canlandı bu şehirde.
Bayram dönüşü, yolum yıllar önce üniversite tahsili gördüğüm şehre düştü.
Daha şehrin girişinde, gönlümün en kuytu köşelerinde uykuya yatırdığımı sandığım hatıralar usulca gözlerini açtı. Sanki yıllardır kapalı duran eski bir sandığın kapağı aralanmış, içinden gençliğimin kokusu yükselmişti. Bir rüzgâr esti; ne ağaçların yapraklarını salladı ne de bulutları sürükledi… Doğrudan kalbimin üzerine dokundu.
O an anladım…
Bazı şehirler, bazı dostlar ve hatıralar unutulmuyormuş.
Aradan yıllar geçse de insanın içine kök salan hatıralar, ilkbaharda yeniden filiz veren bir ağaç gibi vakti gelince yeniden yeşeriyormuş.
Bu şehri ve tanıştıklarımı sevmiştim.
Hem de insanın ilk sevdiği şeyleri sevdiği kadar…
Sokaklarını, sabah serinliğini, akşam üzeri uzayan gölgelerini, pencerelerden sızan ışıkları, kaldırımlarda yürüyen insanlarını…
Gençliğimin en güzel yılları burada geçmişti.
Şehri batıdan doğuya yaran yolun üzerinde ağır ağır ilerlerken zamanın ne kadar acımasız ve ne kadar sessiz olduğunu düşündüm. Bir zamanlar bitmek bilmeyen yollar şimdi birkaç dakikada geride kalıyordu. Oysa insanın ömründen geçen yaklaşık kırk yıl, bir yolun değil, bir ömrün mesafesiydi.
Kırk yıl…
Dile kolay…
Bir çocuğun dedeye dönüşeceği kadar uzun…
Bir fidanın ulu bir çınar olacağı kadar derin…
Bir ömrün yavaş yavaş akşam vaktine yaklaşacağı kadar sessiz…
Sonra direksiyonu Ekşisu ve Akyazı tarafına çevirdim.
Yol boyunca uzanan ağaçlar, yıllardır görmediğim eski dostlar gibi önümden geçiyordu. Dağların eteklerine serilen yeşillikler, sanki gençlik günlerimden kalan bir tabloyu saklamış da bugün yeniden önüme koymuştu.
Derken…
Bir zamanlar köy olan o sakin beldeye vardım.
Ve gözlerim onu aradı…
O güzel eğitim yuvasını…
Hayatın hengâmesinden uzak, nice öğrencinin umutlarını büyüttüğü o mütevazı mekânı…
Fakat yerinde sessizlik vardı.
Bir zamanlar öğrenci seslerinin yükseldiği yerde şimdi rüzgâr dolaşıyordu.
Bir zamanlar pencerelerinde ışıklar yanan bina artık yoktu.
Depremlerin acımasız eli onu da alıp götürmüştü.
Aracımı kenara çektim.
Uzun uzun baktım.
Aslında baktığım şey boş bir arazi değildi.
Gözlerim görünmeyeni seyrediyordu.
Bir pencerenin önünde kitap okuyan öğrencileri, gençleri…
Koridorlarda yankılanan ayak seslerini…
Sınıflarda kurulan hayalleri…
Akşam çaylarının buharına karışan muhabbetleri…
Bir kitabın etrafında halka olmuş dostları…
Ve bir daha geri gelmeyecek kadar uzaklara gitmiş yılları…
İnsan bazen bir binanın yıkılışına üzülmüyor.
O binanın içinde kalan seslere üzülüyor.
Bir duvarın çökmesine değil…
O duvarlara sinmiş hatıraların sahipsiz kalmasına üzülüyor.
Bir an gözlerim doldu.
Çünkü bazı yerler taş ve topraktan ibaret değildir.
Bazı yerler dostlukla örülür.
Muhabbetle yükselir.
Hatıralarla ayakta durur.
İşte o eğitim yuvası da benim için böyleydi.
Orada yalnızca dersler okunmamıştı.
Orada gönüller birbirine dokunmuştu.
Birlikte kitaplar okunmuştu.
Saatler süren müzakerelerde fikirler olgunlaşmıştı.
Voleybol sahasında yükselen kahkahalar gökyüzüne karışmıştı.
Tenis kortunda geçen birkaç dakikalık rekabet bile yıllarca unutulmayacak hatıralara dönüşmüştü.
Şimdi düşündükçe insanın içi burkuluyor.
O güzel arkadaşların her biri başka şehirlerde…
Başka hayatlarda…
Başka telaşların içinde…
Kim bilir şimdi hangi pencerenin önünde oturuyorlar?
Hangi sokakta yürüyorlar?
Hangi akşam vakitlerinde geçmişi hatırlıyorlar?
Belki onlar da bazen durup uzaklara bakıyor…
Belki onların da gönlüne ansızın aynı hatıralar düşüyor…
Belki onlar da bir zamanlar aynı gökyüzünün altında kurulan dostlukları özlüyor…
Ekşisu’nun doğal maden suyuna, serin havuzlu sularına, mesire yerine vardığımda kuşluk güneşi yeryüzüne sabahın ilk altınlarını serpiyordu.
Ağaçların gölgeleri uzamıştı.
Rüzgâr yavaşlamıştı.
Maden suyunun sesi, yıllardır susturulmuş bir hatıranın dili olmuştu sanki.
Bir bankın kenarında durup etrafa baktım.
Tabiat susuyordu.
Ama hatıralar konuşuyordu.
Sessizlik vardı.
Ama içimde binlerce ses dolaşıyordu.
Gökyüzünde ağır ağır ilerleyen bulutlara baktım.
Sanki onlar da yağmur yüklüydü.
Tıpkı gönlüm gibi…
Yağmak ile susmak arasında kalan bulutlar gibi…
İnsan bazı zamanlar ağlamaz.
Fakat içinde yağmurlar başlar.
İşte o akşam da öyle oldu.
Kalbimin üzerinden kırk yıllık bir sonbahar geçti sanki.
Yaprak yaprak döküldü hatıralar.
Bir dostun gülüşü…
Bir arkadaşın sesi…
Bir kitabın arasında unutulmuş bir not…
Bir sınıfın penceresinden görünen manzara…
Hepsi birer birer gelip gönlümün kapısını çaldı.
Ve dönüş vakti geldiğinde anladım ki:
İnsan bazen bir şehri özlemiyor.
O şehirde bıraktığı gençliğini özlüyor.
Bazen bir binayı aramıyor.
O binanın gölgesinde kurulan dostlukları arıyor.
Ve bazen geçen yıllara üzülmüyor.
O yıllarla birlikte uzaklaşan insanlara üzülüyor.
Arkamda kalan şehir, akşamın mor ışıkları içinde yavaş yavaş gözden kaybolurken içimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Meğer bazı hatıralar yaşlanmıyormuş…
Saçlarına ak düşmüyor, yüzüne çizgiler inmiyor.
Yıllar onları eskitemiyor.
Çünkü bazı dostluklar zamana emanet edilmiyor;
Doğrudan kalbin en derin yerine bırakılıyor…
Evet…
Arkamda kalan şehir, akşamın mor ve mahzun ışıkları içinde yavaş yavaş gözden kaybolurken, içimde tek bir cümle yankılanıyordu:
Meğer bazı hatıralar yaşlanmıyormuş…
Saçlarına ak düşmüyor, yüzlerine çizgiler inmiyor, yıllar onları eksiltemiyormuş.
Çünkü bazı dostluklar takvim yapraklarına yazılmıyor; doğrudan kalbin en derin yerine nakşediliyormuş.
O an anladım ki insanın ömründe bazı şehirler vardır; üzerinden yıllar geçse de gönlündeki yeri değişmez. Bazı yollar vardır; ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, bir gün mutlaka hatıralarına çıkar. Bazı insanlar vardır; aynı sofrada oturmayalı, aynı gökyüzüne bakmayalı yıllar olsa da gönlündeki yerlerinden bir adım bile ayrılmazlar.
Arkamda bıraktığım şey bir şehir değildi aslında…
Bir avuç gençlikti.
Yarım kalmış sohbetlerdi.
Birlikte okunan kitapların arasında unutulmuş satırlardı.
Voleybol sahasında gökyüzüne yükselen kahkahalardı.
Bir bahar sabahının serinliğinde kurulan hayallerdi.
Ve şimdi dünyanın dört bir yanına savrulmuş güzel insanların hatıralarıydı.
Aracım uzaklaştıkça şehir gözden silindi.
Ama gönlümden silinmedi.
Ekşisu’nun serin suları, Akyazı’nın sakin ufukları, artık yerinde olmayan o mütevazı eğitim yuvası ve yılların ötesinden bana el sallayan dost yüzleri uzun süre benimle birlikte yol aldı.
Gökyüzünde ağır ağır ilerleyen bulutlar gibi ben de hatıraların gölgesinde ilerliyordum.
Yağmur yüklü bulutlar nasıl taşıdıkları yükü toprağa bırakmadan hafifleyemezse, insan da bazı özlemleri hatırlamadan huzur bulamıyor.
Bugün bu şehirde yalnızca eski sokakları görmedim.
Gençliğimi gördüm.
Dostlarımı gördüm.
Hatıralarımı gördüm.
Ve yıllardır sessizce bekleyen gönlümün bir köşesinin hâlâ orada kaldığını gördüm…
“Bugün bu şehirde yalnızca eski sokakları görmedim; gençliğimi gördüm, dostlarımı gördüm, hatıralarımı gördüm…”
Yazan: Fuat Çomaklı
