
Aylardan Temmuz, günlerden salı.
Berlin’in üzerine çöken o yapış yapış, nemli yaz sıcaklarından biri. Möckernbrücke U-Bahn istasyonunun yer altı peronundayım. Raylardan yükselen o tipik demir, toz ve balata kokusu havada asılı kalmış. Dijital panoya bakıyorum, tabela zalim: U7 — Rathaus Spandau: 8 dk.
Berlin standartlarında sekiz dakika, bu loş peronda küçük bir ömür demek.
Zamanı biraz olsun bükebilmek umuduyla elimdeki kitaba sığınıyorum.
Aslı Erdoğan, Bir Delinin Güncesi. Sayfaları karıştırırken parmağım duruyor, gözüm 22. sayfadaki o cümleye takılıyor:
“Kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edilen bir avuç gerçeklik tozunun peşindeyim.”
Tam bu cümlenin altını çizecekken, hemen arkamdaki demir banktan istasyonun uğultusunu yarıp geçen, tanıdık ama bir o kadar da zamansız bir mırıldanma yükseliyor. Coğrafyayı, mesafeleri ve Berlin’in o gri beton soğukluğunu bir anda buharlaştıran, içime işleyen bir feryat. Sanki birisi o “gerçeklik tozunu” tam da o an peronun ortasına savuruyor:
“Şêrînamin were bamin
Şêrîna min wez bê halim were bamin…”
Duruyorum. Kitaptaki cümle zihnimde asılı kalıyor. Kafamı hafifçe çevirip omzumun üzerinden arkaya bakıyorum. Geçmişin bütün yükünü omuzlarında taşıyan o kadını görüyorum. Ak pak tülbentiyle, yüzündeki her çizgisi ayrı bir göç hikayesi fısıldayan yaşlı bir Kürt teyzesi. Gözlerini rayların karanlığına dikmiş, dudaklarından dökülen her kelimeyle Kreuzberg’in yeraltında adeta başka bir evren inşa ediyor.
Hozan Şiyar
O an zihnim bana oyun oynuyor; bir an popüler kültürün tozlu raflarından Hozan Beşir’in adı geçiyor aklımdan. Ama hayır, hayır… Bu o değil. İnsan Aslı Erdoğan okurken kendi zihnine bile şüpheyle yaklaşıyor işte. Kafamı sallayıp kendime geliyorum.
Bu ses, o internet kafe köşelerinde ya da düğün kasetlerinde dinlediğimiz basitleştirilmiş aranjmanların çok ötesinde. Bu ciğerden gelen, adeta bağlamanın teline değil de doğrudan insanın kalbine basan ses Hozan Şiyar’ın (Şiyar Farqîn) ta kendisi.
Geleneksel bir Muş türküsü olan “Şêrîna Min” i, o kendine has yırtıcı, yaralı ve bir o kadar da mağrur gırtlağıyla hafızalarımıza kazıyan adam. Hozan Şiyar, o melodiyi öyle bir söylerdi ki, Kürtçe bilmeyen biri bile o “bêhal” olma durumunun, o “nav û cergêm tev bi xwîn e” (içim, ciğerim kan ağlıyor) feryadının ne anlama geldiğini iliğinde hissederdi. İşte arkamdaki teyze, Hozan Şiyar’ın o kasetlerden taşan ruhunu almış, Berlin’in soğuk metrosuna üflüyordu:
“Ku tu ji min bawer nakî nayî dîtina min
Piştî ez mirim tu qet neke şîna min…”
Gözlerimi teyzeden ayırıp önümdeki kitabın sayfalarını hızla çeviriyorum. 70. sayfaya geliyorum, satırlar adeta perondaki o anı selamlıyor:
“Kim olduğunu düşünmek zorunda kalmayanlar ya hep kazananlardır ya da gerçek vurdumduymazlar…”
Etrafıma bakıyorum. Akıllı telefonlarına gömülmüş, kulaklıklarından dışarıya tekno müzik ritimleri sızan Berlinli gençlere… Onlar kim olduklarını düşünmek zorunda kalmayan o “kazananlar” ya da “vurdumduymazlar” belki de. Ama hemen arkamdaki teyze ve elimdeki kitapla ben, o kayaların altını eşeleyip duran, her gün kim olduğunu yeniden hatırlamak zorunda kalan o sürgünleriz işte.
Möckernbrücke istasyonunda benim için zaman ve mekan tamamen birbirine giriyor. Bir Delinin Güncesi’nden sızan edebi delilik, Hozan Şiyar’ın o ödün vermez, yalın ve sarsıcı gırtlağı ve perondaki realite birbirinin içine geçiyor. Memleketinden binlerce kilometre uzakta, rayların uğultusuna kendi kadim acısını katık eden bir kadın ve onun tam ortasında, az önce kendi hafızasıyla ufak bir savaş vermiş olan ben.
Berlin, tam da bu yüzden Berlin işte benim için. Herkesin kendi gettosunu, kendi yalnızlığını, kendi deliliğini ve kendi sürgününü cebinde taşıdığı devasa bir köy.
Yaşlı teyzenin dudaklarındaki Kürtçe ağıt, tünelden istasyona doğru yaklaşan metronun yarattığı o sert rüzgara karışıyor. Kitabımı yavaşça kapatıyorum. Parmağım Aslı Erdoğan’ın yarım kalan bir cümlesinin üzerinde…
U7 nihayet karanlığın içinden iki büyük göz gibi belirdiğinde, perondaki herkesle birlikte aynı trene biniyorum. Kulaklarımda Hozan Şiyar’ın o dumanlı sesi, elimde yarım kalmış bir delilik güncesiyle, bir avuç gerçeklik tozunu cebime koyup Berlin’in karanlık tünellerinde kayboluyorum.

Kıymetli hocam emeğinize yüreğinize sağlık ❤