
Sevgili kızım, Pamuk Prensesim, Papim;
Bu satırları yazarken mevsim sonbahar… Ekim ayının son günleri…
Rüzgâr, sararmış yaprakları usulca dallarından ayırıp bilinmez yolculuklara çıkarıyor. Yağmur ince ince yağıyor. Bulutlar gökyüzünü ağır bir hüzünle örtmüş. Şehrin sokaklarında sessizlik dolaşıyor. Ağaçlar yapraklarını toprağa emanet ederken sanki bütün tabiat bir vedaya hazırlanıyor.
Pencerenin önünde duran yaşlı kavak ağacına bakıyorum. Her düşen yaprakta insan ömründen bir hatıra kopuyor sanki.
Ve o an düşünüyorum:
Mevsimler yalnızca ağaçlarda yaşanmıyor kızım… İnsanların da sonbaharları oluyor. Bazı yıllar vardır; yapraklar yalnız dallardan değil, insanların hayatlarından da dökülüyor.
İşte ben sana böyle bir sonbaharın içinden yazıyorum.
Belki bugün bu satırları yalnızca babanın mektubu olarak okuyacaksın. Belki yıllar sonra bir kütüphanenin sessiz raflarında, sararmış bir dergi sayfasının arasında yeniden karşılaşacağız. Belki de bu satırlar bizden sonra gelenlere bir dönemin sessiz şahidi olarak kalacak.
Çünkü bu mektup yalnızca sana yazılmadı kızım…
Bu mektup; yarım kalan hayallere, sessiz bırakılan insanlara, gözyaşlarını içine akıtan annelere, çocuklarına hasret kalan babalara ve kaderin ağır imtihanından geçen herkese yazıldı.
Yaşanan yıllar zordu kızım…
Memleketin üzerine görünmeyen bir sis çökmüştü. İnsanlar konuşurken seslerini alçaltıyor, yürürken gölgelerine bile temkinli bakıyordu.
Bir gecede değişen hayatlar…
Sabah uyandığında işsiz kalanlar…
Yarım kalan meslekler…
Kapanan kapılar…
Dağılan aileler…
Yabancı ülkelere savrulan hayatlar…
Ve en acısı…
Bir gecede değişen bakışlar…
Bir zamanlar aynı sofrayı paylaşanların birbirinden uzaklaştığı günler…
Bazıları korkudan sustu.
Bazıları görmezden geldi.
Bazıları ise hiç tanımamış gibi davrandı.
İnsan bazen düşmanının sözünden değil, dostunun sessizliğinden inciniyor kızım.
Yıllarca aynı yolda yürüdüğün insanların gözlerini kaçırması ağır geliyor.
Selamını esirgemesi ağır geliyor.
Aynı havayı soluduğun insanların senden uzaklaşması ağır geliyor.
Fakat kader bazen insanı en çok sevdiği yerden imtihan ediyor.
Ben de o günlerde…
Yıllarımı verdiğim mesleğim bir sabah ansızın elimden kayıp gitti.
Tahtalar sustu.
Ders zilleri sustu.
Koridorlar sustu.
Öğrencilerimin gözlerinde gördüğüm umut sustu.
Bir ömrün emeği sessizce hatıralara karıştı.
İnsan bazen bir mesleği kaybetmiyor kızım…
Ömründen bir parçayı kaybediyor.
Ardından gelen günler ise başka bir hikâyenin başlangıcı oldu.
Bir gece…
Saatler gece yarısını geçmişti.
Şehir uyuyordu.
Evimizin ışıkları yanıyordu.
Her şey olağan görünüyordu.
Oysa kader görünmeyen sayfalarını açmak üzereydi.
Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki insan bazı vedaların son veda olduğunu bilmiyor.
Bazı sofralardan son kez kalktığını bilmiyor.
Bazı kapıları son kez kapattığını bilmiyor.
Bazı yüzlere son kez baktığını bilmiyor.
Ben de bilmiyordum.
O gece evden çıkarken ardımda yalnızca bir ev bırakmadım.
Bir ömür bıraktım.
Biriktirdiğim hatıraları bıraktım.
Dualarımı bıraktım.
Hayallerimi bıraktım.
Ve en çok da seni bıraktım kızım…
Çünkü sen benim yalnızca evladım değildin.
Sen benim sırdaşımdın.
Sen benim yarım kalan cümlelerimi tamamlayan kişiydin.
Bazen dostum…
Bazen dert ortağım…
Bazen de konuşmadan anlayan tek insandın.
Bu yüzden ayrılık herkesten önce sana dokundu içimde.
Demir kapılar kapanırken ilk seni düşündüm.
“Şimdi kızım ne yapıyordur?”
“Acaba ağlıyor mudur?”
“Acaba güçlü durabilecek midir?”
Sonra seni hatırladım.
Metanetini…
Karakterini…
İnancını…
Ve içime sessiz bir huzur doğdu.
Çünkü biliyordum.
Benim kızım üzülse de yıkılmazdı.
Ağlasa da dağılmazdı.
Çünkü onun kalbi sevgiyle, sabırla ve inançla yoğrulmuştu.
Cezaevine geldiğim ilk günlerde geceler çok uzundu.
Saatler geçmek bilmiyordu.
Sessizlik insanın içine işliyordu.
Ve insan sessizlikle baş başa kalınca geçmişini yeniden yaşamaya başlıyor.
Bir çocuğun ilk adımlarını…
İlk kelimelerini…
İlk okul gününü…
İlk karne sevincini…
Sonra yılların nasıl geçtiğini…
Ben de seni düşünüyordum.
Çocukluğunu…
Gülüşünü…
Yürüyüşünü…
Üniversite yollarına düşüşünü…
Hayallerini…
Belki bir ders çıkışında kampüs yolunda yürüyordun.
Belki kimseye anlatamadığın bir hüznü içinde taşıyordun.
Belki insanların sorularından kaçıyordun.
Belki bir kütüphanenin sessiz köşesinde kitap okuyordun.
Belki de aynı saatlerde ellerini semaya kaldırıp benim için dua ediyordun.
İşte o düşünce bana güç veriyordu.
Çünkü insanın arkasında dua eden bir evladı varsa aslında hiçbir zaman yalnız değildir.
Bazen geceleri gözlerimi kapatıyorum kızım…
Demir kapılar kayboluyor.
Duvarlar çekiliyor.
Yıllar geriye doğru akıyor.
Seni görüyorum…
Küçücük ellerinle parmağıma tutunmuşsun.
Düşe kalka yürümeye çalışıyorsun.
Sonra bir başka hatıra geliyor.
Okula başladığın ilk gün…
Sonra genç bir kız oluyorsun.
Sonra üniversite yollarına düşüyorsun.
Ve ben bir köşede oturmuş zamanın nasıl bu kadar hızlı geçtiğini anlamaya çalışıyorum.
İnsan bazen özgürlüğünü özlüyor.
Mesleğini özlüyor.
Dostlarını özlüyor.
Fakat evladının sesine hasret kalınca…
İşte o zaman yüreğinde tarif edemediği bir boşluk açılıyor.
Burada sabahlar ezan sesiyle başlıyor.
Teheccüd vakitlerinde koridorlara çöken sessizlik bazen bir dağ kadar ağır oluyor.
Sonra sabah oluyor.
Parmaklıkların arasından görünen küçücük gökyüzüne bakıyorum.
Aynı göğün altında senin de yaşadığını bilmek içimi ferahlatıyor.
Belki aynı yıldızlara bakıyoruz.
Belki aynı rüzgâr yüzümüze değiyor.
Belki aynı anda ellerimizi semaya kaldırıyoruz.
İşte o zaman mesafeler küçülüyor.
Çünkü dua demir kapılardan geçiyor kızım.
Dua mesafe bilmiyor.
Dua sınır tanımıyor.
Ve Rabbim, gözyaşının dilini bütün dillerden iyi biliyor.
Yıllar sonra bu satırları kim okursa okusun şunu bilsin:
İnsan bazen her şeyini kaybettiğini sanıyor.
Mesleğini…
Makamını…
İmkânlarını…
Özgürlüğünü…
Fakat sevgisini kaybetmemişse hâlâ zengindir.
İnancını kaybetmemişse hâlâ güçlüdür.
Umutlarını kaybetmemişse hâlâ ayaktadır.
Ben burada bunu öğrendim.
Ve öğrendiğim en büyük hakikat şu oldu:
İnsan elinden alınanlarla değil, gönlünde koruyabildikleriyle yaşar.
Benim gönlümde ise siz varsınız.
Dualarınız var.
Hatıralarımız var.
Ve yeniden kavuşacağımız günlere olan inancımız var.
Bir gün bu ayrılık bitecek.
Bu demir kapılar ardımızda kalacak.
Yine aynı sofranın etrafında oturacağız.
Çaylarımız buhar verecek.
Konuşmalar yarım kalmayacak.
Sen anlatacaksın.
Ben dinleyeceğim.
Ve bugünleri sabrın, duanın ve tevekkülün hatırası olarak anacağız.
Belki gözlerimiz dolacak.
Belki uzun süre susacağız.
Ama şunu bileceğiz:
Hiçbir ayrılık sonsuza kadar sürmemiştir.
Hiçbir gece sabahsız kalmamıştır.
Hiçbir gözyaşı sahipsiz bırakılmamıştır.
Derslerine sarıl kızım.
Hayallerinden vazgeçme.
Başını dik tut.
Gözlerini ufuktan ayırma.
Çünkü senin güçlü duruşun burada babanın yüreğine kuvvet veriyor.
Ve bil ki…
Aramıza şehirler girse de…
Yollar uzasa da…
Demir kapılar kapansa da…
Bir babanın duası evladına ulaşmanın yolunu mutlaka bulur.
Seni bugün de özlüyorum.
Yarın da özleyeceğim.
Ömrüm oldukça özleyeceğim.
Fakat kavuşacağımız güne olan inancımı hiçbir zaman kaybetmeyeceğim.
Çünkü her sonbaharın ardından bir bahar gelir.
Her gecenin ardından sabah doğar.
Ve Allah sabredenleri asla yalnız bırakmaz.
Seni hasretle, özlemle, duayla ve bütün kalbimle kucaklayan baban…
Fuat Çomaklı

Evet bir dönemi çok iyi yansıtan turnusol bir yazı olmuş..
Akıl mantık durmuş, duygu sel olmuş, bizden öncekilerin çektikleri bize rehber ve yol olmuş..
Tebrikler Fuat hocam…ellerin dert görmesin…
Mükemmel bir yazı olmuş. Tebrikler
Teşekkürler