Siren Sesi Olmayanlar / Gökhan Bozkuş

Az önce bir ambulans geçti Osloerstraße’de.

   Sirenini duydum. Kırmızı ışığa aldırmadan dörtyoldan geçti. Birkaç saniye sonra ikinci bir ambulansın sesi duyuldu. Aynı telaş, aynı ışıklar, aynı acele…

   Berlin gibi kuralların ciddiye alındığı bir şehirde, kırmızı ışıkta geçmek normalde yapılabilecek en basit şeylerden biri değildir. Kırmızı, kırmızıdır. Dur denmiştir. Şerit bellidir. Yol bellidir. Sıra bellidir.

Ama ambulans geldiğinde bütün bunlar bir anlığına yer değiştirir.

Kırmızı ışık durur.

Yeşil ışık bekler.

Diğer araçlar kenara çekilir.

Gerekirse ambulans ters şeride girer. Gerekirse normalde kimsenin girmemesi gereken bir yerden geçer. Ve hiç kimse arkasından bağırmaz:

“Hey! Sen kırmızıda geçtin.”

Çünkü herkes bilir.

Orada kırmızı ışıktan daha önemli bir şey vardır.

Bir insanın hayatı.

Belki bir evde biri nefes alamıyordur. Belki bir çocuk düşmüştür. Belki bir yaşlı adamın kalbi durmuş, bir kadının bilinci kapanmış, bir insan kan kaybediyordur.

Biz bütün bunları bilmeyiz.

Ama sireni duyarız.

Ve siren bize şunu söyler:

Şu anda normal zamanlardan biri değil.

Belki insan hayatının en büyük yanılgılarından biri de budur.

Sadece sireni duyduğumuz aciliyetleri ciddiye alırız.

Oysa bazı insanların hayatında siren sesi çıkmaz.

Bir insanın yüzü düşer.

“İyi misin?” demeyiz.

Bir arkadaşımız uzun zamandır aramaz.

“Bir şey mi oldu?” diye sormayız.

Birisi konuşurken cümlesinin ortasında susar.

Biz de konuyu değiştiririz.

Bir insan yardım ister ama bunu yüksek sesle söyleyemez.

“Şimdi sırası değil,” deriz.

Çünkü bizim de işlerimiz vardır.

Bizim de yetişmemiz gereken yerler, tamamlamamız gereken görevler, uymamız gereken kurallar vardır.

Ve hayat devam eder.

Belki de en tuhafı budur:

Trafikte ambulansın önünü açmak için kendi düzenimizden birkaç dakika vazgeçeriz.

Ama bir insan için hayatımızın düzenini birkaç dakika bozmak bize ağır gelir.

Ambulans geldiğinde kırmızı ışığın anlamını askıya alırız.

Ama bir insanın gözlerindeki kırmızıyı, uykusuzluğunu, çaresizliğini, korkusunu görmezden gelebiliriz.

Çünkü trafik ışığının bir dili vardır.

İnsanların ise çoğu zaman yoktur.

Kırmızı ışık bize bağırır:

Dur!

Ambulansın sireni bağırır:

Yol ver!

Ama hayatındaki acıyı sessizce taşıyan insan sana hiçbir şey söylemeyebilir.

Belki sadece biraz daha fazla susar.

Belki eskisi kadar gülmez.

Belki mesajlarına daha geç cevap verir.

Belki “iyiyim” der.

Ve biz de inanırız.

Çünkü onun “iyiyim” demesi, bizim hayatımızı kolaylaştırır.

Oysa bazen “iyiyim”, insanın söyleyebildiği en sessiz yardım çağrısıdır.

Kurallar elbette gereklidir.

Kuralsız bir şehir yaşayamaz. Kuralsız bir toplum ayakta kalamaz. Herkes kendi aciliyetini gerekçe gösterip kırmızı ışıklardan geçmeye başlarsa, sonunda gerçek acil durumların da yolu kapanır.

Ama belki asıl mesele, hangi durumda kuralın önünde duracağımızı bilmek değildir.

Asıl mesele, hangi durumda bir insanın karşımızda durduğunu fark edebilmektir.

Çünkü ambulansın sireni vardır.

İnsanın yoktur.

Ambulans geldiğinde herkes yol verir; çünkü onun acelesinin kendilerinden daha büyük olduğunu bilirler.

Oysa hayatın içindeki bazı acılar sessiz gelir.

Bir telefonun ucunda bekler.

Bir sofrada susar.

Bir kapının önünde durur.

Bir insanın yüzünde, kimsenin fark etmediği küçücük bir çatlak olarak belirir.

Ve biz çoğu zaman onu fark ettiğimiz hâlde geçip gideriz.

Çünkü siren çalmıyordur.

Çünkü kırmızı ışık yanmıyordur.

Çünkü bize kimse “dur” dememiştir.

Belki de insanlığımız tam burada başlar:

Kimsenin bize dur demediği yerde durabilmekte.

Ve belki bazı günler, yol vermemiz gereken şey bir ambulans değil, karşımızdaki insanın çaresizliğidir.

Bunun için siren beklememek gerekir.

Bir yanıt yazın