Bazen bir ressamı anlamak için hayatını bilmek gerekmez. Bir resmin karşısında birkaç dakika durmak yeterlidir.
Resim size hiçbir şey anlatmıyormuş gibi görünür önce. Sonra, nedense, siz ona bir şey anlatmaya başlarsınız.
İranlı ressam İman Afsarian’ın resimleriyle karşılaştığımda bende böyle bir duygu oluştu. Boş mekânlar çiziyor. Odalar, duvarlar, pencereler, kapılar… İnsan yok. Kalabalık yok. Hareket yok.
Ama garip olan şu: Bu mekânlar boş oldukları hâlde yalnız değiller.
Bir odanın içinde insan olmayabilir; fakat o odada bir zamanlar yaşanmış hayatın izi kalır. Duvarın rengi, bir pencerenin aldığı ışık, eski bir eşyanın durduğu yer… Sanki insan gitmiş ama yokluğu odada kalmıştır.
Belki de Afsarian’ın resimlerinde asıl gördüğümüz şey boşluk değil, yokluktur.
Bir insanın artık orada olmamasıyla, hiç orada olmamış olması aynı şey değildir.
Boş bir sandalye, sadece bir sandalye değildir mesela. Birinin oturmuş olabileceğini düşündüğümüz anda nesne olmaktan çıkar; hafızanın bir parçasına dönüşür.
Afsarian’ın mekânları bana zamanın da bir çeşit eşya olduğunu düşündürüyor. Kullanmadığımız, dokunmadığımız hâlde biriktirdiğimiz bir şey… İnsanlar gider, evler kalır. Sesler susar, duvarlar kalır. Hayatlar biter, pencereler sabahları yine ışığı içeri alır.
Sonra başka bir sanatçıya geçelim. Bambaşka bir kapı gibi…
Yayoi Kusama.
İlk bakışta Afsarian’ın tam karşısında duruyor sanki.
Biri sessizliği resmediyor, diğeri neredeyse sessizliği boğacak kadar çok şey söylüyor.
Kusama’nın dünyasında noktalar var. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca nokta. Aynalar var. Tekrarlar var. Sonsuzluk hissi var.
Ama biraz dikkatli bakınca Kusama’nın dünyası da boşlukla ilgilidir.
Çünkü sonsuzluk fikri insanı sonunda aynı soruya getirir:
Ben bu sonsuzluğun neresindeyim?
Aynalar çoğaldıkça insan kendi sınırlarını kaybeder. Bir noktadan sonra nerede başladığımızı, nerede bittiğimizi kestiremeyiz. Bir beden, sonsuz yansımanın içinde küçücük bir noktaya dönüşür.
Belki Kusama’nın noktaları da bunun için bu kadar etkileyicidir.
Tek bir nokta küçüktür.
Ama milyonlarca nokta bir araya geldiğinde artık tek tek noktaları göremezsiniz. Kendinizi onların arasında kaybedersiniz.
Ve burada iki sanatçı, hiç beklemediğimiz bir yerde buluşur.
Afsarian bize yokluğu gösterir.
Kusama ise sonsuzluğu.
Biri bir odanın içindeki eksiklikten söz eder, diğeri insanın kendisini sonsuzluğun içinde kaybetmesinden.
Ama ikisinin de sorduğu soru belki aynıdır:
İnsan gerçekten ne kadar yer kaplıyor?
Bir insan bir odayı terk ettiğinde geriye ne kalır?
Bir insan sonsuzluğun içine baktığında kendisinden geriye ne kalır?
Belki de sanatın güzel tarafı tam burada başlıyor. Sanatçı bize cevabı vermiyor. Önümüze bir görüntü bırakıyor ve sonra sessizce çekiliyor.
Biz o boş odaya giriyoruz.
Biz o aynaların arasına karışıyoruz.
Ve bir süre sonra resme değil, kendimize bakmaya başlıyoruz.
Belki Afsarian’ın boş odaları bu yüzden bu kadar dolu.
Belki Kusama’nın sonsuzluğu da bu yüzden bu kadar yalnız.
Çünkü insanın en büyük paradokslarından biri şu olabilir:
Kalabalıkların içinde kendimizi kaybedebilir, bomboş bir odada ise kendimizi bulabiliriz.
Ve belki iyi bir resim, bize dünyayı göstermekten çok, dünyaya bakarken aslında kendimize baktığımızı hatırlatır.

