
Güzelim Anadolu…
Bir zamanlar toprağından sabır, taşından metanet, suyundan berraklık, insanından merhamet yükselen bu aziz yurt; şimdi rengi solmuş bir akşamın hüznüne bürünmüş, sanki kendi sessizliğinin içinde derin derin düşünür hâle geldi.
Son yıllarda gökyüzümüzü yalnızca bulutlar değil, ağır bir hüzün de kapladı.
Nice evlerin ışığı erken söndü. Nice ocakların ateşi küle döndü. Aynı sofranın etrafında diz çöken insanlar, zamanın sert rüzgârlarıyla dünyanın ayrı köşelerine savruldu. Kimi doğduğu toprağı gözlerinde biriken yaşlarla geride bıraktı; kimi susmayı, kimi susmayıp bedel ödemeyi göze aldı.
Belki de bütün yaraların en derini, insanın kendi yurdunda kendisini yabancı hissetmesiydi.
Ahlâkı hayatının sessiz rehberi, vicdanı yolunun kandili, doğruluğu en büyük serveti bilen nice güzel insan; gönlünde taşıdığı memleket hasretiyle uzak diyarlara yürüdü. Arkalarında yalnızca boş odalar, kapanan kapılar ve pencerelerde uzun süre bekleyen mahzun bakışlar kaldı.
Bir çoğunun hafızasında, anlam veremediği ayrılıkların gölgesi büyüdü.
Sonra hakikatin aynası çatladı.
Yalan, hakikatin elbisesine büründü; algı, gerçeğin önüne geçti. Doğruya eğri, eğriye doğru denildi. Kelimelerin anlamı aşındıkça, insanların birbirine olan güveni de sessizce eksildi.
Öyle bir zamana geldik ki insan, artık yalnızca “Neye inanmalıyım?” diye değil, “Kime inanmalıyım?” diye sormaya başladı.
Oysa bir toplumun en büyük kaybı; malını, makamını, servetini veya huzurunu yitirmesi değildir.
Asıl kayıp, vicdanın sesinin kalabalıklar arasında duyulmaz hâle gelmesidir.
Çünkü vicdan sustuğunda yalnızca bir insan değil, bir toplumun ruhu da sessizleşir.
İşte insanı en çok bu düşündürüyor:
Bir insanın yıllarca yüreğinde memleket kokusunu taşıması…
Bir dostluğun suskunlukta erimesi, bir kardeşliğin kırgınlıkla eksilmesi…
Bunların hiçbiri hayatın kenarında kalmış küçük hikâyeler değildir.
Bunlar, bir milletin kalbinde biriken sessiz yaralardır.
Ve insan, gecenin en tenha saatinde bütün sesler sustuğunda, kendi vicdanıyla baş başa kaldığında bazı soruların önünden kaçamıyor:
Birbirimizin kalbine giden yolları ne zaman kaybettik?
Merhameti ne zaman bu kadar uzağa bıraktık?
Hakikati söylemek neden bu kadar ağır bir bedel hâline geldi?
Belki de asıl mesele, cevabı bulamamak değil; bu soruları sormaktan vazgeçmemektir.
Çünkü insanın içinde hâlâ bir vicdan varsa, karanlığın bütünüyle hüküm sürdüğünden söz edilemez.
Ve inancımız bize, hüzünlerin en koyu yerinde bile başka bir hakikati hatırlatır:
Hiçbir gece sonsuz değildir.
İnsanların unuttuğunu sandığımız hiçbir şey Allah’ın ilminden uzak değildir. Görünmeyen gözyaşını gören, söylenmeyen sözü bilen, insanın kalbinin en kuytu köşesinde sakladığı sızıyı dahi işiten bir Kudret vardır.
Bu yüzden umudumuzu kaybetmiyoruz.
Çünkü insanın hesabı sınırlıdır; kaderin hükmü ise sonsuzdur.
Bugün karanlık görünen ufkun ardında, mutlaka kendi vaktini bekleyen bir şafak vardır. Belki yarın, bugün sustuğumuz yerden yeniden merhamet konuşacaktır. Adalet yeniden vicdanlarda karşılık bulacak, kardeşlik kırıldığı yerlerden yeniden filizlenecektir.
Anadolu nice acılar gördü.
Nice savaşların dumanını, nice göçlerin ayak izini, nice ayrılıkların gözyaşını bağrında taşıdı. Nice evler yıkıldı, nice şehirler sustu; fakat bu toprak yine de ayağa kalkmayı bildi.
Çünkü Anadolu’nun mayasında yalnızca toprak yoktur.
Sabır vardır.
Vefa vardır.
Dua vardır.
Ve küllerin altında bile sönmeyen bir umut vardır.
Belki bugün Anadolu yorgundur.
Belki gönlü kırılmış, sesi kısılmış, göğüne uzun bir hüzün çökmüştür.
Fakat toprak, içine düşen iyilik tohumunu unutmaz.
Yağmurun altında sessizce bekleyen bir tohum nasıl zamanı geldiğinde toprağı yarıp gün ışığına kavuşuyorsa, iyilik de vakti geldiğinde karanlığın bağrından yeniden yükselecektir.
Bir gün bu yaralı coğrafyanın bağrından yeniden merhamet yükselecek; vicdan yeniden ayağa kalkacak; kardeşlik yeniden aynı sofranın etrafında toplanacak.
Hakikat ise üzerine çekilen bütün perdeleri birer birer aralayarak kendi ışığına kavuşacaktır.
Bize düşen, o güne kadar kalbimizi karartmamak…
Vicdanımızı susturmamak…
Kinle değil merhametle konuşmak…
Ve hakikate olan inancımızı kaybetmemektir.
Çünkü insan şaşabilir.
Zaman değişebilir.
Düzenler kurulup yıkılabilir.
Kelimeler çarpıtılabilir, hakikat bir süreliğine gölgelenebilir.
Fakat hakikatin sahibi değişmez.
O; dökülen her gözyaşını bilir.
Kırılan her kalbi görür.
Söylenmeyen her sözü işitir.
Karanlıkta bırakılan her hakikati gözetir.
Bu yüzden Anadolu bugün hüzünlü olabilir.
Ama umutsuz değildir.
Çünkü gecenin koyuluğu ne kadar derin olursa olsun, şafak kendi vaktini bilir.
Ve bazen en uzun gecenin bağrında, görünmeyen bir yerden ilk ışık çoktan doğmaya başlamıştır.
Yeter ki insan, karanlığa bakarken gökyüzünü unutmasın.
Yeter ki vicdanını kaybetmesin.
Yeter ki hakikatin bir gün mutlaka kendi ışığına kavuşacağına inansın.
Yazan: Fuat Çomaklı
