Berlin Hikâyeleri: Rayların Arasındaki Memleket / Gökhan Bozkuş


 

   Berlin bugün kaskatı. Buzdan bir örtü sarmış şehri. Gökyüzü gri bir beton blok gibi üzerimize çökmüş, kaldırımlar cam kırığı gibi parlayan sinsi bir buz tabakasıyla örtülü. Adım atmak, hayata tutunmak kadar zor. Dışarıdaki bu dondurucu sessizlikten kaçıp kendimi Osloer Straße durağının o uğultulu derinliğine, U8’in geniz yakan yapay sıcaklığına bıraktım. 5 dakika vardı Ubahn’ın gelmesine.
  Kulaklığımda “Bu Tepe Pullu Tepe” türküsü çalıyor… Bağlamanın teli her titrediğinde, Berlin’in o meşhur grafitili duvarları siliniyor, yerini kerpiç evlerin güneş yanığı kokusuna bırakıyor. Tam o sırada, bankta yanımda oturan, kasketi alnına hafifçe düşmüş, yüzü coğrafyanın kederli atlasını andıran bir amca eğildi:
“Hele de bakayım evlat, ne dinliyorsun böyle dertli dertli?”
   Şaşkınlığım buz gibi dağıldı. Berlin’in bu kaotik havasında, kimsenin kimseye değmediği bu yeraltı dünyasında, birinin beni Türkçeyle, hem de samimi Anadolu aksanıyla selamlaması imkânsız bir tesadüf gibiydi. “Bu Tepe Pullu Tepe amca…” dedim, kulaklığımın tekini ona uzatarak.
    Bir süre dinledi. O an, Hüseyin Amca’nın bakışları rayların karanlığında kayboldu, çok uzaklara, Munzur’un hırçın sularına gitti. Dersim’liydi Hüseyin Amca. “Ah be evlat,” dedi iç çekerek, sesi metronun gürültüsünü bastıran bir içtenlikle. “Gurbet dediğin tam da budur işte. Dışarıda dünya buz tutar, sen bir türküyle ısınırsın. Biz buraya ‘tamamlanmaya’ geldik, eksiklerimizi yamamaya… Ama bak, saçlarımıza karlar yağdı, yine de bir yanımız hep o tepenin ardında, bir taşı eksik kalmış duvar gibi yarım.”
   Gözlerindeki o tamamlanmamışlık hissi, Berlin’in grisine karışıyordu. O hissi okuyabilmek mümkündü. Bu alafabeyi okumayı ninemden öğrenmiştim. Okula hiç gitmemiş olan ninem çok güzel okurdu insan çehresine kazınan o alfabeyi. Ama yine de bir umut kırıntısı vardı sesinde; sanki o türkü, onun hiç gidemediği ama hiç de terk etmediği o köye giden gizli bir geçitti. “Umut,” dedi, metronun rüzgarı elbiselerini savururken, “Senin o kulaklığından taşan bu sestedir. Biz kökümüzü getiremedik ama sızısını yanımızda taşıdık. Sen dinle ki, o tepeler bizden sonra da pullu kalsın.”
Sarı Ubahn (metro)  çığlık atarak istasyona girdiğinde ayağa kalktı. Nasır tutmuş, sıcak eliyle omzuma hafifçe dokundu. O dokunuşta sadece bir veda değil, koca bir tarihin devir teslimi vardı.
   Hüseyin Amca içeriye giren insanların içinde kaybolurken, dışarıdaki buzun artık beni üşütmeyeceğini biliyordum. Çünkü cebimde bir türkü, içimde Berlin’in ortasında açmış bir Dersim çiçeği vardı. Bu Tepe Pullu Tepe şarkısı bitmişti şimdi “Pınar Başından Bulanır” türküsü çalıyordu.

Pınar başından bulanır, canım oy
İner, ovayı dolanır, canım oy
Sende çok hâller bulunur, canım oy
Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmezsem
Hâlım yaman olur
Hâlım yaman olur, vay
Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmezsem
Hâlım yaman olur
Hâlım yaman olur, oy
Hiç ovaya inmedin mi, canım oy?
Aşk oduna yanmadın mı, canım oy?
Can yakmaya doymadın mı, canım oy?
Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmezsem
Hâlım yaman olur
Hâlım yaman olur, oy
Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmezsem
Hâlım yaman olur
Hâlım yaman olur, oy
Yaz görmemiş kışa benzer, canım oy
Dert görmemiş başa benzer, canım oy
Çok içmiş sarhoşa benzer, canım oy
Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmezsem
Hâlım yaman olur
Hâlım yaman olur, oy
Dağlar duman olur
Çayır çimen olur
Ben yâri görmezsem
Hâlım yaman olur
Hâlım yaman olur, oy

This Post Has 2 Comments

  1. Büşra

    …burun direği sızladı, göz yaşardı.
    Gurbetin sızısı meğer, vatanda da çekilebiliyormuş.

Bir yanıt yazın