İnsan, zamanı sadece tüketen, hayatı lineer yaşayan bir varlık şeklinde tarif edilemez. O aynı zamanda yaşamı anlamlandıran, katmanlandıran ve yeniden kurabilen bir varlıktır. Bu yüzden geçmiş, basitçe geride kalmış bir anlar dizisi olamaz. Mazi, varoluşun içinden süzülerek bugüne taşınan bir anlam yoğunluğudur. Çocuklukta yaşanan bir Ramazan’ın bir başka oluşu tam da burada başlar. O, takvimdeki bir zaman dilimi veya bir gösterge olmaktan öte, bir varlık hâlidir.
Çocukluk, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin henüz parçalanmadığı bir dönemdir. Bu devirde zaman, saatlere bölünerek pek idrak edilemez; aksine bekleyişlerle, sezgilerle ve duygularla akar gider. Ezanın minareden yükselmesini bekleyen kulak, sadece yüce bir sese odaklanmaz, varlığın ritmini duymak ister. İftar sofrasının hazırlanışı, yalnızca bir yemek düzenini andırmaz, dünyanın anlamlı bir bütün olarak tecrübe edilmesini de sağlar. Nesneler henüz araçsallaşmamış, ilişkiler henüz yabancılaşmamıştır. Sofra, sadece sofradır; ama aynı zamanda huzurdur, birliktir, paylaşmadır, sessiz bir metafizik zemindir.
Zaman ilerledikçe bu bütünlük çözülür. İnsan yaş aldıkça, artık saf çocuksu yaşayan kıvamda duramaz, hesaplayan, karşılaştıran ve mesafe koyan bir özneye dönüşür. Çocuklukta kendiliğinden, doğal olan şeyler, yetişkinlikte bilinçli tercihlere hatta zorunluluklara dönüşür. Böylesi bir başkalaşma, sadece kişisel değişim olarak tanımlanamaz; bu aynı zamanda dünyanın rasyonel acılarla süslü anlamının da çözülmesidir. O yüzden geçmişe duyulan özlem, aslında kaybolan olaylardan ve anılardan ziyade, yitirilen bir varlık tarzınadır.
İnsandaki hafızaya, yalnızca güzelleştiren bir güç ve potansiyel şeklinde bakmak indirgemeci bir yaklaşım olur. Bellek, aynı zamanda açığa çıkaran, sorgulayan ve dönüştüren insani bir istidattır. Çocuklukta bayramlık giysilerin heyecanıyla uyuyan bir küçük bilinç, zamanla o sevincin arkadaşlar arasında eşitsiz dağıldığını fark eder. Herkesin aynı imkâna sahip olmadığını görmek, masumiyetin kırıldığı bir andır. Bu kırılma, insanı iki seçenekle karşı karşıya bırakır: Ya geçmişi romantize ederek unutmak ya da hatırlayarak sorumluluk almak. Gerçek anlamda olgunluk, ikinci yolu seçmekle başlar.
Bu noktada Ramazan ayındaki dini pratikler de yeni bir anlam kazanır. Çocuklukta ezan, sadece iftar açmak için beklenen bir işaretken; yetişkinlikte o, zamanın kutsalla kesiştiği bir çağrıya dönüşür. Teravih, topluca yapılan bir ibadet olmakla beraber, kişinin kendini aşma çabasıdır. Okunan dualar ve salavatlar, artık yalnızca tekrar edilen mübarek sözler midir, yoksa varoluşun sınırlarına yönelen bir iç konuşma mıdır? Böylece vicdan, farkındalık sayesinde, taklit eden ritüelden hakikate doğru derinleşir.
Fakat modern insanın trajedisi, tam da bu derinleşmeyi çoğu zaman gerçekleştiremez. Zaman hızlanır, ritüeller daha da yüzeyselleşir ve hafıza zayıflar. İnsan, geçmişi hatırlasa bile onu dönüştürecek bir şuur zembereği geliştiremez. Bu yüzden çocukluğumda Ramazan bir başkaydı ifadesi, çoğu zaman sadece bir nostalji cümlesi olarak kalır. Oysa bu ifade, doğru anlaşıldığında, esasında bir kaybın değil, bir imkânın işaretidir.
Aslında geçmiş, geri dönülecek bir yurt olamaz. Fakat mazi yeniden yorumlanarak bir hakikate pencere açabilir. Çocuklukta yaşanan o saf birlik hâli, birebir geri getirilemez; ancak onun işaret ettiği anlam, bilinçli bir çabayla yeniden kurulabilir. Paylaşma, merhamet, birlikte olma ve kutsalla temas etme deneyimi, çocukluğun pozitif ayrıcalığından öte, insan olmanın ve insan kalmanın imkânıdır.
Sonuç olarak, çocuklukta yaşanan Ramazan’ın başka oluşu, zamanın değişmesinden çok kişinin dönüşmesinden kaynaklanır. İnsan, o dönemde dünyayı daha dolaysız, daha bütünlüklü ve daha sahici bir şekilde deneyimler. Yetişkinlik ise bu tecrübeyi parçalar, ama aynı zamanda onu yeniden kurma fırsatını da sunar. Bu yüzden asıl mesele, zaten imkânsız olan geçmişe dönmek özlemi olamaz, olsa olsa mazinin içindeki hakikati bugün de yeniden kurabilme umududur.
Belki de insanın en büyük sorumluluğu hatırlamaktır. Fakat sadece hatırlamak için değil; anlamak ve dönüştürmek üzere hatırlamak. Çünkü hafıza, eğer eyleme dönüşmüyorsa, sadece kaybın sessiz bir yankısı olarak kalır.
Çocukluğumda Ramazan*
Unutarak boducu dikersem şayet
Ablam içtiğimde söylerdi, bu nimet
Dünür dünürü iftara eder davet
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*****
Kulaklar minareden ezan beklerken
Sofra bezi, kasnak ve sini gelirken
İftarlıklar ise konurdu erkenden
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*****
Okunur ve dinlenir hep hisli hisli
Amenerrasulü… Allahümmesalli…
Mevla bilir, anaların gözü nemli
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*****
Cami dolmuşsa belli ki ilk teravih
Çocuklar arka safta, ruhları nezih
Geliyor melekler hem şirin hem melih
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*****
Biliriz, imandandır kadere rıza
Arife gününde bari bir Fatiha!
Bu, ahiretteki köylümüze vefa
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*****
Geceden giyer yatardık, hey bayramlık!
Oysa alamayanlar vardı, aldandık
Fakir, yetim kime emanet? Ne sandık!?
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*****
Halkaya girerek herkesle bayramlaş
Buluşur gurbetteki onca arkadaş
Sonra da tek tek akrabaları dolaş
Bir başkadır çocukluğumda Ramazan.
*Memlekete gidilemeyen bir dönemde, özlenen bir Ramazan Bayramı günlerinin anısına yazılmıştır.
