
“Biz bu kentlere sığdık da,
bu kentler bize sığmadı Asiya!”
(Yılmaz Odabaşı)
Ufukta bir karartı,
Bir grilik gördüm de koştum,
Bir duman gördüm,
durdum adres sordum Yılmaz abi.
Durdum yoruldum
Durdum bakakaldım.
Ben hiç tütün sarmadım, hiç cigara yakmadım ömrümce
Ama öyle bir yanıyor ki içim;
Şimdi…
Şimdi ben…
Bu tüten dumanı memleket sandım Yılmaz abi.
Hani o bozkırın akşamında kerpiç damlardan yükselen,
Hani o tandır başında anamın ellerine sinen koku gibi…
Hani babamın kasketinin gölgesi gibi
Hani ninemin elindeki kirman sesi gibi
Dünya buz kesti, merhamet kapıları kapandı yüzümüze;
Ben bu ıssızlıkta o dumanın sıcaklığına sığındım.
Tıpkı soğuktan titreyen bir bebeğin,
Anasının göğsündeki o son sığınağa sarılması gibi
Ben de o dumanı vatan bildim, ona sarıldım Yılmaz abi.
Mertliğin öksüz kaldığı bu kör kuyularda,
Yalanın saltanatı süslü masalarda sürerken;
Bizim payımıza yine gurbet, yine hicran düştü.
Kaybettik şiirimizi kardeşim demiştin ya hani
Ben o şiiri kovalar gibi
Ben bilmiyorum ki bu aynada kaybolur gibi
Avucumda kalan son umut kırıntılarını,
O dumanın rüzgârına katıp sana yolladım.
Bakarsın bir şiir olur, bir türkü olur döner diye
Yine bir dumanın peşine düştüm Yılmaz abi.
Sorma bana neden ciğerin köz içinde diye;
Memleket dediğin sadece toprak değil ki,
Bir dumanın peşindeki o öksüz çocuklukmuş meğer.
Şimdi o dumanın isine yüzümü sürsem,
Geçer mi bu içimdeki dünya ağrısı Yılmaz abi?
