Sevgili dostlar aslında Cizlavet teki “Edebiyat ve Siyaset” içerikli yazılarımı okumuşlardır. O yazılarda örneklerle ele aldığım bu konuyu şimdi başka bir açıdan ele almak istiyorum. Bir yazar öldüğünde onun yazılarından çok siyasi kimliği ile övülmesi ya da yerilmesine çok üzülüyorum. Tabi bu değerlendirmelerde yazarların hayatlarının da etkisi yadsınamaz. Ama yine de merkezde onların kalemleri olmalı diye düşünüyorum. Sağ ya da sol şerit kavramları otobana yakışıyor bence.
Edebiyatı bir “otoban” sananlar, şerit değiştirdiklerinde menzillerinin de hemen değişeceğini düşünürler. Oysa yazı, ideolojik bir tapu dairesi değildir; ne sağa ne sola ne de bir davanın hizmetine ipotek edilebilir. Bir yazarın, geçmişte yazdıklarını “çöpe atarak” yeni bir kimlik inşa etme telaşı, aslında kaçtığı o “pragmatist” zihniyetin en taze örneğidir. Zira kitap yakmakla kitap çöpe atmak arasında, düşünceye duyulan o derin güvensizlik bakımından hiçbir fark yoktur.
İdeolojiler, edebiyatın giydiği dar ceketlerdir. Cemil Meriç gibi tefekkür hayatımızın en önemli isimlerinden birisinin ” izm’ler [ideolojiler] idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir” sözünü yazıya serlevha yapmak mümkün.
Bugün Tolstoy’u bir “sağcı” dar kalıbına sokmaya çalışmak ne kadar beyhude ise, Dostoyevski’yi sadece bir kilise savunucusu olarak okumak da o kadar sığdır. Onlar, insanın karanlık dehlizlerine ideolojilerle değil, vicdanın feneriyle indiler. İnsan ruhunun haritasını çıkaranlar için “sağ” ya da “sol” sadece birer yön tarifidir; oysa edebiyatçının işi yönlerle değil, yolun kendisiyle ve yoldaki “insanla”dır.
İsmet Özel’in Türk şiirinde bir yeri vardır ancak siyasi savrulmalarındaki o “karşı mahallenin devi olma” arzusu, edebiyatın saf hakikatinden ziyade toplumsal bir rekabetin ürünü gibi durur kanaatindeyim .Bir cenahın Nazım Hikmet’i olmaya soyunmak, aslında özgünlüğü bir kenara itip “karşı tarafa ders verme” hırsına yenik düşmektir. Bu hırs, şiiri yüceltmez; sadece şairi o çok eleştirdiği “bir yerlere yaranma” döngüsüne hapseder.
“Sağ bitti tukaka, yaşasın sol” ya da tam tersi… Bu cümleler bir düşünce adamının değil, bir bayrak yarışçısının cümleleridir. Edebiyatçının asıl meselesi, kitaplarını çöpe atarak geçmişini silmek değil; o geçmişin içindeki “insanı” bugüne taşıyabilmektir.
Eğer bir yazar, yazdıklarını hala bir mahallenin onayı veya reddi üzerinden değerlendiriyorsa, aslında hala o “pragmatik” hapishaneden çıkamamış demektir. Gerçek entelektüel, bir davaya hizmet etmek için değil, insanı tüm çıplaklığıyla, günahıyla ve sevabıyla anlamak için yazar.
Çünkü sanat; çöpe atılan kitapların küllerinden değil, hiçbir ideolojiye sığmayan o kadim insanlık ağrısından doğar.
