
Mert, nâmert usuldan usuldan,
Diz tesbihlere tane tane.
Belki de şu süreç bir meydan,
Belli oluyor kim merdâne.
****
Yiğitler dizinin dibinde,
Destan için gitme tarihe!
Bülbülün çığlığı kalbinde,
Ulaştı âhı tâ Meriç’e.
****
Çınarı sıkınca cendere,
Ezildi bir bir budakları.
Meyve dalında ere ere,
Buruştu kuru dudakları.
****
Kaderse bir dantelâ ördü,
İlmek ilmek cümlesine kâr.
Öyle ki âmâ bile gördü,
Bulanık yok, renkler aşikâr.
****
Aman ha! Avare seyretme,
Tek tek tartıyor ince elek.
Seni es geçecek zannetme!
Başıboş dönmüyor bu felek.
Selim Gül

Nasılsın dedi….Ben; beni nasıl görmek istiyorsun?.. Nasıl olsa gören gözünde görmek istediğin gibiyim, diyemedim…..Ama inan hayatla boğuşmaya devam hocam,……biz çilekeş sokakların ürkek, yalnız adamıyız ….Geceleri, yarasaları bile ürkütmeyelim diye yürürken GÖLGEMİN SESİNDEN RAHATSIZ OLANLAR UTANSIN!…
ibrahim Kucuker
“Bülbülün Çığlığı” şiiri, yalnızca bireysel bir duygulanımın değil; aynı zamanda ahlâkî, toplumsal ve metafizik bir hesaplaşmanın şiiri olarak okunabilecek güçlü bir metindir. Şair, daha ilk kıtadan itibaren insan karakterinin özellikle zor zamanlarda ortaya çıktığını vurgular. “Mert” ile “nâmert” arasındaki ayrımın bir anda değil, “usuldan usuldan” meydana geldiğini söylemesi dikkat çekicidir. Çünkü gerçek karakter, rahat zamanlarda değil; baskı, korku ve imtihan dönemlerinde görünür hâle gelir. “Diz tesbihlere tane tane” ifadesi, insanların görünmez bir muhasebeye tâbi tutulduğunu düşündürür. Tesbih taneleri gibi herkes tek tek sayılmakta, ayrıştırılmakta ve değerlendirilmektedir. Şairin “şu süreç bir meydan” sözü ise yaşanan dönemi bir savaş alanı gibi yorumladığını gösterir. Ancak bu savaş fiziksel değil; vicdan, sadakat ve cesaret savaşıdır. Böylece şiirin girişinde, hayatın insanları ortaya çıkaran büyük bir imtihan olduğu düşüncesi kurulmuş olur.
İkinci kıtada şiir daha duygusal ve tarihî bir boyut kazanır. Şair, kahramanlığın yalnızca geçmişte aranmasına karşı çıkar ve “Destan için gitme tarihe!” diyerek bugünün insanlarının da destansı bir sınavdan geçtiğini ifade eder. Gerçek yiğitler geçmiş kitaplarında değil, bugünün acıları içinde yaşamaktadır. Şiirin başlığındaki “bülbül” imgesi burada merkezi bir anlam kazanır. Klasik şiirde bülbül çoğu zaman aşkın, özlemin ve ince duyguların sembolüdür. Ancak bu şiirde bülbül artık şarkı söylemez; çığlık atar. Bu değişim, estetik bir aşkın yerini derin bir acının aldığını gösterir. “Bülbülün çığlığı kalbinde” dizesi, acının insanın iç dünyasında yankılanan vicdanî bir feryat hâline geldiğini anlatır. Şairin “âhı tâ Meriç’e ulaştı” demesi ise bu acının sadece bireysel kalmadığını, coğrafyaya yayılan toplumsal bir trajediye dönüştüğünü hissettirir. Meriç Nehri burada bir nehirden çok; sürgünün, kaçışın, ayrılığın ve insan dramının sembolü hâline gelir.
Üçüncü kıtada şiirin metaforik yapısı daha yoğunlaşır. “Çınar” imgesi, geleneksel kültürde köklü yapıları, büyük toplulukları ve güçlü aidiyetleri temsil eder. Ancak bu çınar bir “cendere” içine alınmıştır. Yani baskı sadece bireyleri değil, bütün bir yapıyı sıkıştırmaktadır. “Ezildi bir bir budakları” dizesi, merkezdeki baskının çevredeki insanları da parça parça etkilediğini anlatır. Şiirdeki en trajik imgelerden biri ise “Meyve dalında ere ere / Buruştu kuru dudakları” dizeleridir. Olgunlaşması gereken meyve burada umutların, emeklerin ve geleceğin sembolüne dönüşür. Ancak tam olgunlaşma aşamasında kurumakta, canlılığını kaybetmektedir. “Kuru dudaklar” ifadesi ise susuzluğu, yorgunluğu, tükenmişliği ve konuşamamayı çağrıştırır. Şair böylece toplumsal baskının yalnızca dış dünyayı değil, insan ruhunu da kuruttuğunu gösterir.
Dördüncü kıta şiirin düşünsel merkezidir. Burada yaşanan acılar kader perspektifiyle yorumlanır. “Kaderse bir dantelâ ördü” dizesi son derece ince bir metafor taşır. Dantelâ, sabırla ve ilmek ilmek işlenen bir yapıdır. Şair de hayatın gelişigüzel ilerlemediğini, olayların görünmez bir düzen içinde birbirine bağlandığını ima eder. “İlmek ilmek cümlesine kâr” sözü, herkesin bu süreçten bir pay aldığını gösterir. Kimse bütünüyle dışarıda değildir. Şairin “Öyle ki âmâ bile gördü” demesi, hakikatin artık inkâr edilemeyecek kadar belirginleştiğini ifade eder. Buradaki körlük fiziksel olmaktan çok vicdanî ve zihinsel bir körlüktür. Son dizede ise şiirin ahlâkî ayrımı kesinleşir: “Bulanık yok, renkler aşikâr.” Artık insanlar arasındaki farklar netleşmiş, kimin hangi tarafta durduğu ortaya çıkmıştır. Hak ile batıl, cesaret ile korku, sadakat ile ihanet arasındaki çizgiler görünür hâle gelmiştir.
Son kıta ise doğrudan okuyucuya yönelen güçlü bir uyarıdır. Şair artık yalnızca gözlem yapmaz; sorumluluk çağrısında bulunur. “Aman ha! Avare seyretme” sözü, kayıtsızlığı ve pasifliği eleştirir. Çünkü yaşananlar karşısında tarafsız kalmak da bir tavırdır. “Tek tek tartıyor ince elek” ifadesi, insanın ahlâkî muhasebeye çekildiğini anlatır. Her davranış, her suskunluk, her tercih görünmez bir terazide ölçülmektedir. “Seni es geçecek zannetme!” dizesiyle şair, hiç kimsenin bu hesaplaşmanın dışında olmadığını vurgular. Son söz olan “Başıboş dönmüyor bu felek” ise şiirin metafizik temelini özetler. Hayatın rastgele ilerlemediği, evrende bir anlam ve düzen bulunduğu düşüncesi şiirin finalinde kesin bir inanç olarak dile getirilir.
Böylece “Bülbülün Çığlığı”, yalnızca hüzünlü bir şiir değil; aynı zamanda insan karakterini, toplumsal baskıyı, vicdan muhasebesini ve kader düşüncesini birlikte işleyen çok katmanlı bir metne dönüşür. Şiir boyunca hissedilen temel duygu, sessiz ama derin bir direniştir. Şair, acının içinden geçerken bile hakikatin ortaya çıkacağına, insanların gerçek yüzlerinin görüleceğine ve hiçbir şeyin başıboş olmadığına dair güçlü bir inancı korumaktadır.