Tüy / Yakup Kenan
Hangi kuşun kanadında düştünNe zamana kadar taşıdı seniYa da sen onu ne kadar ısıttınCanın yandı mı acaba Sen koparken hissettin mi ya daHer varlıktan bir parça koparBazen apar toparBazen usul…
Hangi kuşun kanadında düştünNe zamana kadar taşıdı seniYa da sen onu ne kadar ısıttınCanın yandı mı acaba Sen koparken hissettin mi ya daHer varlıktan bir parça koparBazen apar toparBazen usul…
Hasret var içimde.. annem uzaktaAh geçmek bilmiyor suskun zamanlarGün düştü bak yine akşam olmaktaAnnemi anlatır tüllenen anlar Hazan var içimde.. annem, her yerdeÜrkek ceylan gibi meçhul hayallerYitik akşamlarla solgun günlerdeAnnemi…
https://www.youtube.com/watch?v=jmZiV8ZqyA8&t=3s Âfâkı sarınca kara bulutlar, Şavkı yola düşen ay olmalısın. Menzilinse eğer zorlu ufuklar, Yelesi kınalı tay olmalısın. Yol verir tohuma toprak gül olur, O güle bir nazlı yâr bülbül…
Hatırat.. Sernâme-i nâme nâm-ı Kuddûs Aziz kardeşim, Ayrılık günlerinin dakikalarının âşireleri sayısınca selam üzerine olsun. Geçen yıl Hazret-i Mevlana’nın Mesnevi-i Şerif’ini okumaya başlamıştım. Bir ara okumalarımın sırada bir okumaya dönüştüğünü…
Ah Gül’su’rurÇıktığın sonsuza yolculukAğlayan Sadece nisan değil arkandanArif’an ç’ağlar dururağlar durur o kimsesiz çocukki ağlamak memleketimde ölmek kadar sıradan Ah Gül’su’rurKi huzur bir sarı kaftanKi yüzün ertelenmiş bayramlar avuntusuKi hüzün bir ılık yağmurdökülür bakışlarından…
Baba! Bir gökyüzü çiz bana! Köşeleri olmasın maviliklerin Engelleri engelle Mavi olsun manilere kalemin. Hudutları olmasın mavi düşlerimin Duvarsız, penceresiz, parmaklıksız Seni düşleyeyim tadı kalsın Ruhumda, kalbimde, zihnimde ânın…
Ben babamı kırk yaşımda kaybettimBir eylül gecesiydiKanadı kırık kırk kırlangıç süzüldü genzimdenAğlayamadımGidemedim , koklayamadım avuçlarınıGidemedim,çok uzaktaydım babamdan ve denizden… Tozlu düşlerime sığındım çaresizElimden tutan bir el gördüm puslu camlar ötesindeSırtıma…
Eksikliğini hissettiğin şey değerlidir. Cezaevinde özellikle siyasi tutuklulara yemekler az veriliyordu.
O gün birkaç kişi toplanmış dışarı çıkınca yiyeceklerin hayallerini kuruyorlardı. Herkes en çok sevdiği yemeği dillendiriyor bazıları espiriyle karışık dışarı çıkınca Adana kebabını lahmacuna sarıp yemekten bahsediyordu. Herkesin yemekle ilgili bir hasret hikayesi vardı. Bu yemek muhabbetinin ardında oruçlu olmanın etkisi de yok değildi.
“Artık yolun sonuna gelmiştik. Yolları ve yılları kovalaya kovalaya sende de derman kalmamıştı. Bunu kabul etmelisin. Sana yaptığım masrafın karşılığını alamıyorum” diyor biraz içli bir nefes aldıktan sonra devam ediyordu.“Kim derdi ki gün gelip seni yaban ellere terk edeceğim bir daha arkama bakmadan eve geri döneceğim. Kim derdi kim demezdi ama benim bugün eve yalnız döneceğim kesindi.”
Etrafı irili ufaklı sıra dağlar gibi ardı ardına devam eden tepelerle çevrili bu büyük kasabanın sakinleri binek olarak kullandıkları yaşlanan atları, artık kendisinden bir beklentisi kalmayan sahipleri günü geldiğinde bu tepeden özgürlüğüne bırakırlardı. Bu iş için kış mevsimini seçerlerdi çünkü altı aylık kış boyunca hiçbir iş yapamayacak olan bu hayvanların beslenmesi ve bakımı çok masraflı oluyordu. Bu atlara “yılkı” derlerdi. Atlarını her ne kadar terk etmiş olsalar bile o sadık kara gün dostlarını anmadan da edemezlerdi. Kimisi acıyarak kimisi hasretle bahsederdi. “Şimdi bizim doru at olsaydı senin yükünü çekemeyen atı da yüküyle birlikte çekerdi.” “Artık bunun da tepelerde otlama zamanı geldi ne dersin?”
Vahşi doğanın ağır kış şartlarına daha fazla dayanamayanlar ölürdü. Sağ kalanların kimisinin yeni yavruları olurdu. Herkes atını bildiği için yanındaki yavrusunu alır her ne kadar annesi arkasından baksa da sahipleri sevinçle evlerine getirirdi. Tay giderken annesi onun arkasından acı bir kişneme sesi çıkarırdı. Tay da annesine kendi çapında cılız bir sesle cevap vermekle kalırdı.
Çobanlardan alınan haberlere göre yılkıların bir kısmının öldüğü kurtların onlarla kışlık yiyecek ihtiyaçlarını giderdiklerini, ölmeyenlerinde çoğunluğunun çökmüş olduğu anlatılırdı. İç yakıcı bu haberler karşısında yaşlılar “Hayat böyle yapacak bir şey yok” diyordu. Mecliste bulunan yeni yetme bir genç “Aslında hayatı böyle yapanlar bizler değil miyiz? Düşünsenize atların da elden ayaktan kesilmiş sahiplerini götürürken bir uçurumun kenarında sırtından attıklarını ve feryat figan bağıran sahiplerine –Hayat böyle yapacak bir şey yok – dediklerini duyar gibi oluyorum da bütün bu yaşananlara bir anlam veremiyorum.”
Bütün bu olanları gören ve hayatın hiçbir şeyle değiştirilmeyeceğini insanların vicdansızca hareket etmemesi gerektiğini savunan Ali de şimdi aynı noktadaydı. Yılların yıprattığı küçücük bineğini vahşi doğanın karlarına, boranlarına bırakacaktı. Belki de seneye sadece iskeleti kalır diye de düşünmeden edemiyordu. İçi ne kadar acısa da artık ayrılacaklardı. Bazen arkadaşlarıyla şakalaşırken “Sizinki tek beygir benimki yüz beygir gücünde” der gülüşürlerdi. Sıkıntılı zamanlarda birisiyle konuşmak insanı rahatlatırdı. Ali de kendisinin bu veda konusunda biraz suçlu olduğunu düşündüğü için emektar dostuyla sohbet ediyordu daha doğrusu sadece kendisi konuşuyordu.
“Hani senin oturağını yeni moda kırmızı şallarla kaplattığımda sende diğer bineklerden daha havalıydın bunu da inkâr edemezsin. İçeceğin tükense hemen tekliyordun. En yakın yerden ihtiyacımızı karşılamalıydık yoksa sen yola gitmezdin doğru mu değil mi? Tabi buna verebilecek bir cevabın yok. Şimdi o canlı renklerin soldu üzerinde çöküntüler oluştu. Yollar kardı çamurdu ama ben senin üzerindeyken bizi kimse durduramazdı. Bütün o günler geçti artık. Şimdi durduğun zaman tekrar harekete geçmen çok güç oluyor, kötü kötü öksüren biri gibi cılız sesler çıkartarak hareket ediyorsun. Gözlerinin feri gittiğinden beri yolları çok yavaş geçiyorsun bunu fark ediyor musun? Bu durumda seni biraz hızlandırsam maazallah bir kazaya davetiye çıkarmam an meselesi. Böyle gittiğime bakmayın hiç halim yok dercesine hareket ediyorsun.” Bu sözleriyle biraz ileri gittiğini düşünen Ali, iyi şeylerden de bahsetmeliyim diyerek biraz anlatacaklarını toparlamaya çalıştı.
“İyi kötü günlerimiz oldu. Seni bahçeye getirdiğim gün senin kalacak yerini iyice hazırlamış hatta komşulara inat iyi bir garaj görüntüsü vermiştim. O gün farklı bir yere girdiğin ama orayı garipsemediğin halinden belliydi. Bütün bunlar benim yanımda değerli olduğunu göstermiyor muydu?”
Tepede yalnız başlarına kalan bu iki dost dertleşiyordu ama konuşan sadece Ali’ydi, kendisini sessizce dinleyen birini bulmuş bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Konuşuyor konuşuyordu; “Senin üzerinde giderken sırma gibi saçlarımı rüzgârlara bırakırdım, senin dillendirdiğin nağmelerle coşar daha da hızlı gitmeni isterdim, şimdi ne benim sırma saçlarım kaldı ne de senin hız limitin.” Konuşulanları anlıyormuş hissi ile anlatmaya devam ediyordu. “ Her canlı doğar büyür ve ölürdü. Ben de ölecektim ama ayrılığı önce sen dillendirdin. Belki tam anlamıyla ifade edemesen de hal ve tavırlarından dolayı acıda olsa bu kararı almak zorunda kaldım. Benim bir suçum yok ben bu kararı almasam bir gün ve de ansızın sen beni terk edecektin.” Sessizce yüz yüze geldiler “Şimdi bütün bu olup bitene sessiz kalman beni anlayıp onayladığını göstermiyor mu?”
Karşısındaki emektarının sessizliği Ali’nin veda konuşmasının devamını getiriyordu. “Ben seninle yollarda ağır aksak ilerlerken bizim kasabanın gençleri Chevrolet ile hızla yanımızdan geçerek –Bırak şu külüstürü bu devirde nostalji mi olurmuş- diyerek caka satarlardı. Olsun ben seni seviyordum akranlarından yirmi yaş büyük olman seni yolundan alı koymuyordu. Sen benim yanımda Chevrolet göre impala idin. Gerçi senin haline bakınca içimden sana Hacı Murat demek geliyor”. Yanlarından geçenlerin sözlerini anlamış gibi Ali onu bir kenara çekerek onun sakinleşmesini beklerdi. Bu sessizlikte o göğsünden su kaynatan bir motor gibi öksürüğe benzeyen hırıltılar çıkartırdı.
Elimde paslı bir kalp artar git gideBir hüsran bin zayiat duadan uzakKalır mı ötelere bir lahza bir anDört bir yanı sarmışken o meçhul tuzakElimde paslı bir kalp artar git gide…
Sevgili Dost İçimden gele gele bir daha soruyorum, nasılsın? Nasılsın, ey dost ?Beni iyi tanıyan biri olarak bu soruma içinden gele gele 'iyiyim' dediğini duyarak bir daha soruyorum. Farkındayım…
Dilim tadım damağım, şekerim balımsın sen. Köküm gövdem yaprağım, çiçeğim dalımsın sen. ... Kalp atışım nabızım, benim sol yanımsın sen. Varım yoğum hayatım, her şeyim canımsın sen. ... Yazım kışım…
Gözlerin mevzu bahis,vazgeçtim sızlanmaktanAsfar yalnızlıkları bir bir kınalıyorumHep ürktüm,hep çekindim yokuşta hızlanmaktanArdında koştururken,soluksuz kalıyorumGözlerin mevzu bahis,vazgeçtim sızlanmaktan Asumana üflesem denizden süzüp ezrakYitik şehsuvarları muştunla etsem teskinGözlerin hedefine kilitlenmiş bir mızrakSaplanınca…
Sahi kaç zaman oldu sen gideliKaç bahar soldu mazinin kuytularındaKaç yaşanmışlığa batıp çıktı ruhumuzSen başka bir yolun yolcusuykenBenim boş vermişliği seçişimdenKaç yılı ıskaladım, yaşamadan.Güllerin boynunu kırıp attığınHatıraların bile izini sildiğin…
Acımıza katık gözyaşıGündüzler hesapsız geçerGeceler, gecelerimizDüşüncelerin çıkmaz sokağında..Demir soğuk, dört duvar betonDemirden gelir yemekVe soğuktur kendisi gibiHer lokma kurşun gibi ağır..Gökyüzü kararınca, pencerelerdenKasvet düşer orta yereAnsızın sokulur koynumuza özlem..Uykuda sayıklarızNasipsiz…
Yüreğin derdini bir âşinâ Cânân bilir,Aynı dert ile hemdem, âşık da çendan bilir.Kim bilir feryâdımın, künhünde neler saklı,Bu sûziş-i nağmeyi, dinleyen cândan bilir..Kâlbine kut olmuştur, gam âşıkın her demde,Bir kuru…
Daha dün Gökler masmavi ağaçlar yemyeşildi Kelimeler arasına Bu koyu griler de nereden geldi Güneşte sımsıcak kurşun yarası Gök/yüzünde üzgün emojisi Ayın çehresinde bozuk ayak izleri Daha dün Severdik bahar…
YouTube kanalımıza yeni bir sohbet eklendi dün gece. Gökhan Bozkuş'un sunumuyla sürgün bir şair ile tanıştık. Alman şiirinde önemli bir yeri olan Mascha Kaleko kimdir, neden sürgün oldu hepsi YouTube…