Gülün Hicreti/Cihangir Asyalı
İşte Mekke -Ümmü’l Kura:
Şehirlerin annesi
İşte Kâbe: Evlerin…
Bir gül boy vermiş ortasında
Şâhıdır çiçeklerin
(daha&helliip;)
İşte Mekke -Ümmü’l Kura:
Şehirlerin annesi
İşte Kâbe: Evlerin…
Bir gül boy vermiş ortasında
Şâhıdır çiçeklerin
(daha&helliip;)Umutlarım kumdan bir kale…Kurşuni dalgalar peşimdeKaçacak diyar arıyorumSığınacak liman kendimdeBu gün geçecek mi?Son sabah mıydı yoksa ilk mi?O gün gelecek mi?Hangi ömür bedel bu zor yanıta?Beynimi sorular bir bir biçinceKaç…
Acımıza katık gözyaşıGündüzler hesapsız geçerGeceler, gecelerimizDüşüncelerin çıkmaz sokağında..Demir soğuk, dört duvar betonDemirden gelir yemekVe soğuktur kendisi gibiHer lokma kurşun gibi ağır..Gökyüzü kararınca, pencerelerdenKasvet düşer orta yereAnsızın sokulur koynumuza özlem..Uykuda sayıklarızNasipsiz…
Elindeki çorapları spor bez çantanın kenarına sıkıştırıp fermuarı çekmeye başlamıştı ki aklına dolabı son defakontrol etmek geldi. Her tarafına baktı. Bomboş görünüyordu dolap. İyice eğilip altta kalan bölmeye de göz
attı. Boştu. Tekrar çantaya döndü ve fermuarı çekmeye başladı. Fermuar ortalara bir yere geldiğinde durdu.
İnsanı terbiye eden açlık mıdır yoksa tokluk mudur?
Tok olan açın halinden anlar mı?
Kaç gece açlıkla koyun koyuna sabahladın ki açlığı anlayasın. Bir hastaların birde aç bebeklerin sabahı olmazmış. Annesinden koparılan yavruların sütüne kastediyorsun anneleri sütlerini lavaboya döküyor lavaboyu yavrusunun gözyaşları yıkıyor. Bebeklerin çaresizlikten içemediği sütü süs köpekleri içiyorsa orası yeryüzü değildir.
(daha&helliip;)
“İnsan bir damla kan
binlerce endişe”
İnsanım ben de
İçerde
Keder içinde
Nerde bir hüzün varsa
Elem varsa benimdir
Nerde bir acı
Kalbimde
“Artık yolun sonuna gelmiştik. Yolları ve yılları kovalaya kovalaya sende de derman kalmamıştı. Bunu kabul etmelisin. Sana yaptığım masrafın karşılığını alamıyorum” diyor biraz içli bir nefes aldıktan sonra devam ediyordu.“Kim derdi ki gün gelip seni yaban ellere terk edeceğim bir daha arkama bakmadan eve geri döneceğim. Kim derdi kim demezdi ama benim bugün eve yalnız döneceğim kesindi.”
Etrafı irili ufaklı sıra dağlar gibi ardı ardına devam eden tepelerle çevrili bu büyük kasabanın sakinleri binek olarak kullandıkları yaşlanan atları, artık kendisinden bir beklentisi kalmayan sahipleri günü geldiğinde bu tepeden özgürlüğüne bırakırlardı. Bu iş için kış mevsimini seçerlerdi çünkü altı aylık kış boyunca hiçbir iş yapamayacak olan bu hayvanların beslenmesi ve bakımı çok masraflı oluyordu. Bu atlara “yılkı” derlerdi. Atlarını her ne kadar terk etmiş olsalar bile o sadık kara gün dostlarını anmadan da edemezlerdi. Kimisi acıyarak kimisi hasretle bahsederdi. “Şimdi bizim doru at olsaydı senin yükünü çekemeyen atı da yüküyle birlikte çekerdi.” “Artık bunun da tepelerde otlama zamanı geldi ne dersin?”
Vahşi doğanın ağır kış şartlarına daha fazla dayanamayanlar ölürdü. Sağ kalanların kimisinin yeni yavruları olurdu. Herkes atını bildiği için yanındaki yavrusunu alır her ne kadar annesi arkasından baksa da sahipleri sevinçle evlerine getirirdi. Tay giderken annesi onun arkasından acı bir kişneme sesi çıkarırdı. Tay da annesine kendi çapında cılız bir sesle cevap vermekle kalırdı.
Çobanlardan alınan haberlere göre yılkıların bir kısmının öldüğü kurtların onlarla kışlık yiyecek ihtiyaçlarını giderdiklerini, ölmeyenlerinde çoğunluğunun çökmüş olduğu anlatılırdı. İç yakıcı bu haberler karşısında yaşlılar “Hayat böyle yapacak bir şey yok” diyordu. Mecliste bulunan yeni yetme bir genç “Aslında hayatı böyle yapanlar bizler değil miyiz? Düşünsenize atların da elden ayaktan kesilmiş sahiplerini götürürken bir uçurumun kenarında sırtından attıklarını ve feryat figan bağıran sahiplerine –Hayat böyle yapacak bir şey yok – dediklerini duyar gibi oluyorum da bütün bu yaşananlara bir anlam veremiyorum.”
Bütün bu olanları gören ve hayatın hiçbir şeyle değiştirilmeyeceğini insanların vicdansızca hareket etmemesi gerektiğini savunan Ali de şimdi aynı noktadaydı. Yılların yıprattığı küçücük bineğini vahşi doğanın karlarına, boranlarına bırakacaktı. Belki de seneye sadece iskeleti kalır diye de düşünmeden edemiyordu. İçi ne kadar acısa da artık ayrılacaklardı. Bazen arkadaşlarıyla şakalaşırken “Sizinki tek beygir benimki yüz beygir gücünde” der gülüşürlerdi. Sıkıntılı zamanlarda birisiyle konuşmak insanı rahatlatırdı. Ali de kendisinin bu veda konusunda biraz suçlu olduğunu düşündüğü için emektar dostuyla sohbet ediyordu daha doğrusu sadece kendisi konuşuyordu.
“Hani senin oturağını yeni moda kırmızı şallarla kaplattığımda sende diğer bineklerden daha havalıydın bunu da inkâr edemezsin. İçeceğin tükense hemen tekliyordun. En yakın yerden ihtiyacımızı karşılamalıydık yoksa sen yola gitmezdin doğru mu değil mi? Tabi buna verebilecek bir cevabın yok. Şimdi o canlı renklerin soldu üzerinde çöküntüler oluştu. Yollar kardı çamurdu ama ben senin üzerindeyken bizi kimse durduramazdı. Bütün o günler geçti artık. Şimdi durduğun zaman tekrar harekete geçmen çok güç oluyor, kötü kötü öksüren biri gibi cılız sesler çıkartarak hareket ediyorsun. Gözlerinin feri gittiğinden beri yolları çok yavaş geçiyorsun bunu fark ediyor musun? Bu durumda seni biraz hızlandırsam maazallah bir kazaya davetiye çıkarmam an meselesi. Böyle gittiğime bakmayın hiç halim yok dercesine hareket ediyorsun.” Bu sözleriyle biraz ileri gittiğini düşünen Ali, iyi şeylerden de bahsetmeliyim diyerek biraz anlatacaklarını toparlamaya çalıştı.
“İyi kötü günlerimiz oldu. Seni bahçeye getirdiğim gün senin kalacak yerini iyice hazırlamış hatta komşulara inat iyi bir garaj görüntüsü vermiştim. O gün farklı bir yere girdiğin ama orayı garipsemediğin halinden belliydi. Bütün bunlar benim yanımda değerli olduğunu göstermiyor muydu?”
Tepede yalnız başlarına kalan bu iki dost dertleşiyordu ama konuşan sadece Ali’ydi, kendisini sessizce dinleyen birini bulmuş bu fırsatı kaçırmak istemiyordu. Konuşuyor konuşuyordu; “Senin üzerinde giderken sırma gibi saçlarımı rüzgârlara bırakırdım, senin dillendirdiğin nağmelerle coşar daha da hızlı gitmeni isterdim, şimdi ne benim sırma saçlarım kaldı ne de senin hız limitin.” Konuşulanları anlıyormuş hissi ile anlatmaya devam ediyordu. “ Her canlı doğar büyür ve ölürdü. Ben de ölecektim ama ayrılığı önce sen dillendirdin. Belki tam anlamıyla ifade edemesen de hal ve tavırlarından dolayı acıda olsa bu kararı almak zorunda kaldım. Benim bir suçum yok ben bu kararı almasam bir gün ve de ansızın sen beni terk edecektin.” Sessizce yüz yüze geldiler “Şimdi bütün bu olup bitene sessiz kalman beni anlayıp onayladığını göstermiyor mu?”
Karşısındaki emektarının sessizliği Ali’nin veda konuşmasının devamını getiriyordu. “Ben seninle yollarda ağır aksak ilerlerken bizim kasabanın gençleri Chevrolet ile hızla yanımızdan geçerek –Bırak şu külüstürü bu devirde nostalji mi olurmuş- diyerek caka satarlardı. Olsun ben seni seviyordum akranlarından yirmi yaş büyük olman seni yolundan alı koymuyordu. Sen benim yanımda Chevrolet göre impala idin. Gerçi senin haline bakınca içimden sana Hacı Murat demek geliyor”. Yanlarından geçenlerin sözlerini anlamış gibi Ali onu bir kenara çekerek onun sakinleşmesini beklerdi. Bu sessizlikte o göğsünden su kaynatan bir motor gibi öksürüğe benzeyen hırıltılar çıkartırdı.
Gözlerinde insanlık yüreğinden vurulur
Şu üç günlük dünyanın üç günlüğüne zulüm
Yargısız infazların gerekçesi sorulur
Ezilenin ezenden intikam aldığı gün
Şurama batan" diyor şair, Şurama batan Özlem demeselerdi Bıçak derdim. Cemal Süreya ...... Özlemek Beklemek Boş duvarlara bakmak Baktığın duvarlarda hep özlediğini görmek ve onu düşünmek. Tarih boyunca yürekleri yakmıştır…
Ressam Renkli Tuvaller'in Türkiye cezaevlerinde tutsak olan bebekleri temsilen çizdiği bir resmi... twitter @renklituvaller Instagram: @soulfulcanvasses
Bütünleme/ dert notları
Fotokopicide bulunmaz
Ümmü’ah bir kuşatmanın illegal söylencesiyiz
Yokuz mesela adresimizde
(daha&helliip;)
diline hüzün değdi çocukluğumuzun dondurma aramaz olduk şımarmaz olduk çay bahçelerinde
(daha&helliip;)
Memleketim gibisin
Gözlerin en derin ocakların kömürü
Nasıl umut oluyorsa kömür memleketim insanına
Gözlerin de öyle umut oluyor bana
Ahh! Karanlık gece
Gecenin kıvırcık saçların da
Aydınlık düşler kuran siyah çocuk
Sen doğarken ölmüş anan,
Bu yüzden emzirmez seni doğduğun topraklar
Hangi kuşun kanadında düştün
Ne zamana kadar taşıdı seni
Ya da sen onu ne kadar ısıttın
Canın yandı mı acaba
Sızlanmanın gereği yok
Düş ağrısıdır geçer birazdan
Üstüne bir bardak gül şerbeti iyi gelir
Nerden bulacaksak
Ah Gül’su’rur
Çıktığın sonsuza yolculuk
Ağlayan Sadece nisan değil arkandan
Arif’an ç’ağlar durur
ağlar durur o kimsesiz çocuk
ki ağlamak memleketimde ölmek kadar sıradan