
“Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.”
Sadece bir sayı değildi, benim/bizim için ‘4 Numara’ demek. Adeta bir çocuğun anne rahminden dünyaya geldiği ve ilk gözünü açtığı bir yerdi… Çocuk dünyaya gelip gözlerini açıp da ağlar ya, işte ben de gözümü açıp da ahirete giden o ‘4 Numaralı’ evde ağlıyordum ama benimkisi sevinçtendi çok şükür. Orada duyduğum ruhanî huzuru, lezzetli uhrevî anları belki de hayatım boyunca başka bir yerde duymadım ve hâlâ o huzur iklimini arıyorum desem yalan söylemiş olmam herhâlde.
O evde arkadaşlarım, dostlarım, ahiret kardeşlerim vardı. Siz Halit deyin, ben Hâlid bin Velid yolunda diyeyim. Siz Asım deyin, ben Asım bin Sabit sevdalısı diyeyim. Siz Hanefî deyin, ben Ebu Hanife Numan bin Sabit aşığı diyeyim. Siz Hamza bilin, ben Hazreti Hamza vurgunu diyeyim. Siz onurlu Mehmet deyin, ben dünyadan fazla nasibi olmayan Ceylan Çalışkan diyeyim. Siz Bekir deyin, ben Hazreti Ebubekir tutkunu diyeyim. Siz Ekrem deyin, ben Kerîm oğlu Kerîm Yusuf gibi diyeyim.
Siz onları insanlardan bir insan olarak bilin ama bana göre hiçbiri sıradan bir insan gibi de değildi. Yeryüzüne Bedir’de ve Uhud’da inen sanki melek ruhlar gibiydi onlar. Sahabe değillerdi elbette ama farzı muhâl o devirde gelselerdi onlarla saf tutarlardı. O zamanlarda dünya menfaati yoktu; sadece ve sadece Rıza-i İlâhî vardı, her ne yapılırsa yapılsın. İster bir talebeye ders anlatılsın, ister yemek yapılsın, ister çay demlensin, ister sohbet olsun, ister pazara alışverişe gidilsin, ister tembihatla tamamlanan gümbür gümbür namazlar kılınsın… Hepsinde ama hepsinde Rıza-i İlâhî vardı.
Dertler ise dünyevî değildi. Bir insan nasıl daha fazla manevî olarak mertebe kat eder veya daha fazla gönüllere nasıl girilir gibi ulvî çilelerdi. Efendimizin emaneti (asm) olan bu ‘Kutsal Hazine’ zarar görmeden yeni insanlara nasıl taşınır, ortak bir sancıydı. Gelecek nesiller bizi rahmetle ansın diye daha başka ne yapılabilir diye ızdırap çekilirdi. Bu nebevî yolda adeta hafakanlı istişareler yapılırdı.
Okula iyi ve güzel niyetlerle gidilir, ders bitince bir program yoksa koşa koşa evin yolu tutulurdu. O Sincan- Gazi Mahallesi trenlerinde, git bir saat, gel bir saat ve kulakta volkmen kaset dinleyerek boş şeylerden korunurduk. Göz, huşu ile yarı kapalı şekilde anlatılanları hayal ederek günahlara kapalı olurdu. Gıybet asla semtimize uğramaz, herkes ihlas düsturlarını yaşar ve kardeşlerinin yaptığı güzellikleri kendi yapmış gibi iftihar ederek anlatır ve katiyen kıskançlık akla gelmezdi.
Bir proje mi var, herkes en öndeydi; ücret zamanı ise ortada birilerini bulmak hayli zordu. Çünkü herkes ücretini diğer tarafa saklıyor ve bu fani dünyada harcansın istemiyordu. Bu duruma o kadar alışmıştık ki öğretmenliğe başladığımda maaş günü geldiğinde sınırları zorlayacak ve en sona kalacaktım… Ne zaman ki sorumlu müdür yardımcısı Ekrem Bey, elinde bir zarfla gelip “Hocam, bir sizin maaşınız kaldı.” dediğinde mecbur olduğum için almıştım. Ama içimde fırtınalar dinmiyordu. Tıpkı savaştan sonra dağıtılan ganimeti almayan sahabi gibi: “Ben bu savaşa ganimet almak için girmedim. İstedim ki şuramdan bir ok yiyeyim de Allah’ın huzuruna şehit olarak çıkayım diye girdim.” demek istedim. Fakat diyemedim ve uzatılan zarfı zarurî ihtiyaçlarım için kabul ettim.
İşte kırılma noktası galiba o güzel işler karşısında alınan maaşlarla başladı ve o samimiyet zamanla yerini dünyevileşmeye bıraktı. Allah’a şükür, bugüne kadar dünyada dikili bir taşım olmadı. Ne ev derdine düştüm, ne son model arabam var ne de birikmiş bir param… Evet, bunlar tabii ki bir meziyet değildi ama dünyevileşmeye giden yola adım adım döşenmiş taşlar idi.
Herkes mazeret isteyince bulunur, derler ya. Parası pulu olan, “Zengin olan sahabeler de vardı.” mazeretine; makam sahibi olanlar, “Sahabelerden vali, kadılar da vardı.” diyecekler. Belki de herkes nefsine bir pay çıkaracak şekilde, şeytanın sağdan yanaşması gibi mazeretler üretecek. Ama dünyanın bizi bir şekilde peylediği gerçeğini belki de hiç kabul etmeyeceğiz maalesef.
Ben bunları tabii ki öncelikle nefsime yazıyorum ama isteyen üzerine de alınabilir. Bunu da saygıyla karşılarım. Ama her gün şahsım olarak ‘4 Numaralı’ evi (Yavuz diyenler de vardı) hayal edip “Hey gidi günler!” diyorum. Meğerse tatlı günler o günlermiş.” nidasıyla maziye gidiyorum. Ve günümüze gelince de “Eyvah, aldandık…” sözleriyle günü tamamlıyorum.
Büyüklerimizin yüksek sorumluluğun gereği olarak yer yer: “Keşke şu ağacın dalına konan bir kuş veya kesilip yok olan bir ağaç olsaydım da hesaba çekilmeseydim. Keşke hesaba çekilmek yerine kesilen, biçilen ve çiğnenip yok olan bir ağaç olsaydım.” dedikleri gibi, ben de buna benzer bir halet-i ruhiye içerisinde karaladım bu satırları.
Keşke…
Yazan: M. C. Üren
