Gökyüzünden Hikmete: Mezopotamya Astronomisi ve 60 Tabanlı Sistem

Medeniyetler tarihinin en dikkat çeken bölgelerinden biri olan Mezopotamya, yalnızca şehirleşmenin, yazının ve hukukun değil, aynı zamanda matematik ve astronominin de beşiği olarak kabul edilir. Bugün kullandığımız saat, dakika, saniye ve açı ölçülerinin temelinde yatan 60 tabanlı periyodik sayı sistemi de bu medeniyetin insanlığa bıraktığı en kalıcı miraslardan biridir.

İlginç olan noktalardan biri ise, bu matematiksel mirasın neşet ettiği coğrafyanın aynı zamanda Hz. İbrahim’in (as) doğduğu, yaşadığı ve peygamberlik yaptığı bölge olmasıdır. Kur’an’da En’âm Suresi’nin 76, 77 ve 78. ayetlerinde yıldız, Ay ve Güneş’i gözlemleyerek nebinin ulaştığı hikmetler ve tevhidî çıkarım, Mezopotamya’nın astronomi geleneğini hatırlatmaktadır.

Kur’an’ın ilgili bu ayetleri, Mezopotamya’da kurulan medeniyetlerin astronomisi, 60 tabanlı periyodik sayı sistemi ile ilahi-nebevî-insanî bilgi arasındaki ilişki bakımında birlikte değerlendirilebilir. Tarihçiler, 60 tabanlı (seksagesimal) döngüsel sayı sisteminin ilk olarak Antik Sümerler tarafından geliştirildiği, daha sonra Babillilerin ilerlettiği konusunda büyük ölçüde bir kanaate sahipler.

Babilliler bu sistemi özellikle üç alanda, yani aritmetik, geometri ve astronomide başarıyla kullanırlar. Bunun temel sebebi, 60 sayısının bölünebilir olmasıdır. Nitekim 60; 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30 ve 60 sayılarına tam bölünebilir. Dolayısıyla kesir hesapları son derece kolay yapılmaktadır. Örneğin; 1/2, 1/3, 1/4, 1/5, 1/6 gibi oranlar, bu 60 tabanlı sistem içerisinde oldukça pratik biçimde ifade edilebilir. Bu özellik, özellikle astronomi hesaplamalarında avantaj ve kolaylık sağlar.

Mezopotamya’da kurulan krallıklarda astronomi, sadece gökyüzünü seyretmek değildi. Bu bilim ile takvimler hazırlanıyor, tarım zamanları belirleniyor, dinî günler hesaplanıyor ve aynı zamanda nehir taşmalarının tahminleri yapılıyordu.

Gökyüzü gözlemlendiğinde sürekli tekrar eden hareketlerden oluşuyor. Yıldızlar düzenli doğuyor ve batıyor, Ay evrelerini tamamlıyor, Güneş her gün aynı nizam ve mizan içinde hareket ediyor. Bütün bunların hesaplanabilmesi için güçlü bir matematik bilgisi gerekir. Dolayısıyla Mezopotamya coğrafyasında astronomiyi geliştiren en büyük laboratuvar, gökyüzüydü denebilir.

Bugün hâlâ kullandığımız bazı ölçüler dikkat çekicidir. Bir saat 60 dakika, bir dakika 60 saniyedir. Bir dairenin bütünler açısı ise 60’ın 6 katı olan 360 derecedir. Bunlar yalnızca tarihî bir tesadüf değildir; zira geometri ile zaman arasındaki güçlü bağlar bulunur. Aslında bunların tamamı aynı matematik anlayışının ürünüdür. Çünkü hem zaman hem de açı, periyodik hareketlerin bir ölçüsüdür. Çember veya dairede hesaplanan şey hareketin açısıdır. Saatte ölçülen şey zamanın dönüşüdür. Modern fizikte açısal hız, birim zamanda taranan açı olarak tanımlanır. Dolayısıyla astronominin iki temel unsuru olan zaman ile geometri, aynı periyodu ve matematik dilini konuşmaktadır.

Demek ki Mezopotamya insanı evreni düzensiz kaos değil, ölçülebilir düzenli bir kosmos olarak görüyordu. Kainatta anarşi değil ahenk hakimdi. Yıldızların nabzı adeta aritmik değil ritmik atıyordu. Onlar için sayı niceliği, geometri mekânı, astronomi gökyüzünü, zaman ise hareketi ifade ediyordu. Başka bir ifadeyle, evren matematiksel bir nizam içerisinde işliyordu. Bu anlayışın günümüze ulaşan en önemli mirası, saatlerimizde ve haritalarımızda yaşamaya devam etmektedir.

En’âm Suresi’nin ilgili ayetlerinde ifade edildiği üzere Hz. İbrahim (as), sırasıyla bir yıldızı, Ay’ı ve Güneş’i gözlemler. Bu döngüsel hareketlerde, her defasında vurgulanan ortak nokta aynıdır: Gökyüzünde ahenkli tecrübe edilen periyodik görüntüler, bir süre hareket ederler, sonra batarlar. Hz. İbrahim (as) ise şu neticeye ulaşır: “Ben öyle sönüp batanları Tanrı diye sevmem!” (6/76). Burada özelden genele doğru bir yol izlenirken, dikkat çekilen nokta, gök cisimlerinin büyüklüğü değildir. Odaklanılan şey, bu süreklilik ve düzenlilik içerisinde, onların zamana bağlı olmaları, değişmeleri, hareket etmeleri ve kaybolmalarıdır. Bu nedenle ayetlerde tikelden tümele uzanan astronomik bir gözlem vurgulanır. Nebinin asıl amacı elbette astronomi öğretmek değildir; bu tecrübe ve gözlem üzerinden insanları tevhid düşüncesine ulaştırmaktır.

İşte burada son derece ilginç bir tablo ortaya çıkar. Babilli astronom da gökyüzüne bakmaktadır,  Hz. İbrahim (as) de… İkisi de aynı yıldızları, Ay’ı ve Güneş’i görmektedir. Fakat sordukları soru farklıdır. Babilli insan, “Bu gök cisimleri nasıl hareket ediyor?” şeklinde düşünürken, esasında Hz. İbrahim’de (as) “Doğup batan bir varlık nasıl ilah olabilir?” diye sorguluyor. Esasında birincisi fiziğin, ikincisi metafiziğin konusudur. Dolayısıyla aynı gözlem, iki farklı bilgi alanını doğurmaktadır. Birisi astronomi, diğeri ise tevhid düşüncesidir.

Kur’an’ın burada izlediği ilahî metot ise dikkat çekicidir. Önce gözlem vardır, sonra karşılaştırma gelir, ardından eleme yapılır ve en sonunda hükme ulaşılır. Bu yöntem şu şekilde sıralanabilir: Gözlem, karşılaştırma, akıl yürütme ve sonuç. Bu yönüyle Hz. İbrahim’in (as) usulü, gözlem ve tecrübeye dayalı, tümevarım yöntemiyle akıl yürütmenin güçlü bir örneğini de sunar.

Bilimsel araştırmalarda kullanılan bu tümevarım (istikrâ) metodunun önemini B. S. Nursi, ‘‘Nev-i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünun-u ekvan, istikrâ-i tâmme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünkü, herbir nev’e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir.’’ ifadeleri ile belirtir.

Ayrıca o, Peygamberimiz (sav), Kur’ân ve vicdanla beraber, evreni de tevhid hakikatinin en büyük delillerinden birisi olarak sayar: ‘‘İkinci burhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve telifindeki i’câz güneş gibi gösteriyor ki, bir kudret-i gayr-ı mütenahi, bir ilm-i layetenâhî, bir irâde-i ezeliyenin eserleridir.’’ 

Acaba kainattaki bu muhteşem nizamı keşfetme adına, Mezopotamya toplumlarını geliştirdiği 60 tabanlı döngüsel sistem, peygamberler vasıtasıyla öğrenilmiş olabilir mi? Bu konuda elimizde kesin bir tarihî veya dinî delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla evet veya hayır diye kesin konuşmak doğru olmaz.

Bilim tarihinin ulaştığı sonuca göre, bu sistem; uzun gözlemler, matematiksel ihtiyaçlar, ticaret, arazi ölçümü ve astronomik hesaplar neticesinde gelişmiştir. Kısacası cevap, sebepler bakımından insanî bir bilgidir. Bununla birlikte İslâm düşüncesi, bütün bilginin nihai kaynağının Allah olduğunu kabul eder. Zira insan aklı, gözlem yapma kabiliyeti, matematiksel düşünme yeteneği ve kâinattaki nizamı keşfetme imkânı, nihayetinde Allah’ın insana verdiği nimetlerdir. Bu nedenle matematiksel keşifler nebiye doğrudan vahiy olmayabilir; fakat ilahî yaratılış düzeninden bağımsız da değildir.

Peygamberlerin görevi insana evrenin matematiğini bizzat öğretmek değildir. Onların yüce vazifesi, evrenin ve insan olmanın anlamını bildirmektir. Bilim, kainatın nasıl işlediğini araştırır. Vahiy, alemlerin niçin var olduğunu açıklar. Bilim, hareketi ölçer. Vahiy, bu hareketin manasını gösterir. Bilim, zamanı hesaplar. Vahiy, bu zamanın Sahibini tanıtır. Dolayısıyla fizik ve metafizik, bu iki bilgi alanı, birbirinin alternatifi değil, farklı sorulara cevap veren ayrı ayrı bilgi türleridir.

Mezopotamya uygarlığı insanlığa matematik, astronomi ve zaman hesaplaması bakımından büyük bir miras bırakmıştır. Bugün kullandığımız saatin 60 dakikaya, dakikanın 60 saniyeye ve dairenin 360 dereceye bölünmesi, bu mirasın yaşayan örnekleridir. Aynı coğrafyada yaşayan Hz. İbrahim (as) ise gökyüzüne farklı bir gözle bakmıştır. O, yıldızın, Ay’ın ve Güneş’in düzenli hareketlerine dikkat çekmiş, onları titizlikle gözlemlemiş, buradan bir burhana ve tevhid deliline ulaşmıştır. Kısacası bu gözlemlerden astronomik formüller değil, tevhidî bir sonuç çıkarmıştır. Çünkü ona göre doğan, hareket eden ve batan hiçbir varlık Mutlak İlah olamaz.

Bu nedenle Mezopotamya’nın astronomisi ile Hz. İbrahim’in (as) tefekkürü, birbiriyle irtibatlı, aynı gökyüzüne yönelmiş iki farklı bakışı temsil eder. Birincisi parçadan bütüne doğru evrenin matematiksel düzenini anlamaya çalışırken, ikincisi o düzenin ardındaki Mutlak Kudret’i tanımaya yönelir.

Sonuç olarak, 60 tabanlı periyodik sayı sisteminin doğrudan nebevî bir bilgi olarak nitelendirecek açık bir delil elimizde bulunmamaktadır. Tarihî açıdan bu sistem, insan aklının, gözlemin ve tecrübenin ürünüdür. Bununla birlikte İslâmî bakış açısından insan aklını, öğrenme yeteneğini ve evrendeki matematiksel düzeni var eden Mukaddir ve Muhsi Allah’tır (cc). İnsanların bütün ilmî keşifleri de nihayetinde ilahî yaratılışın imkân verdiği bir bilgi ufku içinde gerçekleşir.

Belki de bu sebeple gökyüzüne bakan iki insanın yolları farklı görünse de başlangıç noktaları aynıdır. Nitekim kâinat, hem okunacak bir kitap hem de üzerinde düşünülecek bir ayettir. Biri onu sayılarla okur, diğeri imanla bu Sünnetullah’ın tecelli ve tezahürlerini tefekkür eder; fakat her iki çaba da aynı düzenli evrene yönelir. Bu nizam da elbettte Nazım’a güçlü bir burhandır.

Yazan: Selim Gül

Kaynakça:

  1. Prof. Dr. Otto Neugebauer- The Exact Sciences in Antiquity, Dover Publications
  2. Prof. Dr. Eleanor Robson- Mathematics in Ancient Iraq, Princeton University Press
  3. B. S. Nursi- Mesnevi Nuriye, Nokta
  4. Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu- İslam Ansiklopedisi TDV, Hendese
  5. https://en.wikipedia.org/wiki/Sexagesimal
  6. Prof. Dr. Hakan Erol- Eski Mezopotamya’da Matematik, Genel Bir Değerlendirme, DTCF Dergisi

Bir yanıt yazın