Kırk Yıllık Bir Veda…

  • Post author:
  • Post last modified:Ekim 6, 2026
  • Post category:Blog
  • Post comments:0 Yorum

Gök yüzünü gri bir hüzne teslim etmeye başlamış, ağaçlar o bildik, melankolik altın sarısı hırkalarını sırtlarına geçirmişti. Sonbaharın o ilk ürpertici, naif ayı kapıdaydı. Rüzgâr, dallarda tutunmaya çalışan son yapraklara fısıldarken, aslında hayatın en çıplak gerçeğini, vedayı fısıldıyordu dünyaya. Doğanın yavaş yavaş içine çekildiği, her şeyin susmaya yüz tuttuğu o eylül günlerinden birinde, kırk yıllık bir çınarın yaprağı sessizce düştü toprağa. Ahmet Abi, ardında eylül rüzgârıyla dağılan sarı yapraklar gibi buruk hatıralar bırakarak, sonbaharın ilk ayında uçup gitti bu dünyadan…


Her şey, yazın o sıcağında, temmuz ayının son haftasında başlamıştı aslında. Düğün davetiyesini götürmek için yanına uğradığımda, yüzündeki o her zamanki şefkatli tebessümle karşılamıştı beni.
“Babaanneyle beklerim,” demiştim, neşeyle.
Gülümsedi. Ama o gülüşün ardına gizlenmiş, eylülün habercisi gibi mahzun bir sesle:
“Büyük çocuğunun düğününe geldim. Belki buna gelemeyebilirim…” dedi.
O an, içimden geçen ince sızıyı mevsimin sıcaklığına yormuştum. Eski günlerden, kadim dostlardan, hayatın o telaşlı ama güzel akışından söz ettik. Derin bir muhabbetin kalbinden geçip, hayır duasını heybeme koyarak ayrıldım yanından. Nereden bilebilirdim ki o duanın, yüz yüze aldığım son nefes, son kelam olacağını?


Bizim onunla yıllardır süregelen, hayatın küçük ama en kıymetli hazinesi olan bir alışkanlığımız vardı. Her cuma, telefonumun ekranına onun adıyla bir ışık düşerdi. Bazen yüreğe dokunan bir video, bazen samimi bir dua, her daim kesintisiz bir selam… O mesajlar, zamanın acımasız dişlileri arasında kaybolup gitmeyen sadakatin nişanesiydi.


Takvimler 12 Eylül gösterdiğinde, sonbahar şehre iyice yerleşmişti. Ağaçlardan düşen her sarı yaprakta sanki bir ayrılık şarkısı gizliydi. O hafta telefonum sustu. Ne bir mesaj geldi ne de o aşina selam. Ekrandaki o karanlık, içime kor gibi bir sıkıntı düşürdü. Rüzgârın uğultusu bile bir şeylerin eksildiğini fısıldıyordu sanki.
Dayanamadım, Hasan Ercan Bey’i aradım. Telefon açılır açılmaz sabırsızca sordum:
“Ne var, ne yok?”
“Bursa’da durumlar…daha yeni Erzurum’a geldim,” dedi sesi yorgun, sesi kırık.
“Hayırdır?” dedim.
Bir an durdu. O bir anlık sükut, eylülün tüm ayazını taşıdı kulaklarıma.
“Amcamı kaybettik…” dedi.
İşte o anda anladım; bazı cümlelerin ağırlığı telleri aşar, mesafeleri eritir ve insanın göğsüne kurşun gibi otururmuş. Ahmet Abi gitmişti. Sonbaharın ilk ayında, bir kuş hafifliğiyle uçup gitmişti sonsuzluğa.
Kırk yıl önce tanışmıştık onunla. Takvimlerin üzerine çizikler ata ata eskittiğimiz kırk yıl… Ama insan, dostluğun ömrünü rakamların soğukluğuyla değil, o dostla demlenen hatıraların sıcaklığıyla ölçüyor. Zamanla benim için sadece bir dost değil, bir liman, bir abi olmuştu.


Ne zaman derneğin kapısını aralasak, bizi karşılayan o çayın buğusu, masadaki çerezi hazırdı. Bir köşeye çekilir, zamanı durdurmuş gibi saatlerce konuşurduk. Geçmişin tozlu raflarından bir hatıranın ucundan tutar, gençliğin o taze günlerine doğru yol alırdık. Hafızdı Ahmet Ağabey. Gönlü de sesi gibi kur’anla, zikirle yıkanmıştı. Denk geldiğinde namazlarımızı kıldırıverirdi; onun eda ettiği namazların ardından içimize çöken o huzur, bulunduğu odayı da aşar, tüm şehri sarardı sanki. Sesi, sohbeti ve duasıyla ardında hep asude bir iklim bırakırdı.


Sonra hayatın o hoyrat, o fırtınalı yılları çıkageldi. Dostlar, eylül fırtınasında savrulan yapraklar gibi birer birer uzaklara düştü. Kimi kaderin, kimi hayat şartlarının çizdiği bambaşka yollarda kayboldu. Yollar uzadı, görüşmeler seyreldi. Fakat bazı insanlar vardır ki, araya giren mesafeler onları eksiltmez, aksine daha da devleştirir. Ahmet Abi de öyleydi. O zorlu, fırtınalı zamanlarda birbirimize daha çok tutunduk. Etrafımızda rüzgârların sert estiği, gönül rahatlığıyla bir camiye gitmenin bile cesaret istediği o günlerde, onun sarsılmaz teslimiyetine, eğilmeyen metanetine şahit oldum. Kolay değildi yaşananlar; ama onun kimseye eyvallahı olmayan vakur bir duruşu ve sığındığı duaları vardı.


Kâbe dönüşünde ziyaretine gittiğim anı dün gibi hatırlıyorum. Gözlerinde Mekke’nin nuru, Medine’nin kokusu vardı. Anlatırken sanki o kutsal toprakları yeniden yaşıyor, gözlerindeki o bambaşka ışıkla odayı aydınlatıyordu. Ben yine duramamış, her zamanki muzipliğimle takılmıştım:
“Hurma ve zemzem ne oldu Ahmet Ağabey?”
Gülümsemişti o derin, babacan tebessümüyle: “Daha kargo gelmedi,” demişti.
Şimdi o odadaki küçük, masum gülüşümüz bile, eylülün bu serin gününde yüreğimi ısıtan koskoca bir hatıra anıtına dönüştü.
Son yıllarda çocuklarının yanına, okyanus ötesine, Amerika’ya gidip geliyordu. Bir gün yine takılmadan edemedim:
“Eskiler yaylak-kışlak yapardı Ahmet Ağabey, şimdi siz de öyle oldunuz.”
Yine o içten gülüşüyle cevap vermişti: “Benim gittiğim yerler çok sıcak.”
“Öyleyse kışı orada, yazı burada geçir,” demiştim.
Hayat ne garip… O an öylesine, sıradan zannederek kurduğumuz cümleler, meğer gelecekte dönüp dönüp sığınacağımız birer teselli ikramiyesiymiş.


Çocuklarından bahsederken yüzüne oturan o gururlu ama bir o kadar da hasret kokan baba hâli gözümün önünden gitmiyor. “Oğlan Amerika’da, kız Fransa’da…” derken, evlatlarının başarısıyla kabaran göğsü, aradaki binlerce kilometrenin getirdiği iç burkulmasıyla ikiye bölünürdü. Sözlerinde gurur ve hasret, bir sonbahar akşamı gibi yan yana dururdu.
Ve o en güzel alışkanlığı… İlk cuma mesajını herkesten önce, adeta günün bereketini ilk o müjdelemek ister gibi o atardı.
Şimdi yine bir cuma günü yaklaşıyor. Gökyüzü bulutlu, sokaklar sarı yapraklarla kaplı. Ama telefonum dilsiz, telefonum sessiz. Ne bir “Hayırlı Cumalar” yazısı var ekranda, ne o çok sevdiği videolardan biri, ne de o içten gelen aşina selam… İnsan, hayatın ritmini tutan o küçük detayların kıymetini, onlar tamamen sustuğunda, yokluğun o büyük uçurumunda anlıyormuş.

Sevgili kardeşim,
Baban benim için kırk yıllık bir dost sıfatının çok ötesindeydi. Hayatın farklı virajlarında aynı sofranın tuzunu paylaştığımız, aynı demli çaydan yudumladığımız, aynı sevinçlerle çiçek açıp aynı hüzünlerle yaprak döktüğümüz bir abiydi.
Şimdi o, eylülün o ilk günlerinde, bizden önce başka bir mevsime, sonsuz bir bahara doğru hicret etti. Ardında sizler gibi hayırlı evlatlar, seven gözler ve güzel bir ömürden süzülüp gelen bembeyaz hatıralar bıraktı.
Benim hafızamın en mutena köşesinde o; dernekte buram buram tüten çayın buğusunda, saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığımız o derin sohbetlerde, namaz sonrasında alnındaki secde iziyle ettiği dualarda, Kâbe’yi anlatırken gözlerinde parıldayan o kutsal ışıkta, sizlerden bahsederken sesine çöken o gururlu hasrette ve her cuma sabahı telefonuma düşen o aziz selamda yaşamaya devam edecek.


İnsan bir dostunu toprağa verdiğinde, sadece bir bedeni uğurlamıyor musalla taşından. Onunla birlikte kendi geçmişinden bir parçayı, yaşanmış bir dönemi, o dönemin benzersiz sohbet iklimini ve birlikte tüketilen yılları da gömüyor toprağın altına.
Keşke… Keşke insan bazı vedaların son veda olduğunu o an bilebilseydi. O temmuz sıcağında elini bırakırken, belki biraz daha fazla oturur, biraz daha uzun bakar, kokusunu içine çeker ve daha sıkı sarılırdı insan. Ama hayat, son olduğunu bilmediğimiz sıradan anların ilmek ilmek örülmesiyle yaşanıyor işte.


Fakat bazı güzel insanlar vardır ki, gittikten sonra hayatımızdan çıkıp gitmezler; aksine hayatımızın tam merkezine, kalbimizin en korunaklı odasına yerleşirler. Ahmet Abi de öyle oldu. Gitti… Ama silinmez bir imza gibi hatırası kaldı içimizde.
Rabbim onu rahmetinin o sonsuz deniziyle kuşatsın. Mekânını cennet-i âlâ, makamını peygamber efendimize komşu eylesin. Geride bıraktığı siz kıymetli evlatlarına, ailesine ve onun yokluğuyla eksilen tüm sevenlerine sabr-ı cemil lütfetsin.
Ahmet Abin’in ardından, bu fani dünyada gönül rahatlığıyla şu cümleleri kurabilmek bile ne büyük bir şereftir:
İyi ki tanımışım.
İyi ki kırk yıl boyunca aynı yolda, aynı hatıraların izinde yürümüşüz.
Ve şimdi… eylülün ilk ayazıyla birlikte bir kuş gibi uçup gittin avuçlarımızdan. Biz, bu sararan yaprakların, bu solgun sonbaharın ortasında kaldık arkanda. Senin o dingin dualarını, o babacan tebessümünü ve tertemiz hatıralarını kalbimizin en müstesna yerinde saklayarak…


Evet, bir cuma mesajı eksildi belki bu yalan hayattan; ama kırk yıllık bir dostluğun, basil izi, bu gönülden son nefese kadar asla Mekanın cennet olsun.

Yazan: Fuat Çomaklı

Bir yanıt yazın