
Yaşanmış gerçek bir kıssa…
İstanbul sokaklarından geçerken Metris Cezaevi’nin önünden defalarca geçmişsinizdir. Peki, hiç düşündünüz mü bir gün içerisine de girebileceğinizi? İşte hayat sürprizlerle dolu. Bazı sürprizler sevindirir, bazı sürprizler de üzer ama hayat akmaya, zaman ilerlemeye devam eder. Her ne olursa olsun… İşte bu hızla akan zaman diliminden bir kesit:
Uzun süren bir pazar günü; beklemeler, acabalar, bir umut pırıltısı hayal ederken ve işte Metris… Soğuk duvarlar, paslı demirler, altüst olmuş düşünceler… İnfaz koruma memurları, diğer bir deyişle gardiyanların yüz ifadeleri, davranışları; duvarlardan, demirlerden daha da soğuk. Gardiyanların sert ifadeleri, duvarların soğukluğu, ruhsal hâletime bir darbe daha vurur gibi…
İlk giriş; X-ray cihazı ve üst arama. Yüzeysel ve basit… Bu kadar mı, diyor insan, az ilerisini bilmeden.
Az ilerisi hangar gibi bir kapı… Eller kelepçeli… Zihin bulanık ve endişeli, gözler meraklı… Kapının arkasında beni ne bekliyor? Kapıyı yumruklayan polis ve hangar kapısından çıkan o demir sesinin yıllarca kulağımda kalacağını nereden bilecektim? Bu ürkütücü, iç gıcıklatan sesi…
Yarım saatlik beklemeden sonra kapı açıldı ve içerideyim. Yarım futbol sahası büyüklüğünde bir alan… Ortada masa tenisi büyüklüğünde bir masa, tam karşımda ince uzun, kafes görünümünde parmaklıklı bir oda… Sağda iki gardiyanın oturduğu bilgisayar ve kayıt odası… Gelen mahkûmları kafese alıyorlar; sırayla aramalar ve işlemler yapılıyor. Dosyamı aldıktan sonra beni de kafese koydular tabii.
İnce uzun, kişi sayısına göre yetersiz, oda biçiminde bir alan. Solda oturaklar, tam karşıda WC, sağda demir parmaklık ve o koca alanı görüyorsun. Sırası gelen kafesten alınıyor ve herkesin gözü önünde 30-40 dakika süren o uzun arama seremonisini izliyorsun.
Sol ileride sandalyenin birine oturdum ve kişileri süzmeye başladım. Sanırım her gelen aynı şeyi yapıyordur. Karşımda, iyi giyimli iki kişi, onların yanında genç sayılabilecek bir delikanlı, 60 yaşlarında bir amca ve 4-5 kişi daha var. Dışarıda bir araya gelmemiz olanaksız kişilikler; insanı endişeye, biraz da korkuya sevk ediyor. İç sesim, “Allah’ım, benim bunların arasında ne işim var?” dedirtiyor.
Muhabbetleri, söylemleri o kadar nahoş ki insan ortamdan utanıyor ama el mecbur katlanmak zorundasın. On dakika sonra üç kişi daha geldi. Biri bana yakın sandalyeye oturdu, ikisi yere oturup sırtlarını demir parmaklıklara verdiler. Bu üç kişi kendi aralarındaki sorunları tartıştılar ve herkes onları dinliyordu. Bir tanesinin epey tecrübeli olduğu belli. Karşımda duran iki kişiye neden düştüklerini sordu. (Herkese bu soruyu soracak.)
— Bey baba, neden düştün buraya?
— Alacak verecek davası.
— Olur Bey baba, merak etme. Çok tutmazlar. Senin gibileri erken çıkarırlar. En fazla birkaç ay… Koğuşlar da iyidir, zorlanmazsın.
Nasıl bir tecrübesi varsa adamın artık. Ardından genç delikanlıya sorar:
— Sen neden düştün?
— Mal işleri, dedi.
— Oo, senin işin uzun. İlk kez mi düştün?
— Evet.
Uzun uzun tavsiyeler ve tecrübe aktarımlarını dinledik epey.
Onun yanındaki vatandaşa geldi sıra:
— Sen neden düştün?
— Mekân kurşunladım.
— Ölen, yaralanan var mı?
— Yok.
— Sen altı aya çıkarsın. Bunlar basit şeyler ciğerim. Silivri’de size saygı duyarlar…
Yanımda duran altmışlık amcaya sıra geldi:
— Bey amca, sen neden buradasın?
— Namus davası evlat.
— Öldü mü?
— Yok, ölmedi deyyus…
Ardından bir sürü küfretti.
— Helal olsun amca. Ölmediyse bir iki yıla çıkarsın. Çıkınca bitir ama böyle yarım bırakma.
— Herhâlde…
İhtiyarda bir kin, bir nefret… İçim ürperdi resmen. Şaka gibi… Bulunduğum alanda torbacı, keş, mafya, kaçakçı, yankesici vb. insanlar var. İçim buruk.
“Allah’ım, benim bunların yanında ne işim var? Nasıl yapayım, ne yapsam? Bunların yolunda olmadığımı sen biliyorsun. Takdirin bu…” gibi daha birçok iç mülahaza geçirdim.
Derken bana sordu:
— Sen neden düştün?
— …
Sustum ve yutkundum…
Hava çok normalmiş gibi görünse de herkes sustu. Anlık bir sessizlik oldu. Herkes şaşırdı, lal kesildi sanki. Ben de şaşırdım tabii. Sağ yakınımda oturan altmışlık amca, sol tarafta demirlerin dibinde oturan iki genç birden kalktılar ve biraz daha uzağa gittiler.
Bir anda soğuk bir duş almış gibi oldum. İstanbul’un kaçakçıları, yankesicileri, katilleri benden uzaklaşıyor; sanki hastalıklıymışım gibi davranıyorlardı.
Çok canım sıkılmıştı. Zaten bozuk olan kuvve-i maneviyem çökmüştü resmen. Sonra yaptığım dualar aklıma geldi:
“Allah’ım, benim bunların yanında ne işim var? Nasıl yapayım, ne yapsam? Bunların yolunda olmadığımı sen biliyorsun. Takdirin bu…”
Ve işte; Rabbin seni terk etmediğini, en küçük ihtiyacına bile cevap verdiğini anladım. Hâlime şükrettim. Bazı ilhamlar kendimi toparlamama yardımcı oldu çok şükür.
Derken arama ve kayıt sırası da hızla ilerliyordu. Sanırım dört saat kadar geçmiştir. Ortamda saat olmadığından tam zamanı kestiremiyordum tabii.
Arama faslı yarı çıplak yapılıyor ve herkes izliyordu. Tüm elbiseler, dikişlerine kadar tek tek elle kontrol ediliyordu. Ayakkabında demir çivi vb. varsa sökülüyordu. Bu da epey zaman alıyordu.
Beni endişelendiren yarı çıplak arama oldu. Herkesin gözü önünde… Sıra bana gelmeden ter basmaya başlamıştı zaten. Dakikalar ilerledikçe sıkıntım artıyordu. Buranın kasveti yetmiyormuş gibi bir de arama sıkıntısı sardı tüm benliğimi.
Hava sıcak olmasa da soğuk soğuk terlemeye başladım. Ellerim titriyor, gönlüm buruk, benliğim mahcup ve çaresizdi.
Derken sıra bana geldi. Kafesten çıkmıştım. Masanın başına geldiğimde kafestekilerin bakışlarını arkamda hissediyordum. Önce ayakkabılar, çoraplar çıkartıldı. Gardiyan emirler yağdırmaya başladı. Ben ise hareketsiz bekliyordum.
Gardiyan ses tonunu artırarak:
— Hadi, seni mi bekleyeceğiz? İşimiz var, dedi.
Ben bekledim. Gergin ve terleyerek…
Gardiyan sesini biraz daha yükseltti:
— Hadi hadi! Ne bekliyorsun?
Elindeki dosyayı masaya sertçe vurdu. Sesi duyan odadaki diğer gardiyan baktı.
— Ne oluyor? dedi.
— Bu herif arama yaptırmıyor. Ekip çağır, uğraşamam bununla, dedi.
— Bekle bakalım. Adı soyadı nedir?
Dosyayı içeri odaya verdi, biraz da bağırarak.
Bendeki gerginlik daha da arttı. İyice terlemiştim. Kafestekiler de sesleniyordu:
— Ne yapıyorsun? Sonra bize patlayacaklar!
Onlar da bana laf sokma yarışına girmişlerdi.
Bu beni daha da germişti. Bir yanda aramanın stresi, bir yanda gardiyanın agresifliği, bir yanda kafestekilerin serzenişi… İyice daralmıştım. Ayakta duramadığımı hissettim. Gücüm kalmamıştı. Şuracıkta yığılacak gibiydim.
Odadaki gardiyan ismimi söyleyerek:
— Buraya gel, dedi.
Bilgisayar başındaki iki gardiyanın olduğu odaya girdim. Kendi aralarında biraz münakaşa ettiler. Birisi:
— Ben gidiyorum, mesuliyet alamam, deyip çıktı.
Diğeri:
— Otur, dedi.
İşlemlerimi yapmaya başladı. Bende ses yok tabii. Oturmam iyi oldu çünkü zaten ayakta zor duruyordum. Üstten bir arama yaparak kayıt işlemlerimi tamamladı.
Çok rahatlamıştım. Üzerimden tır geçmiş gibi hissetsem de bir nebze rahatlamış olmak iyi geldi.
İçeri doğru devam ettim. Koğuşa girene kadar üç aramadan daha geçtim. Hepsi normal aramalardı.
Ve koğuşun kapısındayım…
Gri bir demir kapı. Baş hizasında avuç kadar bir delik. O da kapalı. Gardiyan gelince açıyor ve kapatıyor.
Demir kapı açıldı. İçeri girdim. Kapının önünde yaklaşık on saniye öylece kaldım. Solda üst kata çıkan merdiven, hemen karşımda tuvalet, sağda bir odacık ve mutfak tezgâhı…
Ortalık kirden, pislikten geçilmiyor.
Bir kişi vardı. Selamlaştık ve yattı. Hiç muhatap olmadı.
Ortam çok kirliydi. Abdest almam lazım. Sabahtan beri açım. Tuvalette lavabo kırık, su çok az akıyor. Pencere yok, sabun yok, içme suyu yok.
“Cezaevi hoş geldin diyor.” dedim kendi kendime.
Abdest aldım ve akşam namazını eda ettim. Yiyecek bir şey yoktu. Tezgâhta iki veya üç günlük yarım ekmek vardı. Küflenmemişti ama sertti.
Semaver vardı. Onu el yordamıyla yıkadım. Biraz su ısıttım. Ekmeği buharında yumuşatmaya çalıştım. Bir iki parça yedim; beni idare edecek kadar.
Sonra oturdum ve kendi kendime dedim ki:
Cezaevi dersi bir: Hijyen aramayacaksın.
Cezaevi dersi iki: Yemek seçmeyeceksin.
Furkan Demir
