
Sevgili dost,
Bugün bir kelime düştü dilime. Tekrar ettim üst üste, sanki her hecesinde ayrı bir sızı, her harfinde dermanı olmayan bir hikâye gizliymiş gibi… Mecrûh…
Zihninde nasıl bir görüntü canlanıyor bu kelimeyi duyunca? Sadece kanayan bir yara mı? Hayır dostum, mecruh olmak sadece tenin kesilmesi, bedenin hırpalanması değildir. O, daha çok ruhun görünmez köşelerinde, kuytu sığınaklarında alınan bir darbedir. Dışarıdan bakınca sapasağlam duran, gülen, hayata karışan insanın; içinde kimseye açamadığı o derin yırtıktır mecruhluk.
Eskiler bu hali ne güzel anlatmışlar. Bak, Leskofçalı Gālib nasıl bir kederle sesleniyor:
“Olup mecrûh peykân-ı kazâdan tâir-i devlet / Demâdem hûn akar çeşmim gibi şehbâl-i milletten”
Kaderin okuyla yaralanmış o devlet kuşunun kanadından süzülen kanı, kendi gözyaşlarına benzetiyor şair. Bazen bir insan değil, bir devir, bir ümit, koca bir millet bile mecruh olabilir işte böyle.
Aslında hayat, hepimizi bir yerimizden yaralayarak yürütüyor yolunda. Kimimiz bir ayrılığın, kimimiz bir hayal kırıklığının, kimimiz ise sadece sessizliğin mecruhuyuz. Bazen masumiyetimizden vuruluruz. Hâlit Fahri Ozansoy’un o hüzünlü mısrasındaki gibi bir sitem dökülür dilimizden:
“Bak, yerde yavru bir kuş, gaddar okunla mecruh…” O kuş sadece bir hayvan değil dostum; o kuş bizim çocukluğumuzdur, saflığımızdır, ansızın kalbimize saplanan o gaddar okun hedefi olan yanımızdır.
Mecruhluk öyle bir haldir ki, bazen en nazenin, en zarif anlarda bile gelir bulur seni. Nedim’in o ince hayal dünyasında, sevgilinin dudağı bile “buse” (öpücük) kelimesindeki “sîn” harfinin dişlerinden yaralanır:
“Leblerin mecrûh olur dendân-ı sîn-i bûseden / Lâlin öpdürtmek bu haletle mûhal olmuş sana” Görüyor musun? Güzellik bile kendi içinde bir incinmişlik barındırıyor. Bir öpücükten, bir kelimeden, hatta bir bakıştan mecruh olan kalpler var.
Peki, bu yara geçer mi? “Geçti” deriz elbet. Zamanın her şeyin ilacı olduğuna dair o büyük yalana sarılırız. Ama aslında mecruh olan, iyileşmez dostum; sadece o yarasıyla yaşamayı öğrenir. Yarası onun kimliği, onun suskunluğu olur. Fuzulî, o eşsiz derinliğiyle bu çekingenliği ne güzel betimler:
“Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin / İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su”
Yarası olanın su içerken bile sakınması, korkması gibi; gönlü mecruh olan da her sözden, her dokunuştan çekinir hale gelir. Kalp bir kez o oku yedi mi, artık dünyayı o yaradan süzülen bir kederle seyreder.
İşte böyle sevgili dost… Eğer bugün senin de kalbinde kimseye gösteremediğin, bir sözle, bir hatırayla sızlayan o gizli yer acıyorsa bil ki yalnız değilsin. Mecruhluk, insan olmanın, hissetmenin ve sevmenin bedelidir.
Belki de iyileşmek zorunda değilizdir. Belki de bizi biz yapan, o kabuk tutmayan, bizi her daim “insan” tutan o ince sızıdır.
Gönlüne sükûnet diler selam ederim.
