
Sevgili Dost,
Biliyorsun beni. Bir şeyler yazarken muhakkak arkada bir müzik olur. mektubu yazarken de Nilüfer eşlik ediyor bana. Mektubu okurken dinlemek istersen eğer “İnkar Etme” şarkısını açabilirsin.
Bir yolculuğa çıktım yine bugün. O yolculukta bazı nesneler, bazı sesler, bazı kokular doldurdum heybeme. Biraz da onları seninle paylaşmak istiyorum. Berlin’de bir dükkânın camında bir halı deseni gördüm bu sabah. Masamda kahvem ve kitabım varken , randevuma yirmi dakika varken ben yine yolculuğa çıktım. 37-38 yıl öncesine, Kars, Selim, Bozkuş Köyü’ne oradaki evimize gittim bu halı deseni ile . Hani Edip Cansever diyor ya;
“Gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk,
Hiçbir yere gitmiyor.”
Gitmiyor dostum… Hiçbir yere gitmiyor. Kirkit’i bilir misin? 35 yıldır ne gördüm ne de dokundum. Şimdi Kirkit sesi küt küt küt diye misafir oluyor kulağıma. Nilüfer şarkısı bitmiş Sezen Aksu ve Zülfü Livaneli düeti ile sürgün şarkısı çalıyor. Ben şimdi zamanda yolculuktayım.Yedi yaşındayım. Evimizin o loş, hafif karanlık geniş odasındayım. Odanın tam ortasına kurulmuş, göğe uzanan ağaç çerçeveli o devasa tezgahın önünde duruyorum Istar derler o tezgaha.. Tavandan aşağı dizilen ipler, tezgahın köşesinde duran o örnek nakış ve arkada kaynayan boya kazanları… Gözümün önünde yengem, diz çökmüş mindere; elinde o paslı, kocaman dişli, ağır metal: Kirkit.
Yengem elini her kaldırdığında, o ağır metal, iplerin arasından hırsla iniyor.
Küt küt küt.
O ses sadece halıyı dokumazdı; odadaki sessizliği, komşu kızlarının fısıltılarını, dışarıdaki rüzgârı da döverdi. Kirkitin o sert dişleri her indiğinde, hayat biraz daha sıkılaşırdı o tezgahta. Çeşit çeşit renkler kirkit indikçe aşağıya halaya duran rengarenk giyinmiş gençlere dönüşüyor zihnimde.
Küt küt küt.
Şimdi Berlin’in orta yerinde, o mağazanın camına yansıyan yüzüme bakıyorum. Kahvem soğuyor. Randevuma az kaldı. Kitabım bana bakıyor. Bırak kirkiti çık 1988’den . Dön Berlin’e diyor. Mümkün değil ki. Çıkarım böyle yolculuğa ve dönüş biletim o anki ruh halime bağlı. Aradan geçen onca yıl, onca yol… Ama kulağımda hâlâ o kirkitin sesi. O paslı metalin iplerle buluştuğu andaki ritm… Berlin ne kadar kalabalık olursa olsun, insan o loş odanın içindeki o sarsılmaz vuruşu özlüyor.
Neydi bu yolculuğun sebebi diye sorma dostum. O kirkit sanki bugün Berlin’de benim göğüs kafesime vuruyor:
Küt küt küt.
Meğer o halı bitmemiş, biz hâlâ o kirkitin darbeleriyle dokunuyormuşuz. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığınıyorum diyor ya Cemil Meriç. Ben de hatıralara sığınıyorum işte böyle. Yaşarken ölüyor bazı insanlar benim için. Öldüğü halde yaşayanlarım varsa yaşadığı hâlde ölenlerim niye olmasın. Garipseme beni ne olur sevgili dost. İşte o yaşayan ölülerden birinin şiirindeki gibiyim
Ötelere kapalı siyah perdeleri aç
Bahçende mi kurudu kökünü yakan ağaç
O’nunla büyülendi nağmeler; yıkıldı bende
Meftun oldu yeniden ruhumuza nihavende “
küt küt küt
Beni çağırıyorlar sevgili dost. Gitmeliyim randevuma iki dakika var. Düş Sokağı Sakinleri çalıyor şimdi kulaklığımda. Onu da dinle emi. Hoşçakal diyorlar.
Yengemin elinde kirkit. Istarda yukarıya doğruya yolculuğa çıkıyor loş odada el yapımı halımız. Annem dışarıda tandır ile meşgul. Babam ineklere ot veriyor. Sadık köpeğimiz Coni henüz bir gaddar tarafından zehirlenmemiş. Ben henüz onun için ağlamamış, boynuzsuz koçun hışmına uğramamışım. Amcam yayladan dönmemiş, ninem teşisi ile kazlara bakmaktan dönmemiş…
Gökhan Bozkuş
