Meccanen

Ne kadar gamsızım ben

Pek büyük gaf Yaradan.

Gaffarsın, Gafursun Sen

Meccanen af Yaradan.

****

 Buldum, lâkin yitiğim

 Ah!  Atân şart Yaradan.

 Settar ismin ümidim

 Meccanen ört Yaradan.

****

İman, İslam ve ihsan

Nimetler var Yaradan.

Ey ikramı bol Rahman

Meccanen ver Yaradan.

****

Azap, ateş çok çetin

Gençliğim toy Yaradan.

Firdevs’ine El-Mü’min

Meccanen koy Yaradan.

Selim Gül

This Post Has One Comment

  1. Ali Bulut

    Bu dört kıta birlikte değerlendirildiğinde, insanın kendi eksikliğini fark ederek ilahî rahmete yönelişini anlatan derin bir tasavvufî yolculuk ortaya çıkar. Şair, Allah’ın farklı isimleri etrafında kendi aczini, kusurunu ve ihtiyaçlarını dile getirirken, aynı zamanda insanın varoluşsal durumuna dair önemli felsefî sorular da gündeme getirir. Şiirin bütününe hâkim olan duygu, insanın kendi yetersizliğini kabul etmesi ve buna rağmen ümitsizliğe düşmeyerek ilahî merhamete sığınmasıdır.

    İlk kıtada şair, kendi gafletini ve gamsızlığını itiraf etmektedir. Tasavvuf geleneğinde gaflet, insanın Allah’tan, kendi hakikatinden ve hayatın gerçek anlamından uzaklaşması demektir. İnsan çoğu zaman günlük hayatın meşguliyetleri içinde yaşarken, varoluşunun esas gayesini unutabilir. Şairin “Ne kadar gamsızım ben” sözü, sıradan bir kayıtsızlığın değil, manevî bir ihmalkârlığın ifadesidir. Ancak bu itiraf aynı zamanda bir uyanışın işaretidir. Çünkü insan kusurunu fark ettiği anda dönüşüm yolculuğu başlamış olur. Bu nedenle şair, kendi gafletinin büyüklüğünü kabul ettikten sonra Allah’ın Gaffâr ve Gafûr isimlerine yönelir. Kendi günahını ve eksikliğini büyük görse de Allah’ın affını daha büyük görmektedir. Tasavvufun temel ilkelerinden biri olan “kulun günahı ne kadar büyük olursa olsun, Allah’ın rahmeti ondan daha büyüktür” anlayışı burada açıkça hissedilmektedir.

    Felsefî açıdan bakıldığında bu kıta, insanın kendisiyle yüzleşmesini anlatır. İnsan ancak kendi eksikliğini fark ettiğinde hakikate yaklaşabilir. Antik Yunan’dan itibaren birçok filozofun vurguladığı gibi, gerçek bilgelik kişinin önce cehaletini ve sınırlılığını kabul etmesiyle başlar. Şair de aynı şekilde kendi gafletini itiraf ederek bir tür varoluş muhasebesi yapmaktadır. Bu muhasebenin sonunda ise adaletten çok merhamete sığınmaktadır. Çünkü insan kendi amellerine ve başarılarına güvenmek yerine ilahî lütfa yönelmektedir.

    İkinci kıtada bu iç muhasebe daha da derinleşir. “Buldum, lâkin yitiğim” sözü, tasavvufun en etkileyici paradokslarından birini ifade eder. İnsan hakikati tanımış olabilir; Allah’ın varlığını, dinin hakikatini ve hayatın anlamını kavramış olabilir. Ancak bunları bilmek, onları tam anlamıyla yaşamak demek değildir. Şair, hakikati bulduğunu fakat henüz kendisini bulamadığını söylemektedir. Bu durum tasavvufta bilgi ile hâl arasındaki farkı gösterir. Bir şeyi bilmek başka, o bilgiye dönüşmek başkadır.

    Bu noktada şair, Allah’ın Settâr ismine sığınır. Settâr, kusurları örten, ayıpları gizleyen demektir. Şair yalnızca affedilmeyi değil, kusurlarının örtülmesini de istemektedir. Çünkü insanın en büyük korkularından biri eksikliklerinin ortaya çıkmasıdır. Tasavvufî açıdan burada Allah’ın merhameti yalnızca cezayı kaldıran bir güç değil, aynı zamanda insanı onaran ve koruyan bir rahmet olarak görülmektedir. Felsefî bakımdan ise bu kıta, insanın içindeki bölünmüşlüğü anlatır. İnsan çoğu zaman doğruyu bilir fakat onu gerçekleştirmekte zorlanır. Bilgi ile davranış arasındaki bu mesafe, ahlâk felsefesinin en temel problemlerinden biridir. Şair de bu gerilimi birkaç kelimeyle ifade etmeyi başarmaktadır.

    Üçüncü kıtada şiirin yönü değişir ve eksikliklerden çok ilahî nimetlere odaklanılır. Şair, iman, İslam ve ihsanı birer nimet olarak zikreder. Tasavvuf geleneğinde bu üç kavram insanın manevî yükselişinin üç temel merhalesi kabul edilir. İman kalbin tasdiki, İslam davranışların teslimiyeti, ihsan ise Allah’ı görüyormuşçasına yaşama bilincidir. Şair bu üç mertebeyi kendi başarısı olarak değil, Allah’ın ihsanı olarak görmektedir. Böylece tasavvufta çok önemli olan tevazu ilkesi öne çıkar. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, sahip olduğu güzellikleri kendisinden bilmez.

    Felsefî açıdan bu kıta, insan gelişiminin üç boyutunu temsil eder. Doğru inanç, doğru davranış ve doğru bilinç bir araya geldiğinde olgun bir insan kişiliği ortaya çıkar. Düşünce, eylem ve karakter arasındaki uyum, hem klasik ahlâk felsefesinin hem de tasavvufun ortak hedeflerinden biridir. Şair bu yüksek mertebeleri bile “meccanen”, yani karşılıksız bir bağış olarak istemektedir. Bu yaklaşım, insanın manevî hayatını bir hak ediş değil, bir lütuf olarak görmesinin ifadesidir.

    Son kıtada ise insanın ölüm, hesap ve ahiret karşısındaki durumu ele alınmaktadır. “Azap, ateş çok çetin” sözü, insanın sonlu ve kırılgan varlığına işaret eder. Şair kendi durumunu “Gençliğim toy” sözleriyle ifade ederken yalnızca yaşını değil, manevî olgunlaşmadaki eksikliğini de dile getirmektedir. Tasavvuf geleneğinde insan ne kadar ilerlerse ilerlesin kendisini tam anlamıyla kemale ermiş kabul etmez. Bu nedenle burada güçlü bir tevazu dili vardır.

    Şair bu kez Allah’ın El-Mü’min ismine yönelir. El-Mü’min, güven veren ve emniyet bahşeden anlamına gelir. Kul, kendi kusurları nedeniyle korkuya kapılsa da Allah’ın emniyetine sığınmaktadır. Firdevs talebi ise yalnızca cehennemden kurtulma isteği değil, Allah’a yakın olma arzusunun da ifadesidir. Felsefî açıdan bu kıta, insanın ölüm karşısındaki bilincini ve sonsuzluk arzusunu ortaya koymaktadır. İnsan fanidir, ömrü sınırlıdır ve çoğu zaman yapmak istediklerini tamamlayamadan hayatı sona erer. Buna rağmen umut etmeye devam eder. Şairin umudu kendi gücüne değil, aşkın bir merhamete dayanmaktadır.

    Bütün şiir birlikte okunduğunda, insanın gafletten başlayıp farkındalığa, kusur bilincinden tevazua, nimetin idrakinden kurtuluş ümidine uzanan bir manevî yolculuğu anlatılmaktadır. İlk kıtada gafletin fark edilmesi, ikinci kıtada eksikliğin kabulü, üçüncü kıtada ilahî nimetlerin talebi ve son kıtada ebedî kurtuluş ümidi dile getirilir. Şairin temel mesajı şudur: İnsan kendi kusurlarını görmeli, eksikliklerini inkâr etmemeli, sahip olduğu güzelliklerle övünmemeli; fakat bütün bunlara rağmen Allah’ın rahmetinden de asla ümidini kesmemelidir. Tasavvufun korku ile ümit arasında kurduğu denge, bu şiirin her mısrasında hissedilmektedir. Kulun en büyük sermayesi kendi amelleri değil, Allah’ın isimlerine duyduğu güven ve ilahî rahmete olan sarsılmaz ümididir.

Bir yanıt yazın